Binyamin Netanyahu: Bir savaş suçlusunun hayatı
Haberin Eklenme Tarihi: 13.04.2026 14:02:00 - Güncelleme Tarihi: 13.04.2026 14:09:00Destekçilerinin “Kral Bibi” olarak isimlendirdiği Binyamin Netanyahu, Siyonistlerin gözünde “güvenliğin mimarı”, Filistinlilerin nazarındaysa “katliamlar ve ölümlerin” müsebbibi olarak anılıyor. Zira 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren İsrail ordusu, Netanyahu’nun emriyle takribi 20.000’i çocuk olmak üzere 50.000’den fazla Filistinliyi hayattan koparmış, Gazze’yi harap etmiş ve etmeye devam ediyor.
Peki kimdir bu Netanyahu? Niçin bu kadar acımasız hareket ediyor?
Binyamin Netanyahu’nun kişiliğini ve ruh dünyasını anlamak için önce dedesine gitmek gerekiyor: Nathan Mileikowsky. Mileikowsky, Rusya’da doğmuş Siyonist bir aktivistti. Aynı zamanda haham olan dede, Avrupa ve ABD’yi gezerek Siyonizm destekçisi konuşmalar yapmaktaydı. Tarihler 1920’yi gösterdiğinde Nathan, ailesini Filistin’e götürecek ilk adımı attı. Yahudilerin diasporadan Filistin topraklarına göç etmesini ifade eden Aliyah, onlar için temel hedeflerden biri olmuştu. Hatta soy isimlerini de “Tanrıverdi” mânâsına gelen “Netanyahu” olarak değiştirdi.
Binyamin Netanyahu 1949’da İsrail’in kuruluşundan bir yıl sonra dünyaya geldi.
Babası Benzion Netanyahu, Yahudi tarihini “hep saldırıya uğrayan bir halkın hafızası” üzerinden okuyan, Siyonist bir tarihçiydi. Netanyahu’nun zihnine erken yaşta ilk tohumları babası atmıştı.
Varşova doğumlu olan baba Netanyahu’nun akademik kimliği, ailenin ABD yıllarının başlamasının da sebebiydi. Üniversitede ders veren Benzion Netanyahu, aynı zamanda fanatik bir Siyonist olarak bu hareketin yılmaz müdafii Ze’ev Jabotinsky’nin de en büyük destekçisiydi. Jabotinsky, Siyonist revizyonist hareketin kurucusu olarak “Demir Duvar” isimli bir makale kaleme almış ve bu makalede, Filistin’deki Araplarla gönüllü bir anlaşmaya varmanın ihtimali olmadığını, bunun için Yahudilerin Araplarla arasına “Demir Duvar” örmesini, yani Arap baskısına boyun eğmeyen güçlü bir iktidar tesis edilmesini teklif etmişti. Theodor Herzl’in fikirlerinden ilham alan Jabotinsky, Ürdün Nehri’nin iki yakasına yayılmış güçlü bir İsrail hayal ediyordu. Böylece zihninde bugünkü İsrail toprakları, Batı Şeria, Gazze ve hatta Ürdün’ün tamamına hâkim bir İsrail kurgulamıştı.
Binyamin Netanyahu’nun Jabotinsky ile yakınlığı sadece ideolojik değildi. Jabotinsy, aynı zamanda onun babası Benzion Netanyahu’ya 1940’ta Yahudi devletinin kurulması için ABD’de lobi faaliyetleri yaptıran isimdi. Benzion Netanyahu 2012’de ölse de fikirleri oğlu Binyamin vasıtasıyla devam etti.
