Sosyal medyaya isyan: Ekran bizi neden kendine çekiyor?
Akıllı telefonlar hayatımızı kolaylaştırırken dikkatimizi, sabrımızı ve düşünme derinliğimizi de sessizce dönüştürüyor. Peki reels ve shorts’larla geçen saatler gerçekten dinlenmek mi, yoksa zihnimizi yavaş yavaş sığlaştıran bir kaçış mı?
Siz de elinize bir şey bakmak için aldığınız telefonu amacına hizmet etmeden reels’lerde kaybolup duruyorsunuz değil mi? Şimdi Z kuşağı olmaktan kurtulmuş olan son samuray konumundaki 90 kuşağı ve öncesinde doğanlara sesleniyorum; yani akıllı telefonsuz bir dünyayı bizzat tecrübe edenlere. O günleri yaşamış olmak, bugün elimizden düşmeyen telefonun zihnimize ne yaptığını anlamak için bize eşsiz bir kıyaslama fırsatı sunuyor. “Ah nerede o eski günler” güzellemesi yapmadan ama zihnimizi kullanmamızla ilgili bazı şeyleri de hatırlamaya çalışarak akıllı telefonsuz ve internetsiz zamanlara dönmek istiyorum. Sahi, nasıldı o zamanlar?
Gerçi bugünün absürtlüğünü idrak etmek için illaki analog çağları yaşamış olmak da gerekmiyor. O yüzden geçmişle karşılaştırma yapmadan da bugünkü ekran kullanımın bir çılgınlık hâli olduğunu söyleyebiliriz. Ekran karşısında saatlerin nasıl eriyip gittiğine bugün durduğumuz yerden bakmak bile tek başına yeterince düşündürücü. Örneğin, bizzat yaşamadığımız bir bungee jumping atlayışını oturduğumuz yerden izlemeyi “büyük bir kazanım ve deneyim zenginliği” gibi sunan o meşhur anlayışı sorgulamanın vakti gelmedi mi? Şahsen ben böyle bir atlayış gerçekleştirmedim; ekrandan tanık olmak da hayatıma somut bir tecrübe katmadı. Yaşamadığım bir deneyim bana ait değildir zaten; üstelik buna yönelik bir hevesim de yokken avucumun içindeki ekranda neden bir uçurumdan boşluğa atlayan birini izliyorum?
Haydi sizin algoritmanızda ekstrem sporlar çıkmamış olsun; dere kenarında ağır ağır et pişiren o doğa videolarına da mı denk gelmediniz? İzlerken insanın iştahını kabartıyor kabartmasına ama, ben bu içeriği neden tüketiyorum? Evde çocukların gürültüsü birbirine karışmışken, gündelik hayatın koşturmacası sürerken akan bir dere kenarındaki dinginlik nere, benim gerçekliğim nere... Belli ki insan o anki telaştan kaçıp doğanın ve pişirilen yemeklerin sakinliğine sığınıyor. Ne var ki ekranı kapattığımız anda karşımıza çıkan tablo, ertelenmiş sorumluluklar ve o sanal dinginliğin yarattığı bariz bir hayal kırıklığı oluyor. Yani günümüz 24 saat olsa ve üzerine bir de "+5 saat ekran süresi" verilseydi belki bu bir problem olmazdı. Fakat 24 saatin içinde uykudan sonra en çok vakit ayırdığımız mecra ekran hâline gelince, hayatın diğer tüm işleri ya apar topar aralara sıkıştırılıyor ya da süresiz olarak erteleniyor.
Kaydırma tuzağında ne arıyoruz?
Evet; bu reels’ler, shorts’lar çok eğlenceli ve bir süre kafamızı dağıtmak, günün yorgunluğunu üzerimizden atmak için iyi geliyor. Buna itiraz edemem ama bu kaydırma meselesi bir tasarım hilesi. Parmağımızı ekrandan çekmemize fırsat tanımayan, bizi sürekli bir sonraki içeriğe mecbur bırakan kurgulanmış bir tuzak bu. Ömrümüzden saatlerin bu kadar zahmetsizce akıp gitmesini artık sahiden masaya yatırmanın vakti gelmedi mi?
Bu da kabul; oturduğun yerden dünyanın her yerine bir tıkla ulaşmanın ve her şeyden anında haberdar olmanın büyük bir nimet olduğu tartışılmaz. Fakat bu büyük imkânı, sanki hiçbir faturası ve yan etkisi yokmuşçasına sorgusuz sualsiz hayatımızın merkezine yerleştirmemiz asıl mesele gibi gözüküyor. Beraberinde getirdiği görünmez maliyetleri hiç hesaba katmadan, getirisini götürüsüyle tartmadan bu yeniliği alkışlamak da bizim hatamız, kabul edelim. Koca dünyayı avucumuzun içine sığacak kadar küçülttüğümüzde, o kaçınılmaz "sığlığı" da hayatımıza davet etmiş oluyoruz. Herhangi bir mesele üzerinde düşüncelerimizi derinleştirmeye vakit bırakmadan bir sonrakine geçtiğimiz kısa videolar dünyasında, hayret duygumuz sessizce sönüp gidiyor. Sahici bir hayreti özlemiyor muyuz sahiden? "Ey gerçek derinlik, seni de çok özlüyoruz!" Akabinde “Biz birbirimize ne yaptık Ramiz Dayı?” demiyor muyuz?
