El-Aksa’da Ürdün koruyuculuğu biterse ne olur?

Haberin Eklenme Tarihi: 5.06.2026 22:12:00 - Güncelleme Tarihi: 5.06.2026 22:19:00

Kudüs, insanlık tarihinin en köklü, en hassas ve en kırılgan jeopolitik fay hatlarından biri. Bu kırılganlığın tam merkezinde ise Müslümanlar için Harem-i Şerif, Yahudiler için ise Tapınak Tepesi olarak adlandırılan kutsal mekân yer alıyor. Bu tarihî mekânın statüsü, on yıllardır uluslararası anlaşmalar ve hassas bir diplomatik dengeyle korunuyor. Bu dengenin en önemli taşıyıcısı ise 1924 yılından bu yana süre gelen ve 1994 İsrail-Ürdün Barış Antlaşması ile uluslararası hukuki bir zemine oturtulan "Haşimi koruyuculuğu" (Hashemite custodianship), yani Ürdün'ün El-Aksa Camii üzerindeki tarihî hamiliği.

Ancak Middle East Eye tarafından paylaşılan ve bölge dengelerini sarsacak nitelikteki diplomatik kulis bilgileri, ABD ve İsrail’in Ürdün’ü bu tarihî rolden tamamen sıyırmak ve El-Aksa’nın statüsünü radikal bir biçimde değiştirmek için kapalı kapılar ardında aktif bir plan yürüttüğünü ortaya koyuyor. Peki, Ürdün’ün El-Aksa üzerindeki koruyuculuk rolünün kaldırılması ya da elinden alınması ne anlama gelecek? Böyle bir adım, bölge jeopolitiğinde, Filistin davasında ve İslam dünyasında nasıl bir domino etkisi yaratır?

Mekânın kimliksizleştirilmesi ve “çok inançlı merkez” projesi

Ortaya çıkan rapora göre, ABD ve İsrail’in masasındaki planın en radikal hedefi; Ürdün destekli İslami Vakfın idari yetkisine son vererek El-Aksa Camii kompleksini İsrail hükûmeti tarafından kurulacak yeni bir organ eliyle "çok inançlı bir merkez" (multi-faith centre) ilan etmek.

Bu adım, El-Aksa’nın yüzyıllardır korunan münhasıran sadece Müslümanlara ait olan dinî kimliğinin resmen ve hukuken ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Plan, Yahudi inancına sahip kişilere mekân içerisinde “eşit erişim” ve toplu ibadet hakkı tanımayı öngörüyor. Böyle bir dönüşüm, kâğıt üzerinde “dinler arası hoşgörü” ve “birlikte yaşam” ambalajıyla sunulsa da fiilen kutsal mekânın zamansal ve mekânsal olarak bölünmesiyle sonuçlanacak.

Bu projenin sahadaki somut karşılığını görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok. Planı analiz eden Filistinli ve Ürdünlü yetkililer, bu yeni düzenlemenin El-Halil (Hebron) şehrindeki İbrahimi Camii modeline dayandırıldığını belirtiyorlar. Hatırlanacağı üzere, 1994 yılında radikal bir Yahudi yerleşimcinin cami içinde gerçekleştirdiği katliamın ardından İsrail, güvenlik gerekçesiyle İbrahimi Camii'ni bölmüş, mekânın yüzde 63'ünü Yahudi ibadetine, yüzde 37'sini ise Müslümanlara tahsis etmişti. El-Aksa üzerinde kurulmak istenen “çok inançlı merkez” modeli, Harem-i Şerif’in de benzer bir kaderi paylaşmasına, Müslümanların kutsal mekândaki egemenliğinin adım adım eritilmesine yol açacak.

Dinî egemenliğin devri: Hutbeler ve imamlar üzerinde İsrail kontrolü

Ürdün koruyuculuğunun kaldırılması, sembolik bir unvanın kaybedilmesinin yanında idari ve dinî özerkliğin de tamamen yok olması demek. Mevcut statükoda, caminin imamları, müezzinleri, vaizleri ve güvenlik görevlileri Ürdün Vakıflar Bakanlığı’na bağlı İslami Vakıf tarafından atanıyor ve maaşları Ürdün tarafından ödeniyor.

Yeni senaryoda ise İsrail, cami görevlilerinin atanmasında doğrudan söz sahibi olacak, daha da önemlisi Cuma hutbelerinin içeriğini onaylama/denetleme yetkisini eline alacak. Bir işgal gücünün, İslam dünyasının en kutsal üçüncü mekânında neyin vaaz edileceğine karar vermesi, dinî bağımsızlığın ve inanç özgürlüğünün ağır bir darbe alması demek. Bu durum, El-Aksa’yı İsrail’in güvenlik ve siyasi ajandasına hizmet eden, ehlileştirilmiş bürokratik bir kuruma dönüştürme riskini taşıyor.