Binyamin Netanyahu işte böyle bir babanın üç çocuğundan ortancasıydı ve dünya görüşünü işte bu bahsettiğimiz iki isimden aldı. Keza Binyamin’in siyaset yaptığı Likud Partisi’nin fikrî alt yapısını da bu iki isim atmıştı. Bütün bu katı politikalar ve her türlü baskıya rağmen geri adım atmama siyaseti, tamamen Jabotinsky’den miras kaldı. Binyamin Netanyahu, âdeta Jabotinsky’nin görüşlerini İsrail politikası hâline getirmiştir. Keza onu anma programında “Jabotinsky’nin ‘Demir Duvar’ ilkesini kaleme almasından 100 yıl sonra bu prensipleri başarıyla uygulamaya devam ediyoruz” diyerek bunu teyit etmiştir.
Entebbe Operasyonu ve büyüyen kin
Binyamin Netanyahu doğduğunda İsrail devleti kurulmuş ve aile Tel Aviv’e yerleşmişti. Kendisi ağabeyi Yoni’nin (Yonatan) gölgesinde büyüdü. Gençlik yıllarını ABD’nin Philadelphia kentinde geçiren Netanyahu, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’yi işgal ettiği 1967 Savaşı sona erdikten yalnızca iki ay sonra, henüz 18 yaşındayken askerlik görevini yerine getirmek üzere ülkesine döndü. Ağabeyi Yonatan’ın (Yoni) yolunu izleyerek, İsrail ordusunun komando birliği Sayeret Matkal’a katıldı ve burada altı yıl boyunca görev yaptı.
1968’de, kısa aralıklarla kaçırılan iki İsrail uçağına misilleme olarak Beyrut’taki MEA ve Libya Havayolları’na ait toplam 14 uçağın havaya uçurulması operasyonu, görev aldığı harekâtlar arasındaydı. Sayeret Matkal’daki diğer faaliyetleri gizlilik nedeniyle tam olarak bilinmese de, en az bir operasyonda ağır yaralandığı ve ölümün eşiğinden döndüğü biliniyor.
Kendisini Siyonist davaya adayan Netanyahu, MIT’deki eğitimini bırakarak 1973’teki Arap-İsrail Savaşı’na katıldı. Yom Kippur Savaşı olarak da bilinen bu harpte ön cephede mücadele etti. Süveyş Kanalı boyunca yapılan baskınlarda yer alıp Suriye sınırının içerisindeki komanda saldırılarına liderlik etti.
1976 senesi onun için en büyük kırılma anlarından biri oldu. İsrail’in gerçekleştirdiği Entebbe Operasyonu’nda rehineleri kurtaran tim komutanı Yoni Netanyahu hayatını kaybetti. Ağabeyinin bu ölümü üzerine uluslararası terörizm konferansları tertip eden Binyamin, kendi zaviyesinden “terörist” olarak gördüğü gruplara karşı iyice kinlendi. Gerçi ne bu operasyonun mesûlü Hamas’tı ne de o tarihlerde Hamas diye bir oluşum mevcuttu. Fakat Netanyahu için bu hadise, oldukça kullanılabilir bir argüman olmuştu. Ağabeyinin ölümünden sonra kitap, film ve araştırma endüstrileri inşa eden Netanyahu, bunu “ustaca” kullanan bir mirasyedi hâline geldi.
1982’den 1984’e kadar Washington’da diplomatik başkan yardımcısı olarak çalışarak İsrail Dışişleri’ne girdi. 1984’ten 1988’e kadar da İsrail’in Birleşmiş Milletler daimî temsilcisi oldu. Burada da kendisini terör gruplarıyla mücadele eden meşru bir devletin diplomatı olarak gösterdi. 1988’de İsrail’e döndüğünde hızla siyasetin merkezine yerleşti ve merkez sağ Likud Partisi’nden milletvekili seçildi. Kısa süre içinde Dışişleri Bakan Yardımcılığı koltuğuna da oturdu. Bu yıllar, Filistin sokaklarında ilk intifadanın hararetle sürdüğü, bölgenin âdeta kaynadığı bir dönemdi.
1991’de patlak veren Birinci Körfez Savaşı, Netanyahu’yu bir anda uluslararası sahnenin tanınan yüzlerinden biri hâline getirdi. İsrail’in resmî sözcüsü olarak ekranlara çıkan Netanyahu, Irak’tan atılan birkaç Scud füzesini fırsata çevirerek başta CNN olmak üzere dünya medyasına gaz maskesiyle bağlanıyor, küresel kamuoyunun dikkatini ustalıkla üzerine çekiyordu.
