Orta Doğu’da güç ve güvenlik boşluklarının yol açtığı paradoks
Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin Washington, Tahran, Ankara ve Riyad hattındaki diplomasi trafiği, Bağdat’ın bölgesel dengelerde yeniden merkezî bir rol arayışını gösteriyor. Güçlü ve kapsayıcı bir Irak devleti, Orta Doğu’daki rekabetin daha öngörülebilir bir zemine taşınmasında kritik olabilir.
Kasım 2025 seçimlerinin ardından aylar süren hükûmet pazarlıkları sonunda Mayıs 2026’da göreve başlayan Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin kısa süre içinde gerçekleştirdiği dış ziyaretler, Bağdat’ın yeniden bölgesel siyasetin merkezine yerleşme arayışına işaret ediyor. Önce Washington’a, ardından Tahran’a giden ve bugün Ankara’yı ziyaret eden Zeydi’nin sıradaki durağının Riyad olması bekleniyor. Bu sıra dışı diplomasi trafiğini, bölgenin son dönemde ağır hasar alan güvenlik mimarisinden bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Görüşmelerde güvenlik iş birliği, petrol ihracatı, su sorunları, enerji hatları, ticaret ve kalkınma projeleri öne çıksa da esas tartışma bunların ötesinde şekilleniyor: 2000 sonrası dönemde Orta Doğu’da sarsılan güç dengesinin hangi ilkeler ve aktörler üzerinden yeniden kurulacağı.
Irak’ın bu yeni denklemde üstleneceği rol, yalnızca ülkenin iç istikrarı bakımından değil, Türkiye, İran ve Suudi Arabistan arasındaki rekabetin kontrol edilebilir sınırlar içinde tutulması açısından da kritik önem taşıyabilir. Irak, uzun süre bu üç büyük ve iddialı bölgesel aktör arasındaki dengenin en önemli parçalarından biriydi. Ancak 2000’li yılların başında Washington’ın “teröre karşı savaş” ve önleyici müdahale doktrini çerçevesinde şekillenen Irak politikası, ülkenin devlet kapasitesini aşındırdı. 2003 işgali sonrasında merkezî devlet yapısının çökmesi, mezhepsel ve etnik fay hatlarının derinleşmesi ve ülkenin uzun süreli bir iç çatışma ortamına sürüklenmesi, Bağdat’ın içe kapanmasına ve bölgesel sorunlara olan ilgisini kaybetmesine yol açtı.
Irak’ın zayıflaması, sadece ülke içindeki siyasi düzeni bozmadı, aynı zamanda bölgede önemli bir güç boşluğu yarattı. Bu boşluk özellikle İran’ın nüfuzunu tahkim etmesine imkân sağlarken; Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkeleri Irak dosyasına daha çok güvenlik kaygıları, enerji çıkarları ve İran’ın artan etkisi üzerinden yaklaşmak zorunda kaldı. Bugün ABD-İran savaşının gölgesinde Washington’ın, 2003 sonrası dönemdeki stratejik hatalarının sonuçlarını yeniden değerlendirdiğine dair işaretler bulunuyor. Merkezî Irak devletinin güçlendirilmesini desteklemeye dönük adımlar ve Zeydi’nin ABD, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan’la kurduğu yoğun temaslar, Bağdat’a eski dengeleyici rolünü yeniden kazandırma çabasının parçası olarak okunabilir.
Orta Doğu güvenlik mimarisinde Irak faktörü
Orta Doğu güvenlik mimarisinin yeniden kurulması tartışılırken Irak, yalnızca krizlerin yaşandığı bir coğrafya değil, krizleri sınırlayabilecek potansiyel bir denge merkezi olarak görülmelidir. Nüfusu, tarihsel tecrübesi, enerji kaynakları, Basra Körfezi’ne açılan jeopolitik konumu, Türkiye, Suudi Arabistan ve İran arasındaki bağlantı hattı ve Arap dünyası içindeki tarihsel ağırlığı, Irak’ı bölgesel güç rekabetinin asli unsurlarından biri yapıyor. Bu nedenle Bağdat’taki devlet kapasitesinin güçlenmesi, yalnızca Irak’ın istikrarı açısından değil; Türkiye, İran ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkinin daha öngörülebilir bir zemine taşınması bakımından da önemli.
