Akademide bir istisna: Mete Tunçay
Haberin Eklenme Tarihi: 21.01.2026 15:11:00 - Güncelleme Tarihi: 21.01.2026 15:13:002025 yazında baş gözümüzle gördüğümüz dünyayı terk eyleyen Mete Tunçay hocanın ardından kapsamlı, akademik bir vefayat yazısı vücuda getirmek gönülden geçse de böylesi bir metni kaleme almaya cüret edemediğimden kendisini lisans ve yüksek lisans derecelerini aldığım İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü’nün kurucusu olarak anlatmaya gayret edeceğim. Hasbelkader Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanında akademisyen olarak hayata devam eden bir kimse olarak bu kısa anlatımın Türkiye akademisinde müstesna bir deneyimin noksan ve kusurlu da olsa bir tasviri olmakla anlamlı olacağını ümit ediyorum. Şüphesiz ki benim yalnızca öğrencilik yaptığım bölümde uzun yıllar çalışmış, çalışmakta olan hocalarımızın bu bapta ifade edecekleri özel bir kıymete sahip olacaktır; ihtimal bu girişim, o yolda bir teşvike de vesile olur.
Eğitim-öğretim programlarının esnekliği kurumun umumi politikası kapsamında maksimum mertebede sağlanmıştı: Minimum sayıda zorunlu ders, çok sayıda alan seçmelisi ve seçmeli ders yanında şartları makul bir şekilde yan dal tahsil etme imkânları vardı. Böylece ekseriyetle temenni seviyesinde kalıp fiile gelmeyen disiplinlerarasılık hem lisans hem yüksek lisans düzeyinde azami derecede sağlanmıştı. Sanıyorum rahmetli Mimar İhsan Bilgin hocanın dekan olduğu Fen Edebiyat Fakültesi’ne münhasır müstesna bir uygulama daha vardı: Birimin farklı bölümlerden birkaç hocanın ortak olarak verdiği ve tüm bölüm öğrencilerinin seçmeli olarak alabildiği dersler. Bu kapsamda karşılaştırmalı edebiyat, mimarlık gibi bölümlerden hocaların da dâhil olduğu “milliyetçilikler” isimli bir ders olduğunu anımsıyorum; milliyetçilik çalışmaları akademik literatürüne kısa bir bakış, bu sahanın ancak farklı disiplinlerin katkıları ile mümkün olduğunu ve lisans seviyesinde böylesi bir dersin ne kadar mana ve kıymet taşıdığını gösterecektir.
Radikal bir deneyim: Akademide öğrenciyle birlikte karar almak
Lisans programındaki her sınıftan birer öğrenci temsilcisi bölüm akademik kurullarının elbette gayri-resmî ama düzenli üyesi kabul edilmekteydi. Her bölümden bir öğrenci temsilcisi sıra ile fakülte yönetim kurullarının eğitim-öğretime dair gündemin olduğu ilk kısmına aynı şekilde gayri-resmî ama düzenli olarak katılmaktaydı. Belirli bir önem arz eden konularda oylama mutlaka yapılmakta, öğrenci temsilcileri de oy kullanmakta, söz olarak rahatça talep ve görüşlerini arz edebilmekteydi. Bölümde tam zamanlı yeni bir öğretim üyesi istihdam edileceği zamanlarda adayların örnek dersleri ve mülakatları dinlendikten sonra nihai karar aşamasında dahi talebenin oy hakkı vardı ki böylesi bir imkân Türkiye’de başka bir üniversitede de varsa da ben duymadım. Bu minvalde ilginç bir vakayı da hususen arz etmek isterim. Bölümde birkaç akademik personelin talebi ile bir öğretim üyesinin iş akdi sonlandırılma kararı alınmıştı. O hocaya özel muhabbet ve hürmet besleyen bir grup öğrenci olarak Mete hocayı ziyaret ederek itirazımızı sanıyorum bir de dilekçe ile arz etmiştik. Kendisi bizi bekleneceği üzere ferahça dinlemiş ama yöneticiliğin gereği olarak o an pek de destekleyici şeyler söylememişti. Buna mukabil, bu görüşmeden sonraki ilk bölüm akademik kurulunda samimiyetle belirli bir öğrenci itirazı olduğunu, bunu dikkate aldığını belirterek kararın gözden geçirilmesi yoluna gitmişti. İstişare sonucu karar değişmemiş, ilgili hocamız kurumdan ayrılmak durumunda kalmıştı. Maksudumuza erememişsek de sürecin kendisi başlı başına güzel bir ders olmuş olacak ki yaklaşık yirmi sene sonra anımsayıp yazmak ihtiyacı hasıl oldu… İnsana değer veren, genç kişinin varlığına alan açan bu tatbiki bir çeşit “radikal demokrasi” olarak nitelemek sanırım uygun olacaktır. Bu bağlamda aşağı yukarı her “mahalle” ve “alt-mahalle”den öğrencinin fevkalade uyumlu bir şekilde bir arada tahsil gördüğü bir ortamın deneyimlendiğinin ayrıca altı çizilmelidir.