Kaosun lideri
1993’te Likud Partisi’nin başına geçen Binyamin Netanyahu, İsrail siyasetinin en çalkantılı yıllarında sahneye çıktı. Aynı günlerde, dünya nefesini tutmuş Oslo sürecini izliyordu. Norveç’in başkentinde yürütülen gizli görüşmeler sonuçlanmış; İsrail Başbakanı İzak Rabin ile Filistin lideri Yaser Arafat, 13 Eylül 1993’te Washington’da kameraların önünde tarihî bir barış anlaşmasına imza atmıştı.
Oslo’nun getirdiği uzlaşma, İsrail’in aşırı sağını öfkelendirdi. Bu çevreler, Filistinlilere verilen her hakkı “ihanet”, Rabin’i ise “tavizkâr bir siyasetçi” olarak görüyordu. Nefret kampanyaları, meydanlarda açılan hedef gösteren posterler, kışkırtıcı konuşmalar… Sokaklar kaynıyordu.
Netanyahu, tam bu kaosta yükseldi. Oslo’ya karşı öfkeyi siyasi sermayeye dönüştürdü; mitinglerde ateşli konuşmalar yaptı, sağın korkularını büyüttü, radikal kitlelerin diline yaslandı.
4 Kasım 1995’te Tel Aviv’deki Kikar Malchei Yisrael Meydanı, barış için toplanan yüz binlerle doluydu. Rabin, Oslo’yu savunan son konuşmasını yapıp sahneden inerken, aşırı sağcı ultra-Ortodoks Yigal Amir tarafından vuruldu. Katilin gerekçesi açıktı: Oslo Anlaşması’nı “durdurmak”, barışı “cezalandırmak.”
Rabin’in öldürülmesi İsrail’i derin bir krize sürükledi. Ardından peş peşe gelen Hamas’ın intihar saldırıları, güvenlik paranoyasını daha da artırdı. Korkunun hâkim olduğu bu atmosferde, seçmen hızla sağa kaydı. Bütün bu kaosun ortasında “Netanyahu” yükselmişti.
1996 seçimlerinde, korkuyu ustalıkla kullanan söylemiyle ilk kez başbakanlık koltuğuna oturdu. Başbakanlığının daha birinci yılında Hamas liderlerinden Halid Meşal’in “ölüm emri”ni verdi. Mossad’ın Ürdün’de tertip ettiği bu suikast başarısız oldu; hem Netanyahu hedefine ulaşamadı hem de İsrail ile Ürdün’ün arası açıldı. Bunun üzerine aralarında Şeyh Yasin’in de bulunduğu 61 Filistinli mahkûmu serbest bırakmak mecburiyetinde kalan Netanyahu, açık bir şekilde başarısız oldu. Üstelik o dönemde de şimdiki gibi yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkmıştı.
Bütün bu başarısızlıklar, 1999’da ona seçimi kaybettirdi. İşçi Partisi lideri Ehud Barak’ın koalisyonuna yenilen Netanyahu istifa edip siyasetten uzaklaştı.