2003 sonrası dönemde ortaya çıkan tablo bunun tersini üretti. Merkezî otoritenin aşınması, güvenlik kurumlarının dağılması ve mezhepsel siyasetin derinleşmesi, Irak’ı denge sağlayan bir aktör olmaktan çıkarıp rekabetin gerçekleştiği bir alana dönüştürdü. İran, siyasal, ekonomik ve güvenlik ağları üzerinden etkisini genişletirken, Türkiye sınır güvenliği, silahlı örgütler, ticaret yolları ve su meselesi üzerinden Irak’a daha yoğun biçimde müdahil oldu. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri ise İran’ın nüfuzunun artmasını, kendi güvenlikleri bakımından stratejik bir risk olarak değerlendirdi. Böylece Irak’taki güç boşluğu, hiçbir aktörün tek başına dolduramayacağı fakat her aktörün maliyet üreterek müdahil olduğu bir rekabet alanı meydana getirdi.
Irak faktörünün taşıdığı paradoks da burada ortaya çıkıyor: Zayıf Irak, komşu güçlere kısa vadede nüfuz alanı açıyor ancak uzun vadede sınır aşan silahlı ağlar, mezhepçi kutuplaşma, düzensiz göç, enerji arzı riskleri ve ekonomik kırılganlıklar üreterek herkesin güvenliğini azaltıyor. Buna karşılık daha güçlü, kapsayıcı ve egemen bir merkezî Irak devleti, bölgesel aktörlerin nüfuzunu tümüyle ortadan kaldırmasa bile rekabeti kurallı kanallara yöneltebilir. Enerji hatları, ulaştırma koridorları, su paylaşımı, sınır güvenliği ve yeniden imar projeleri bu çerçevenin somut araçları olabilir.
Bu sebeple Irak’ın yeniden bölgesel denge üreten bir aktöre dönüşmesi, yalnızca askerî kapasitesine bağlı değil. Siyasi kurumların mezhepsel kota mantığının ötesinde işlerlik kazanması, güvenlik sektörünün merkezî otorite altında toparlanması, petrol gelirlerinin daha adil paylaşılması ve komşularla karşılıklı bağımlılık üreten ekonomik ilişkilerin kurulması gerekiyor. Washington, Ankara, Tahran ve Riyad arasındaki diplomatik temasların kalıcı sonuç vermesi de Bağdat’ın edilgen bir rekabet sahası değil, kendi önceliklerini belirleyebilen egemen bir ortak hâline gelmesine bağlı. Aksi hâlde güç boşluğunu kapatma girişimleri, yeni boşluklar ve daha derin güvensizlikler doğurmaya devam edecektir.
Bunun için dış aktörlerin Irak’ı sıfır toplamlı nüfuz mücadelelerinin aracı olarak görmekten vazgeçmesi gerekiyor. Irak’ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve kurumsal kapasitesini destekleyen ortak yaklaşım, rekabeti bütünüyle sona erdirmese çatışma eşiğini düşürebilir. Bu yaklaşım, silahlı grupların devlet dışı güvenlik rolünü sınırlayacak siyasi uzlaşmalarla, ekonomik entegrasyonu güçlendirecek çok taraflı projelerin yürütülmesini zorunlu kılıyor. Böyle bir düzenleme, Bağdat’a manevra alanı açarken komşuların güvenlik kaygılarını denetim mekanizmaları içinde ele alma imkânı sunacaktır.
Bağdat’ta güçlü merkezî devlet ve bölgesel denge
Irak’ta merkezî devletin 2003 öncesindeki ölçüde etkili ancak bu defa daha kapsayıcı ve kurumsal bir biçimde güç kazanması, Orta Doğu güvenlik mimarisinde önemli sonuçlar doğuracaktır. Buradaki mesele; 2003 öncesi rejimin siyasal modeline dönüş değil, sınırlarını kontrol edebilen, güvenlik kurumları üzerinde tekil otorite kurabilen, enerji kaynaklarını yönetebilen ve dış politikasını farklı iç güç odaklarından bağımsız biçimde yürütebilen bir devlet kapasitesinin yeniden inşasıdır. Böyle bir Irak, bölgesel rekabetin nesnesi olmaktan çıkarak rekabeti etkileyen bir aktöre dönüşebilir.
Irak’ta merkez devletin güçlenmesinin ilk sonucu, İran’ın Irak içindeki hareket alanının daralması olur. Tahran’ın Bağdat üzerindeki etkisi yalnızca ideolojik veya mezhepsel bağlardan değil, merkezi devletin zayıflığı nedeniyle oluşan siyasal ve güvenlik boşluklarından da besleniyor. Merkezî otoritenin silahlı gruplar, sınır kapıları, enerji altyapısı ve kamu maliyesi üzerindeki denetimini artırması, İran’la ilişkileri koparmadan daha dengeli bir çerçeveye oturtabilir. Bu durum, Irak’ın İran karşıtı bir cepheye eklemlenmesinden çok, Tahran’ın nüfuzunun egemen devlet kurumları üzerinden sınırlandırılması anlamına gelir.
