Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşması: Konjonktürel uyum mu, bölgesel düzen arayışı mı?
3 Şubat 2026’da Riyad’da gerçekleşen Erdoğan–Selman görüşmesi, Türkiye–Suudi Arabistan normalleşmesinde yeni bir eşiğe işaret ediyor. Bu görüşme; yakınlaşmanın geçici mi, yoksa yeni bir iş birliğinin başlangıcı mı olduğu sorusunu gündeme taşıyor.
3 Şubat 2026 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman arasında Riyad’da gerçekleşen görüşme, iki ülke arasında uzun zamandır devam eden normalleşme sürecinde yeni bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Esasen görüşme yalnızca bir normalleşme adımı değil, Orta Doğu’da değişen güç dengelerine verilen bir yanıt olarak da okumak gerekir. Zira yakınlaşma ideolojik bir uyumdan ziyade İran’ın bölgesel etkisi, Gazze Savaşı ile bölgenin kırılganlaşması, ABD’nin Orta Doğu’daki angajmanının öngörülmezliği gibi belirsizlikler Ankara ve Riyad’ı benzer sorunlarla karşı kaşıya getiriyor. Bu bağlamda söz konusu yakınlaşmanın konjonktürel bir yakınlaşma mı, yoksa bölgesel güvenlik ve iş birliği mimarisinin ilk adımı mı sorusu önemlidir.
Gazze Savaşı ile beraber bölgenin daha fazla kırılganlaşması ve güvenlik kaygılarının artması, Yemen’deki insani kriz, Suriye’de istikrarsızlık, İran merkezli gerilimler, ABD’nin müdahale biçiminin öngörülmezliği gibi sorunlar, görüşmenin zamanlamasının tesadüfi olmadığına işaret ediyor. Filistin-İsrail sorunu ve Libya’daki diplomatik girişimlerden anlaşılacağı üzere Türkiye bölgesel krizlerde uluslararası hukuku ve insan haklarını merkeze alan normatif bir rol üstleniyor. Bu rol Ankara’nın bölgesel etki kapasitesini güçlendirmekle birlikte tek başına hareket etmenin maliyetini de arttırıyor. Suudi Arabistan ise Yemen, İran ve Körfez güvenliğinde istikrarı ve ekonomik güvenliği önceliyor; ancak doğrudan çatışmaya girerek risk almak istemiyor. Ortaya çıkan maliyetler tamamen aynı çizgide olmayan Türkiye ve Suudi Arabistan’ı pragmatik bir zeminde buluşturuyor. Tek başına hareket etmenin neden olacağı riskleri azaltmak ve yönetmek isteyen iki aktör kapasitelerini bir arada değerlendirmeyi tercih ediyor.
Görüşme sonrası yayımlanan 31 maddelik ortak bildiri incelendiğinde öne çıkan savunma sanayi iş birliği, yatırım ve ticaret hacminin arttırılması, enerji ve bölgesel güvenlik başlıkları bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Güvenlik alanıyla ilgili maddelerinde klasik askerî ittifak çağrışımı yapacak ortak tehdit tanımı, karşılıklı savunma taahhüdü gibi ifadelerden kaçınılmış; terörle mücadele, savunma sanayii alanlarında teknik iş birliği ve kapasite geliştirme gibi proje bazlı başlıklara yer verilmiştir. İki ülkenin ittifak ilişkisine dönüştürmeden savunma sanayi ve güvenlik alanında yakınlaşmak istediği anlaşılıyor. Bu sayede Suudi Arabistan güvenlik tedarikini çeşitlendirerek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken; Türkiye güçlenen savunma sanayiini diplomatik ve ekonomik bir enstrüman olarak konumlandırma fırsatı elde ediyor.
Benzer şekilde bildirinin ekonomiyle ilgili maddelerinden iki ülke arasında yatırım ve ticaret hacminin arttırılarak taraflar arasında yalnızca ekonomik kazancın hedeflenmediği, bilhassa ekonomi vurgusunun öne çıkarılarak kriz dönemlerinde iki ülkenin birbirine güvenebileceği tampon bir alan oluşturulmak istendiği anlaşılıyor. Zira özel sektör yatırımları, enerji, savunma, altyapı projeleri üzerinden oluşturulan ekonomik ağ, ideolojik ve siyasi uyum gerektirmeden kriz anlarında dahi tarafların güvenli iş birliği yapabilmelerini kolaylaştıran, ilişkilerin sürdürülebilirliğini güçlendiren bir kaldıraç işlevi göreceği söylenebilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Veliaht Prens Selman’ın görüşmesi yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, bölgesel güvenlik mimarisinin dönüşümü açısından da önemlidir. Bildiri bağlamında değerlendirildiğinde ortak düşman, ortak askerî hareket gibi tanımlardan kaçınıldığı; Filistin’den Suriye’ye, Yemen’den Somali ve Sudan’a kadar devletlerin parçalanmasına, fiilî işgallerin kalıcılaşmasına, krizlerin bölgeyi daha fazla istikrarsızlaştırmasına karşı sınır çizen bir pozisyon benimseniyor. Filistin’i, Suriye’yi, Yemen’i, Somali’yi ve Sudan’ı birlikte ele alarak Suudi Arabistan ve Türkiye, bölgede nasıl bir düzen istendiğinin, nasıl bir düzenin ise istenmediğinin resmini çiziyor. İki aktör kriz alanlarında herhangi bir taraf olmadan, bölgesel siyasetin kırmızı çizgilerini ilkeler üzerinden tarif ediyorlar.