Ürdün Haşimi Krallığı’nın meşruiyet krizi

Ürdün açısından Kudüs’teki kutsal mekânların koruyuculuğu, dış politikadaki bir diploması başlığı olmanın çok ötesinde, Haşimi hanedanının iç ve dış meşruiyetinin en temel sütunlarından biri. Haşemitler, İslam'ın iki kutsal şehri Mekke ve Medine'nin yönetimini Suud ailesine kaybettikten sonra, 1924 yılından itibaren Kudüs'teki Müslüman ve Hristiyan kutsal mekânlarının hamiliğini üstlenerek İslam dünyasındaki manevi ağırlıklarını korumuşlardı.

Bu koruyuculuk rolünün elinden alınması, Ürdün Kralı II. Abdullah ve Haşimi hanedanı için büyük bir meşruiyet krizini beraberinde getirecek. Nitekim raporlar, Amman yönetiminin bu plan karşısında büyük bir öfke ve endişe içinde olduğunu, ABD’nin Ürdün’ün sahadaki haklı itirazlarından rahatsızlık duyduğunu aktarıyor. Ürdün'ün bu pozisyondan dışlanması, ülkedeki ciddi ekonomik ve sosyal dengeleri, özellikle de nüfusun büyük bir bölümünü oluşturan Filistin kökenli Ürdün vatandaşları nezdindeki iç istikrarı derinden sarsabilir. Vakıf konseyi yetkililerinin de belirttiği gibi: “Haşimi koruyuculuğu bölgede istikrarın temel taşıdır; bunun baltalanması, barışın ilkelerinin baltalanmasıyla eş değerdir.”

Normalleşme dalgaları ve dönüşümlü gözetim aldatmacası

Planın en dikkat çekici stratejik hamlelerinden biri, Ürdün’ü tamamen sistemin dışına iterken ortaya çıkacak diplomatik boşluğu ve İslam dünyasındaki infiali önlemek adına kurgulanan "dönüşümlü gözetim" (rotational oversight) formülü. Taslağa göre; İbrahim Anlaşmaları ile İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ile Fas ve Mısır gibi Arap ülkelerine El-Aksa üzerinde sırayla bir tür “gözetim/denetim” hakkı verilmesi tartışılıyor.

Bu hamle, aslında Arap dünyasını kendi içinde bölme ve El-Aksa’nın statüsünün değiştirilmesine yönelik verilecek kolektif tepkiyi nötralize etme girişimi. Özellikle BAE'nin son yıllarda inşa ettiği “İbrahim Aile Evi” (aynı komplekste cami, kilise ve sinagogun yer aldığı çok inançlı merkez) gibi projelerle geliştirdiği “kültürlerarası uyum” söylemi, El-Aksa'nın dönüştürülmesi planına ideolojik bir zemin hazırlamak için kullanılmak isteniyor. Ancak bu durum, Filistin davasını ve Kudüs’ün statüsünü Arap sermayesi ve bölgesel çıkarlar uğruna bir pazarlık nesnesi hâline getirme riskini beraberinde getiriyor.

Kudüs ve El-Aksa Camii, siyasi bir toprak anlaşmazlığının ötesinde dünya genelindeki 2 milyara yakın Müslüman için kırmızı çizgi. 1967 yılından beri uygulanan statükonun bu derece radikal bir şekilde tek taraflı olarak feshedilmesi, Filistin topraklarıyla birlikte tüm Orta Doğu’da ve küresel ölçekte durdurulması imkânsız bir infial dalgası yaratabilir.

Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin, Ürdün ile olan geçmiş rekabetlerine rağmen, bu planın yaratacağı jeopolitik depremin farkında olarak projeye net bir şekilde karşı çıkması da bu yüzden. Riyad yönetimi, mevcut statünün dağılmasının bölgeyi radikalizme ve önü alınamaz bir kaos sarmalına sürükleyeceğini iyi analiz ediyor. El-Aksa’nın Müslüman kimliğinin elinden alınması, bölgedeki tüm direniş hatlarını hareket geçirebilecek, din tabanlı kitlesel çatışmaların fitilini ateşleyebilecek bir potansiyele sahip.

Middle East Eye’ın ortaya çıkardığı bu gizli diplomasi trafiği, Kudüs üzerinde oynanan oyunun ne denli büyük ve tehlikeli bir faza evrildiğini gözler önüne seriyor. El-Aksa Camii'nden Ürdün'ün koruyuculuğunun kaldırılması; kutsal mekânın tarihsel, hukuki ve dinî kimliğinin parça parça yok edilmesi, Kudüs’ün tamamen İsrail egemenliği altında tek tipleştirilmesi anlamına gelecek.

Bu plan, Ürdün’ün egemenlik haklarına saldırı olmakla birlikte Filistin halkının varoluşsal mücadelesine ve tüm İslam dünyasının mukaddesatına yönelik doğrudan bir tasfiye girişimi. Uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler kararlarının ve tarihî anlaşmaların hiçe sayıldığı böylesi bir senaryonun hayata geçirilmesi, Orta Doğu’da barış umutlarını gömmekle kalmayacak, küresel çapta çok daha büyük ve geri dönüşü olmayan inanç çatışmalarının kapısını aralayacak.

Kaynak: https://www.middleeasteye.net/news/palestine-al-aqsa-us-israel-strip-jordan-custodianship-sources-say