Türkiye bakımından daha güçlü bir Bağdat, hem fırsat hem de yeni bir müzakere zemini yaratacaktır. Sınır güvenliği, PKK’nın Irak sahasındaki varlığı, su paylaşımı, ticaret ve enerji koridorları konularında muhatap alınabilecek daha etkili bir merkezî yönetim, iki ülke arasındaki güvenlik meselelerinin tek taraflı askerî tedbirler yerine kurumsal anlaşmalarla ele alınmasını kolaylaştırabilir. Ankara açısından Irak’ın istikrarı, düzensiz göç, kaçakçılık, silahlı örgütler ve enerji arzı risklerinin azaltılması demektir.
Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri açısından ise güçlü bir Irak, İran’ın Arap dünyasındaki nüfuzunu dengeleyebilecek önemli bir Arap merkezi anlamına gelir. Petrol piyasaları, elektrik bağlantıları, ulaştırma hatları ve yeniden imar yatırımları üzerinden kurulacak ekonomik ortaklıklar, güvenlik rekabetini karşılıklı bağımlılığa dönüştürme imkânı sunar. Ancak bu süreç, Irak’ın bir blok siyasetine zorlanmamasını gerektirir. Bağdat’ın Tahran, Ankara, Riyad ve Washington arasında denge gözeten çok yönlü bir diplomasi yürütmesi, bölgesel kutuplaşmayı yumuşatabilir.
Buna rağmen güçlü merkezî devlet otomatik olarak istikrar üretmez. Güvenliğin merkezileştirilmesi mezhepsel veya etnik dışlanma ile yürütülürse, yeni direnç alanları ve iç gerilimler doğabilir. Kalıcı etki için kurumsal güçlenmenin siyasi temsil, hukukun üstünlüğü, yerel yönetimlerle uzlaşma ve kaynakların adil paylaşımıyla desteklenmesi gerekir. Bu koşullar sağlandığında Irak, Orta Doğu’daki güç boşluklarını derinleştiren değil, rekabeti sınırlayan ve bölgesel güvenliğe denge kazandıran bir merkez hâline gelebilir.
Irak’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki yeri, ülkenin yalnızca iç siyasi istikrarıyla sınırlı değil. Bağdat’ın kurumsal kapasitesi, sınır güvenliği, enerji kaynakları ve dış politika yönelimi, Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve ABD arasındaki ilişkilerin niteliğini doğrudan etkileyen bir değişkendir. 2003 sonrasında merkezî devletin zayıflaması, Irak’ı bölgesel aktörlerin nüfuz mücadelelerinin kesiştiği bir alana dönüştürdü. Fakat Irak sahasında kıyasıya rekabet eden hiçbir aktör kalıcı bir güvenlik veya istikrar sağlayamadı. Aksine devlet dışı silahlı yapıların güçlenmesi, mezhepçi gerilimlerin derinleşmesi, enerji arzındaki kırılganlık ve sınır aşan tehditler tüm bölge için maliyet üretti.
Bu nedenle Irak’ın güçlenmesi, bir aktörün diğerleri karşısında avantaj kazanmasından ziyade, bölgesel rekabetin daha kurallı ve öngörülebilir bir zemine taşınması bakımından önemli. Kapsayıcı siyasi kurumlara, merkezî otorite altında işleyen güvenlik aygıtına, adil kaynak paylaşımına ve dengeli dış ilişkilere dayanan bir Irak, İran’ın nüfuzunu sınırlayabilir, Türkiye’nin güvenlik kaygılarına kurumsal cevaplar üretebilir ve Körfez ülkeleriyle ekonomik karşılıklı bağımlılık ilişkileri kurabilir.
Ancak bu senaryonun gerçekleşmesi, yalnızca Bağdat’ın iradesine bağlı değil. Başta komşu ülkeler olmak üzere bütün bölgesel aktörlerin Irak’ı kısa vadeli nüfuz mücadelelerinin aracı olarak görmekten vazgeçmeleri, ülkenin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve devlet kapasitesini destekleyen ortak bir yaklaşım geliştirmeleri gerekir. Irak, yeniden denge üreten bir merkeze dönüşebilirse, Orta Doğu’daki rekabet ortadan kalkmayacak. Fakat rekabetin kriz, vekâlet savaşları ve güç boşlukları üzerinden yürütülmesinin önüne geçilebilecektir. Bölgesel istikrarın anahtarı güçlü fakat kapsayıcı, egemen fakat iş birliğine açık bir Irak’ın inşa edilmesinden geçiyor.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.