ABD-İran müzakerelerinde stratejik çıkmaz
Haberin Eklenme Tarihi: 30.03.2026 13:54:00 - Güncelleme Tarihi: 30.03.2026 13:56:0028 Şubat 2026 tarihinde ABD ile İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş devam ederken Trump yönetiminin 15 maddelik barış planına yönelik iddialar olası bir müzakere süreci ihtimalini gündeme getirdi. Söz konusu planda tarafların bir aylık ateşkes ilan etmesi, nükleer programın sınırlandırılması, İran’ın bölgesel milis ağlarını desteklemeyi bırakması, balistik füze kapasitesini azaltması, Hürmüz Boğazı’nda güvenlik garantilerinin verilmesi gibi koşullar yer alıyor. İran yönetimi bu koşulları dayatmacı ve müzakere zeminine uygun olmayan maddeler olarak görerek reddetti. Buna karşılık kendi koşullarını beş maddelik bir çerçevede açıkladı. İran’ın önceliklerini açık biçimde vurgulayan öneride saldırıların tam ve koşulsuz durdurulması, çatışmanın yeniden başlamasını önleyecek mekanizmaların kurulması, savaş zararlarının karşılanması, tüm cephelerde çatışmaların sona erdirilmesi ve Hürmüz Boğazı üzerinde egemenlik ve güvence sağlanması yer alıyor.
ABD ve İran’ın karşılıklı olarak açıkladıkları ateşkesi sağlama şartlarının olası bir müzakere sürecinin başlangıcını oluşturup oluşturmayacağı tartışmasında geçmiş müzakere süreçleri önemli bir referans oluşturmaktadır. Bu doğrultuda 1979 İran Devrimi sonrası başlayan karşılıklı düşmanlığın 2000’li yıllarda başlayan diplomatik girişimlerle yerini daha ılımlı bir havaya bırakması ve tarafların 2015 yılında Kapsamlı Ortak Eylem Planı üzerinde anlaşması önemlidir. Bu anlaşma ile İran uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandırmayı ve uluslararası denetime açılmayı kabul ederken; ABD ve Batı yaptırımları kaldırarak İran’ı küresel ekonomik sisteme entegre etmeyi taahhüt etti. Arka planda ise ABD anlaşmayı İran’ı dönüştürecek bir başlangıç olarak görürken; İran nükleer uzlaşmayla sınırlı teknik bir uzlaşma olarak değerlendirdi. Yani anlaşma sürecinin tarafların beklentilerini eş zamanlı olarak karşılamayan ve oldukça hassas bir denge üzerinde ilerlemekteydi. Nitekim bu denge 2018 yılında Donald Trump yönetiminin anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve yeniden İran’a ağır yaptırımlar uygulamaya başlamasıyla sona erdi. Bu durum İran açısından uyum sağlama maliyetini artmasına ve ABD’nin güvenilirliğinin sorgulanmasına neden oldu.
Bu tarihten sonra taraflar arasında var olan stratejik uyumsuzluk ve kurumsallaşmış bir güven eksikliği müzakere girişimlerinin kırılgan, geçici ve kolayca tersine çevrilebilir olmasına ve büyük oranda başarısızlıkla sonuçlanmasını tetikledi. Savaş öncesi devam eden müzakerelerin bu algıyı pekiştirdiği söylenebilir. Müzakerelerde ABD yalnızca nükleer programı değil İran’ın balistik füze kapasitesi ve bölgesel etkisini de kapsayacak şekilde genişletmek isterken; buna karşılık İran müzakere kapsamını dar tutarak yaptırımların kaldırılması şartıyla sınırlı nükleer kısıtlamalar getirmeyi savunduğu bir süreç işlemekteydi. Karşılıklı görüşmeler devam ederken ABD ve İsrail’in İran’a gerçekleştirdiği saldırı taraflar arasındaki güven krizini yapısal bir kopuş noktasına taşıdı. Bu gelişme önceki müzakere deneyimlerinden miras kalan yapısal güvensizliği pekiştirerek mevcut konjonktürde tarafların müzakere sürecini ortak bir uzlaşı alanı olarak değil farklı stratejik hedeflere hizmet eden girişimler olarak algılanmasına neden olmaktadır.
Çatışan stratejiler: ABD ve İran’ın müzakereye yüklediği farklı anlamlar
Tarihsel arka plan dikkate alındığında Trump’ın yönetiminin 15 maddelik müzakere planı ve İran’ın karşılık olarak açıkladığı 5 maddelik plan yüzeyde iki alternatif öneri gibi görünse de gerçekte uzlaşması zor iki stratejik zihniyetin çelişen müzakere mantığını ifade ettiği anlaşılıyor. Dolayısıyla söz konusu planların içerikleriyle beraber, karşılıklı güvenlik anlayışları, güç kullanım pratikleri ve diplomasiye atfettikleri işlev üzerinden analiz etmek gerekiyor.