İlkesel farklılıklar, stratejik imkânlar ve yakınlaşmanın sınırları
İlkesel çerçevenin ardından İsrail’e yönelik Suriye vurgusu dikkat çekiyor. Bildiride İsrail’e yönelik ifade ideolojik bir karşıtlık ya da bloklaşma dili üzerinden değil, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliği ilkesi doğrultusunda; Yemen, Suriye, Somali ve Sudan ile birlikte tanımlanıyor. Yani aktörlerden bağımsız olarak tüm bölgesel krizler aynı normatif çerçevede değerlendiriliyor ve sorunlar kiminle yaşandığından ziyade hangi evrensel ilkenin ihlal edildiğine dikkat çekiliyor. Dolayısıyla Türkiye-Suudi Arabistan hattı ne yeni bir güvenlik ittifakı inşa ediyor ne de belirli aktörleri hedef alan blok siyaseti uyguluyor. Aksine bu hat bölgede son yıllarda normalleşen fiilî bölünmelerin, geçici işgallerin kalıcılaşması, devlet dışı aktörlerin varlığı gibi yeni normalleri reddeden diplomatik bir dil kullanıyor.
Bu noktada ilkesel duruş farklılıklarının yakınlaşmanın önemli bir kısıdını oluşturduğundan bahsetmek gerekiyor. Daha önce ifade edildiği gibi Türkiye, bölgesel krizlerde uluslararası normları öne çıkaran, diplomasiyi önceliklendiren aktörken; Suudi Arabistan’ın istikrar, rejim güvenliği, ekonomiyi merkeze alan temkinli bir yaklaşım benimsemesi, yani öncelik ve değerlerin farklı olması krizlerin yönetilmesinde uyumsuzluk riski oluşturuyor ve tam anlamıyla stratejik ortaklık oluşturulmasında önemli bir sınır teşkil ediyor. İçsel uyum sağlansa dahi İran, ABD, İsrail başta olmak üzere bölgesel ve küresel aktörler kendi stratejik çıkarları doğrultusunda bu yakınlaşmayı çoğu zaman sınırlandıran müdahaleleri nedeniyle planlanan iş birliği tam olarak hayata geçirilemeyebilir.
Yine de imkânlar ve kısıtlar ışığında Erdoğan-Selman yakınlaşmasını geçici ve konjonktürel uyum olarak değerlendirmek eksik bir okuma olur. Zira görüşmenin ağırlıklı olarak savunma sanayi iş birliği, büyük ölçekli yatırımlar, enerji ve finansal entegrasyon gibi ileriye dönük başlıklar etrafında şekillenmesi; Suudi Arabistan ve Türkiye’nin süreci konjonktürel yakınlaşmanın ötesine taşıdığını gösteriyor. Körfez’in güvenlik ve ekonomisinin belirleyici aktörlerinden biri olan Suudi Arabistan ile Orta Doğu’da askerî kapasitesi, normatif söylemleri ve geniş diplomatik ağı ile öne çıkan Türkiye arasında uzun vadeli stratejik iş birliği, bölgede kalıcı istikrarsızlık eğilimlerini ve tek taraflı güç boşluklarını dengeleyerek daha güvenli bir düzenin tesisine katkı sağlama potansiyeli taşıyor.
Bu stratejik temasın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mısır’a gerçekleştirdiği ziyaret Türkiye’nin daha güvenli Orta Doğu hedefini ikili normalleşmeler ya da sert bloklaşmalar yerine bölgenin ana aktörlerini kapsayan diplomatik bir hat üzerinden ilerletme iradesindeki tutarlılığı ve kararlılığı gösteriyor. İki ardışık ziyaret bir arada okunduğunda Ankara’nın istikrar ve güvenlik arayışını konjonktürel uyumlarla değil, bölgesel sorumluluk üstlenen bütüncül bir strateji ile inşa etmek istediği anlaşılıyor.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.