Bıraktığı politikaya 2003’te Ariel Şaron’un maliye bakanı olarak geri döndü ve kısa sürede İsrail’in sosyal devlet yapısını budayan sert neo-liberal politikalar uyguladı. Şaron’un Gazze’den tek taraflı çekilme planına karşı çıktığı için 2004’te istifa etti ancak sahneden inmedi; tam tersine Likud’un başına geçerek 2009’a kadar ana muhalefetin lideri oldu. 2009 seçimlerinde iktidara geri döndü ve 2021’e kadar, sürekli değişen koalisyonlara rağmen, 12 yıl boyunca kesintisiz başbakanlık yapmayı başardı. Bu uzun iktidar döneminin son yılları, onu köşeye sıkıştıran yolsuzluk dosyaları ve açılan davalarla gölgelendi. 2021’de bu davaların baskısı altında koltuğu bırakmak zorunda kaldı. Ancak Netanyahu karşıtı muhalefetin ideolojik olarak birbirine tamamen zıt parçalardan oluşması, ülkeyi üst üste seçimlere sürükledi ve istikrarsızlık yarattı. Bu kaos ortamı yine ona yaradı. 2022 Kasım’ındaki beşinci seçimde sağ blok açık farkla kazandı ve Netanyahu’ya yeniden başbakanlık yolunu açtı. Böylece İsrail’in 37. hükûmetinin başına, siyasi kariyerinde altıncı kez geçti. 1996-1999 ve 2009-2021 dönemleriyle toplam 15 yıllık görev süresi, Netanyahu’yu İsrail tarihinin en uzun süre iktidarda kalan lideri hâline getirdi.
Zulmün adresi
Bu dönemde çeşitli bahanelerle Gazze’ye tatbik ettiği ablukayı sertleştirdi.
Dökme Kurşun Harekâtı ile 27 Aralık 2008 sabahı, geniş çapta bir saldırı başlattı. Gerekçe hep aynıydı: Hamas’ın attığı Kassam roketleri. Fakat bilanço, güç dengesizliğinin açık bir tezahürüydü. İsrail bu süreçte yalnızca 3 kayıp verirken, Gazze’de 1133 Filistinli öldürüldü, 4000’den fazla kişi yaralandı, on binlercesi evsiz bırakıldı. Gazze, birkaç gün içinde harabeye dönmüştü.
Bunlardan bir diğeri “Savunma Sütunu” dediği saldırıydı. 2012 Kasım’ında, dikkatlerin Suriye’ye çevrildiği bir anda İsrail Gazze’ye hücuma geçti. Sekiz günün sonunda 167 Filistinli -çoğu kadın ve çocuk- öldü, 1200’den fazlası yaralandı. İsrail’in kaybı ise 5 kişiydi. Gazze, abluka altında zaten ayakta durmakta zorlanırken bir yıkımı daha yaşadı.
“Saldırıya karşı savunma” iddiasıyla başlatılan “Savunma Sütunu” operasyonu, gerçekte ateşkesi bozanın İsrail olduğunu gizliyordu. Rakamlar, Hamas füzelerinin İsrail için varoluşsal bir tehdit oluşturmadığını; bu söylemin daha çok propaganda işlevi gördüğünü ortaya koyuyordu.
Netanyahu’nun asıl hedefi ise yaklaşan seçimlerde milliyetçi desteği pekiştirmek ve Arap Baharı sonrasında güçlenen Hamas’ı zayıflatmaktı. Bölgedeki değişime karşı İsrail’in hâlâ “gücünü göstermek” istediği açıktı. ABD ise ilk andan itibaren İsrail’in “kendini müdafaa hakkını” savunarak bu operasyonu koşulsuzca destekledi.
2014’te ise bu defa “Koruyucu Hat Harekâtı” ile Gazze, karadan, havadan ve denizden ağır bir bombardımana tabi tutuldu. Bu savaş, Gazze halkının haftalar boyunca ağır bombardımanla yüzleştiği 51 günlük felaketin adıydı. 8 Temmuz’da başlayan saldırılar, kısa zamanda topyekûn bir harekâta dönüştü. Gerekçe yine klasik kılıftı: 3 İsrailli gencin öldürülmesi ve Hamas roketleri. Oysa çatışmayı büyüten ilk hamle, İsrail’in binlerce Filistinliyi gözaltına aldığı geniş operasyon olmuştu.
