Rüya Amerika mı? Amerikan rüyası mı?
Performans, imaj ve dilin gerçekliği nasıl yuttuğu Gatsby’den Trump’a uzanan bir Amerikan rüyası aynası. Biz ise hangi illüzyona alkış tutacağımızı seçen seyircileriz.
Jay Gatsby; Fitzgerald'ın deyişiyle, "kendisinin Platonik tasarımından doğmuştu." Önce hayal, sonra performans, en sonunda gerçeklik. Ya da gerçeklik mi, yoksa yeni bir hayal mi? Fark etmez artık, çünkü Gatsby o tasarıma o kadar sadık kalmıştı ki James Gatz diye biri hiç var olmamış gibi görünüyordu. İşte tam da bu an, performansın gerçek kimliği yuttuğu an, Amerikan rüyasının en tehlikeli ve en büyüleyici anıdır.
Gatsby, fakir bir çiftçi çocuğuydu. Adı James Gatz'dı. Ama West Egg'deki pembe takım elbiseleriyle, şampanya kuleleriyle, "old sport" hitabıyla bambaşka biri oldu. "Olmak istediği kişi", geçmişinden daha inandırıcıydı. Malikanesi bir dekordu, partileri bir sahne performansıydı, davetliler ise hiç tanımadıkları bir adamın yarattığı illüzyona alkış tutan figüranlar.
Gatsby'nin trajik yanı, Daisy'yi kaybetmesi değildi. Yarattığı imajın gerçekliğe dönüşeceğine o kadar çok inandı ki sonunda ikisini ayırt edemez hâle geldi. Fitzgerald, Büyük Buhran'dan 4 yıl önce, "Çılgın Yirmiler" döneminin tam ortasında yazdı bu kitabı ve 1925’te yayımlandı. O sırada herkes hâlâ zenginlik, partiler, spekülatif kazançlar peşindeydi. Fitzgerald, çöküşü öngördü. Gatsby'nin trajik sonu, 4 yıl sonra tüm Amerika'nın yaşayacağı çöküşün metaforu, Gatsby de Amerikan rüyasının gerçek bir prototipiydi.
Ama Amerikan toplumunda imajın gerçeklikten daha güçlü olduğunu kanıtlayan gerçek isimler de var…
John Wayne: Savaşa gitmeyen kahraman
John Wayne. Amerikan kahramanlığının sembolü… Cesaretin arketipi... Joan Didion onun hakkında şöyle yazmıştı: "Erken yaşlardan itibaren yozluk, şüphe ve felç edici belirsizliklerle karakterize olduğunu anladığımız bir dünyada, o başka bir dünya öneriyordu. Var olmuş ya da olmamış ama her halükârda artık var olmayan bir dünya." Didion’a göre John Wayne konuştuğunda, niyetlerinde hiçbir şüphe yoktu; o kadar güçlü bir cinsel otoriteye sahipti ki bir çocuk bile bunu algılayabilirdi.
Oynadığı kovboy ve asker rolleriyle, Amerikalılar onu gerçek bir savaş kahramanı olarak benimsedi.
Peki gerçekte?
1941'de 34 yaşındaydı. Evli, dört çocuk babası, askere alınması için teknik olarak uygundu. Ama gitmedi. Stüdyosu (Republic Pictures) onun askerlikten muaf tutulmasını sağladı, çünkü çok para kazandırıyordu. Kendisi de gitmek istemedi. Kariyeri yükselişteydi.
Ancak savaş sırasında ve sonrasında onlarca savaş filmi çekti. Sands of Iwo Jima (1949), The Longest Day (1962), The Green Berets (1968) ... Bu rolleriyle Amerikan askeri kahramanlığının simgesi oldu.
Gerçek savaş meydanlarında bulunmayanların kahramanlık fantezilerini besledi.
Ve kimse sormadı: "Sen neredeydin?"
Ronald Reagan: Aktör Başkan
Reagan bir adım öteye gitti. Aktörlüğünü Beyaz Saray'a taşıdı.