Bölümün kendi alanında fevkalade başarılı olmuş yurtiçindeki ve yurtdışındaki kurumlar ve birimlerle tüm taraflar için çok faydalar sağlayan ortaklıkları vardı. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ve Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü ile düzenli olarak karşılıklı ders görevlendirmeleri ile öğretim üyelerinin spesifik olarak uzmanı oldukları dersleri diğer kurumda vermeleri temin edilmişti. Aynı şehir içerisinde iki üniversitenin uzun süre böyle bir ortaklığa giderek eğitim-öğretimin zenginliğini arttırmaları sanıyorum bugün için dahi istisnai bir uygulama. Bir ya da iki dönem yurt dışında bulunmak isteyen bir lisans öğrencisinin talebi üzerine dil ve ülke tercihi dahi göz önünde tutularak oldukça kısa sürede yeni öğrenci değişim anlaşması yapılmaktaydı. Yurt dışından seminer ve konferans için en güzel bir surette ağırlanmaları temin edilen uzmanların getirilmesi de sıkça yapılmaktaydı.
Kitaptan mekâna: Tarih eğitiminde yerinde tecrübe
Akademisyenliğim esnasında tarih alanında lisans derecesi alıp tezli bir yüksek lisans programına kaydolmuş ve Topkapı Sarayı’nı hiç gezmemiş çok sayıda öğrenci ile yolum kesişti ve kesişmeye devam etmekte… Bu vahim durum, öğrencisi olduğum bölümün düzenlediği akademik uzmanlık seyahatlerini nazarımda daha da değerli kıldı. İstanbul içi, şehir dışı ve Osmanlı idaresinde bulunmuş bölgelere odaklanan yurtdışı gezileri sıkça gerçekleşmekteydi. Gezilerin içeriklerinin Mete hocanın siyasi düşünce eserlerinde de gördüğümüz gibi eski çağdan cumhuriyet devrine kadar kronolojik kapsamda oluşu kültürel mirası geniş bir açıyla anlamaya olanak sağlamaktaydı: Öğrenciye verilen formasyonda belirli dönemleri neredeyse hiç değerlendirmeyip yalnızca diğerlerine yoğunlaşmak gibi bir vaziyet bertaraf edilmekteydi.
Kurumun maddi olanaklarından bölüme düşen kısmın kullandırılması konusunda Mete hoca kerem sahibi bir kişi tavrı sergilerdi. Akademik personelin çalışmalarını tamamlayabilmeleri için çok önemli olan ücretli izinler gibi konularda kısıtlayıcı olmadan yasal olanaklardan istifade ettirdiğini anımsıyorum. Maddiyat konusunda yine istisnai olduğunu düşündüğüm yön ise öğrencilere ayrılan kaynaklardı. Hollanda Utrecht’te bir öğrenci kongresine katılım için uçak biletimin karşılandığını, yazın İran’a Farsça kursuna giden birkaç arkadaşımıza öğrenci bütçesi için anlamlı olacak bir meblağ ile destek olunduğunu, yine lisans öğrencisi bir arkadaşımızın Türkiye içerisinde ve dışında yaptığı kapsamlı sözlü tarih çalışmaları için makul bir meblağ aldığını ve o çalışmaların neticesi olarak kitap hacminde birkaç eser vücuda getirdiğini keyifle anımsamaktayım. Bu örneklerde maddi desteğin somut satın alma gücü kadar, belki ondan ziyade insana kıymet vermeye yönelik sembolik anlamı daha mühim olabilir…
Akademik nüfuzun ötesinde: Tevazu ve mesuliyet
Merhum hoca yalnızca bölümün değil, üniversitenin de kurucularındandı, dolayısı ile kurumun yayınevi gibi birimlerinde de faaliyeti olmuştu. “Olanda hayır vardır” prensibine uygun surette kendisinin akademi dışı kaldığı senelerde yoğun, hatta tam zamanlı olarak iştigal ettiği yayıncılık tecrübesi ile kuruluşundan itibaren katkıda bulunduğu İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın başarısında bir etkisi olduğu söylenebilir. Kendisinin uzmanlık alanlarında dikkat çeken neşirler yapmış bu yayınevinin Türkiye üniversite yayıncılığı içerisinde eserlerin içeriği, çeviri-edisyon-tashih hassasiyeti, estetik, fiyat politikası, baskı kalitesi, faaliyette devamlılık gibi çeşitli yönlerden değerlendirildiğinde gerçekten özel bir konumda olduğunu söylemek mübalağa olmayacaktır.
Hocanın yaşına ve nüfuzuna rağmen Türkiye akademisinde ve akademi dışı entelijansiyasında bilinen simalarda hiç de nadirattan olmayan, büyük ölçüde kibirle ilişkilendirebileceğimiz hâl, söz ve fiillerine şahit olmadığımı özellikle ifade etmek isterim. Bu yazının konusu olmayan telif ve çeviri eserleriyle bilhassa bilinen merhum hocayı öğrenci nazarıyla merhamet, şefkat üzerine bir kimse olarak tanıdım, hatırlıyorum. Tevazu üzerine olan fıtratı, ülkemiz için doğru, iyi ve güzel bir örnek teşkil ettiğini düşündüğüm kurucu başkanı olduğu bölüme yansımıştı.