Derken, mazimize karışmış eski bir dizi repliğine sığınmam da manidar elbet. Nihayetinde televizyon da bir zamanlar dünyayı ayağımıza getiren, o dönemin muhafazakâr eleştirilerine göre aile hayatını dinamitleyen bir "canavar" muamelesi görüyordu. Şimdiyse aynı televizyonu neredeyse nostaljik bir aile sıcaklığıyla bağrımıza basar olduk. Neden mi? Çünkü o el kadar akıllı telefonlar çıktı mertlik bozuldu; herkes çekiliyor bir köşeye, evden ve haneden bütünüyle yalıtılmış hâlde başka âlemlere akıyor.
Bazen düşünmeden edemiyorum: Şimdiki çocukların mazisi de bu telefonlar olacak. Yarın büyüdüklerinde, "Ah be, kenara çekilip sabahlara kadar shorts kaydırırdık, o zamanların tadı bir başkaydı" diyecekler mi gerçekten? Bunu kestirmek güç; belki de sahici, yüz yüze ilişkiler kurabilen şanslı çocuklar için o videolar da tatlı birer hatıra olarak kalacak.
Fakat durun, şu anki mesele doğrudan çocuklar değil. Ekranla kurduğumuz bu ilişkiye eleştirel bir yerden dikkat kesildiğimizde fark edeceğiz ki çocuklaşan biziz. Sürekli parmağıyla ekranı yukarı kaydıran, bir videodan diğerine savrulan, "Bir sonraki ekranda daha ilginç bir şey vardır" kayıtsızlığıyla anlık heyecan ve yapay mutluluk kovalayan yetişkinler... Ve tabii ki bu ekran çılgınlığıyla birlikte adını tıp literatüründen halk diline pelesenk olan o meşhur dopamin hormonu...
Evet, dopamin. Eskiden tıp dergilerinin sayfalarında duran bu havalı kelime, şimdilerde ekran başındaki her savrulmamızın ve iradesizliğimizin baş mazereti oldu. Peki, aklı başında yetişkinler olarak biz neden fellik fellik bu birer dakikalık sahte mutlulukların peşine düşüyoruz? Cevap, belki de omuzlarımıza binen günün o ağır yükünde saklı. Sabahın köründen akşama kadar süren geçim telaşı, iş listeleri, evin sorumlulukları, çoluk çocuk derken eve zihnen pestili çıkmış hâlde dönüyoruz. Ruhumuz öyle yorgun ki; oturup derin bir muhabbet açmak, iki sayfa kitap okumak ya da sadece sessizce kendi iç sesimizi dinlemek bile yeni bir "mesai" gibi geliyor. Derinleşmek zahmetli; emek ve sabır istiyor. Tam o tükenmişlik anında elimize aldığımız telefon ise bize en ucuz kaçış biletini uzatıyor: Düşünmek yok, hesap vermek yok, çaba hiç yok. Sadece parmağını kaydırıyorsun. Beyin o anlık parıltıları gerçek bir dinlenme zannederken, biz aslında dinlenmiyoruz; günün yorgunluğunu ekran ışığıyla uyuşturuyoruz.
Derin düşünmenin kaybolan sabrı
Birbirinden alakasız içerikler arasında savrulurken her konudan biraz anlayan ama hiçbir şey bilmeyen birine dönüşüyor, adeta algoritmaların evladı oluyoruz. Oysa insan zihni ancak bir meseleye odaklanabildiği, dikkatini dağıtmadan bir konunun peşinden gidebildiği ve vaktini o alana gömebildiği ölçüde kıvamını bulur; olgunlaşır, güçlenir ve sahici bir anlam dünyası kurar. Zihinsel dayanıklılık da tekâmül de öyle beşer saniyelik hap içeriklerle inşa edilmez. Bir fikrin sancısını çekmeden, sabırla bir konunun dip akıntılarına inmeden mesafe alınamaz. Biz ise derinleşmenin getirdiği o zahmetli emekten kaçıp bu sığ akışa teslim oldukça zihnimizi dinlendirmiş olmuyoruz; sadece kendi dikkatimizi ve düşünme kapasitemizi köreltiyoruz.
Doğru, somut bir vakıadan bahsediyorum. Kimimiz farkında ama engel olamıyor; kimimiz ekran süresi sınırı koyuyor fakat uyamıyor; kimimizin ise umurunda bile değil. Ancak bu tablonun çok ağır bir zihinsel hasılatı var. Gelinen noktada mesele yalnızca boşa harcanan saatlerden ibaret değil; doğrudan beynimizin çalışma pratiğinin ve nöral bağlantılarının dönüşmesiyle karşı karşıyayız. Sürekli kaydırdığımız saniyelik ve yoğun uyaran bombardımanı, zihni yüzeysel bir tarama modunda tutuyor. Bilişsel kapasitemiz bu hızlı geçişlere alıştıkça odaklanmış dikkat ve analitik derinleşme refleksini kademeli olarak yitiriyor; beyin, bir meseleyi etraflıca işleme ve zihinsel efor sarf etme pratiğinden uzaklaşıyor. Kısacası, kaydırdığımız videolarla birlikte sadece dikkatimizi dağıtmıyoruz; uzun vadede düşünme, anlama ve zihinsel derinlik kurma kabiliyetimizi de kendi elimizle köreltiyoruz. Sahiden bu duruma razı mıyız? Eğer cevabımız hayırsa, ilk iş olarak kısa videoların sunduğu anlık dopamin peşinde koşmaktan vazgeçip anlam dünyamızı zenginleştirecek derinlikli uğraşlara yönelmek zorundayız.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.