Bu bağlamda Trump yönetiminin 15 maddelik planı öncelikle kamuoyuna hem Trump yönetiminin Tahran’a uzattığı zeytin dalı hem de bölgesel istikrar arayışını yani ABD’nin diplomaside insiyatif alan bir aktör imajını oluşturmaya yönelik bir mesaj olarak okunabilir. Spesifik bağlamda ise İran’ın askeri, nükleer ve bölgesel kapasitesini sınırlamaya yönelik maddeleri bulunan plan, silah kontrol anlaşmasının ötesine geçerek İran’ın hem nükleer faaliyetlerini hem de balistik füze programını ve bölgesel nüfuz araçlarını kapsayan geniş yelpazede bir güvenlik çerçevesi sunuyor. Bu yönüyle ABD’nin yaklaşımı, müzakereyi çatışmayı çözmeye yönelik teknik bir süreç olarak değil, İran’ın bölgesel yönünü dönüştürmeye yönelik stratejik bir araç olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Bir başka ifadeyle bu plan bir uzlaşma metni olmaktan ziyade, güç dengesini ABD lehine yeniden kurmayı hedefleyen düzen kurucu bir müdahale niteliği taşıyor.
İran’ın açıkladığı 5 maddelik planda yer alan maddeler ise kapsamı genişletmek yerine müzakere konularını daraltan ve doğrudan güvenlik tehditlerini ortadan kaldırılmasına öncelik veren bir çerçeve sunuyor. Bu yaklaşım müzakereyi bir dönüşüm aracı olarak değil, mevcut tehditleri bertaraf etmeye yönelik bir kriz yönetimi mekanizması olarak gördüğünü gösteriyor. Dolayısıyla İran için müzakerenin askeri baskının sona erdiği ve rejim güvenliğinin garanti altına alındığı bir ortamda anlam kazandığı anlaşılıyor.
Dolayısıyla her iki öneri incelendiğinde ortaya çıkan tablo aynı süreci yönetiyor gibi görünen tarafların gerçekte farklı hedeflere yönelmiş iki farklı müzakere paradigması ile hareket ettiğini gösteriyor. ABD için anlaşma İran’ın davranışlarını dönüştürmek anlamına gelirken; İran için anlaşma dış müdahaleyi sınırlayan ve statükoyu koruyan bir güvenlik garantisi anlamına geliyor.
Güvensizlik kıskacı: Askerî baskı ve müzakere arasında sıkışan süreç
Bu noktada taraflar arasında güvensizliğin stratejik davranışlarını yapılandıran bir mekanizma işlevi gördüğünü ifade etmek gerekiyor. Zira İran’ın ABD’ye güvenmemesi yalnızca algı, duygu ya da ideolojik bir refleks değil, geçmiş deneyimlerle somutlaşmış bir varsayımdır. ABD’nin anlaşmalara bağlı kalıp kalmayacağına dair şüpheler İran karar alıcılarının müzakere davranışını doğrudan şekillendiriyor. Bununla beraber Washington yönetiminin bir yanda İran ile çatışmayı sona erdirmeye yönelik diplomatik temasların sürdüğüne dair açıklamalarda bulunurken diğer yanda hızlı müdahale kapasitesine sahip birliklerin bölgeye konuşlandırılarak sahadaki askeri varlığını arttırması İran tarafından rejime ve savaşı devam ettirmeye yönelik potansiyel tehdit olarak anlamlandırılıyor. Dolayısıyla müzakere iddiaları gündemdeyken askeri baskının artması İran açısından olası bir anlaşmanın uzlaşı değil İran’ı taviz vermeye zorlayan asimetrik bir dayatma olarak okunmasına neden oluyor. Bu da İran’ın müzakere kapsamını daraltmasına ve askeri baskının ön koşul olarak sunulmasına yol açıyor.
İran’ın müzakereyi başlatmadan önce saldırıların durdurulması, güvenlik garantilerinin verilmesi ve egemenlik haklarının tanınması gibi ön koşullar ileri sürmesi ise ABD açısından diplomatik süreci kullanarak İran’ın müzakereyi geciktirerek zaman kazandığı ve hazırlıklarını sürdürmeye devam ettiği, taktiksel bir geciktirme olarak okunuyor. Yani her hamle karşı tarafın tehdit algısını beslemekte, müzakere zeminini aşındırmakta ve müzakereyi çözüm üretme ve ateşkesi sağlamı aracı olmaktan çıkarıp rekabetin bir uzantısına dönüştürmektedir. Bu bağlamda ABD ile İran arasında çözülemeyen sorunların temelinde geçmişten miras kalan güvensizliğin, askeri güç kullanımının ve diplomasiye yüklenen farklı anlamların neden olduğu bir müzakere krizinin varlığını kabul etmek gerekiyor. Bu kriz yapısal olarak çözülmediği ve karşılıklı olarak güven inşa dilmediği sürece yapılan girişimler, sunulan planlar ya da öneriler taraflar arasında güvensizliği sona erdirmek yerine söz konusu müzakere çıkmazını pekiştiren bir döngüye hizmet edeceği aşikârdır.