Kısa sürede Gazze bir kez daha enkaza döndü. İsrail’in saldırıları; okulların, hastanelerin, pazar yerlerinin, hatta kentin tek elektrik santralinin bombalanmasına kadar vardı. Şucaiyye’de yaşanan ve tarihe Şucaiyye Katliamı olarak geçen saldırıda onlarca çocuk ve sivil paramparça oldu; yüzlercesi yaralandı. BM’ye ait bir okulun vurulması, pazar yerinde ateşkes ilan edilmişken yeniden ateş açılması, sağlık çalışanlarının hedef alınması… Liste uzadı, ölümler durmadı.
Savaş boyunca Hamas roketleri de İsrail’e düştü ancak sayı ve etki kıyas kabul etmezdi. Tablo, güç dengesizliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu: BM verilerine göre 51 günde 2.158 Filistinli öldürüldü. Ölenlerin 551’i çocuktu. 11 binden fazla kişi yaralanmıştı. Gazze’nin altyapısı çökmüş, hastaneler işlemez hâle gelmiş, mahalleler yerle bir olmuştu.
Mayıs 2021’de ise İsrail ordusu “Surların Muhafızı” adını verdiği 11 günlük saldırılarında 66’sı çocuk, 39’u kadın olmak üzere 255 Filistinliyi katletti, 2 bine yakın kişi ise yaralandı. Ayrıca Netanyahu döneminde İsrail savaş uçakları, Tel Aviv’in “İran’ı sınırlarımızdan uzak tutma” söylemiyle meşrulaştırdığı bir strateji kapsamında, Suriye’deki İran hedeflerine de ardı ardına operasyonlar düzenledi. Bu hava saldırıları, İsrail’in bölgedeki güç gösterisinin ve Netanyahu’nun güvenlik söylemini sürekli canlı tutma politikasının bir parçası hâline geldi.
Netanyahu döneminin en tartışmalı meselelerinden biri, Trump’ın “yüzyılın anlaşması” diye sunduğu İbrahim Anlaşmalarıydı. 2020’de İsrail; BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas’la normalleşme adımları attı. Bu anlaşmalar, Arap Baharı sonrası Filistin meselesinin kasıtlı bir biçimde gündem dışına itildiği yılların sonunda sahte bir diplomatik “başarı” olarak sunuldu. Pek çok Arap ülkesi bu tabloya ortak olurken, iki devletli çözüm dâhil tüm ihtimaller çöpe atıldı. Hamas’ın Aksa Tufanı Operasyonu’nu, Filistin’in sesini yeniden duyurmak için yapılmış bir karşı hamle olarak görenlerin dayandığı zemin de bu yapay normalleşme süreciydi.
Netanyahu, İsrail sağının pragmatik ve gerektiğinde ilkesiz ittifaklarla ayakta duran lider tipinin en belirgin temsilcisi oldu. Bu pragmatizmin gölgesinde ise aile boyu yolsuzluk dosyaları vardı. Nitekim 2019’da rüşvet ve görevi kötüye kullanma suçlamalarıyla hakkında dava açıldı ve görevdeyken yargılanan ilk İsrail başbakanı olarak tarihe geçti.
Bu davalardan sıyrılmak için 2022’de ülkenin gördüğü en sağcı ve en aşırı koalisyonu kurdu. Hedef, Yüksek Mahkeme’nin yetkilerini budayacak bir kanun ile denetim mekanizmasını devre dışı bırakmaktı. Bu girişim ülkeyi ikiye böldü; yüz binlerce kişi sokağa döküldü, diplomatlar ve yedek askerler bile protestolara katıldı.
Gazze saldırıları sonrasında Netanyahu’ya yönelen sert tepkinin arka planında da bu kriz yatıyor. Çünkü aylar öncesinden, ordunun savaş hazırlığının zayıfladığına dair ikazlar gelmiş; ancak Netanyahu tüm enerjisini kendi siyasi kurtuluşuna harcamıştı.
7 Ekim 2023’teki el-Kassam Tugayları’nın saldırısı sonrası ise Netanyahu âdeta canavara dönüştü. 50.000’den fazla insanın (kadın, çocuk, hasta demeden) katleden bu gözü dönmüş canavar, şimdilerde İran’a açtıkları savaşın bedelini ödüyor.