1934'te radyo spikeri, 1937-64 yılları arasında yaklaşık 50 filmde oyuncu, 1954-62 arasında General Electric'in televizyon programını sundu. 1967’de Kaliforniya valisi oldu ve 1981'de ABD Başkanı seçildi.
"The Great Communicator" lakabını alan Reagan’ın başkanlığı tam bir Hollywood prodüksiyonuydu. "Morning in America" sloganı, kamera karşısındaki rahatlığı, hazır repliklerle konuşması, ekonomik gerçeklerden daha etkili oldu.
Eski bir sinema oyuncusu Soğuk Savaş'ı kazandı.
Çünkü Amerikalılar ve dünyanın kalanı onun kazanacağına inandı.
Donald Trump bu geleneğin en sadık takipçisi. Belki de en uç noktası.
Trump gerçek bir emlak imparatorluğundan çok, emlak imparatoru imajını sattı. The Apprentice'teki "You're fired!" sahneleri, iş dünyasındaki gerçek başarılarından çok daha fazla insana ulaştı.
Altın kaplama her şey, gösterişli logolar, dev harflerle yazılmış isim... Bunlar sadece zenginlik gösterisi değil. Kazanan imajının inşa malzemeleri. Trump Tower'ın lobisinde bronz heykellerle dolaşan bir adam, aslında kendi mitolojisinin baş mimarıydı.
O kırmızı kravat sadece bir aksesuar değil. Güç sembolünün gündelik tezahürü. Bronz teniyle birleştiğinde ortaya çıkan görüntü ise belki de Trump'ın en sevdiği şey: "Ben buradayım, ben kazananım, beni görmezden gelemezsin" mesajının görsel manifestosu.
Amerikan rüya fabrikasının en tutarlı performans estetiği.
Ama asıl deha görüntüde değil. Dilde…
Trump'ın söyledikleri nasıl gerçeklik yaratıyor?
Bunu anlamak için 1955'e, J.L. Austin'in Harvard'daki derslerine dönmek gerekiyor. Austin'in ortaya koyduğu teori şuydu: Dil sadece gerçeği tanımlamak için değil, eylem yaratmak için de kullanılır. Bazı sözler "doğru" ya da "yanlış" değildir. Bir şey yaparlar, bir eylem bildirirler. Yani söylemlerimiz eylemlerimizdir. Bir nikahta "Evet, ediyorum" dediğinizde, bir gerçeği bildirmezsiniz. Evlenme eylemini gerçekleştirirsiniz. “Affettim" dediğinizde, bir duyguyu tanımlamaz, affetme eylemini yerine getirirsiniz.
Trump, Austin'in bu teorisinin belki de en radikal uygulayıcısı.
Austin'in performatif sözlerin işlemesi için gerekli gördüğü koşullar vardı: uygun bağlam, meşru otorite, samimi niyet. Trump bu koşulları tersine çevirdi. Otorite yoksa, onu performans yoluyla yarattı. Bağlam uygun değilse, bağlamı değiştirdi. Samimiyet? Hiç önemli değil.
Önemli olan tekrar. Ritüel. Gösteri.
"People love me. Everybody loves me"
Trump'ın en meşhur cümlelerinden biri.
Yüzeysel olarak bu bir iddia gibi duruyor. Doğru ya da yanlış olabilecek bir beyan. Ama Austin'in terminolojisiyle bu performatif bir söz. Trump "İnsanlar beni seviyor" derken, sevginin varlığını bildirmiyor. Önce en çok sevdiği şeyi ilan ediyor. Ardından kendini bir arzu nesnesi olarak ilan ederken, sevme eylemini de herkese mal ediyor.
Cümlenin mantığı şu: Eğer yeterince kez "Everybody loves me" dersen, bu söz kendi gerçekliğini inşa eder. Dinleyenler düşünür: "Bu kadar emin konuşuyorsa, belki gerçekten seviliyordur."
Normal şartlarda bir liderin sevildiğini kanıtlaması gerekir. Seçim sonuçları, anketler, mitingler... Önce kanıt, sonra sevgi. Ama Trump özelinde bu prosedür tersine işliyor, bizzat işletiyor. Onun kitabında önce söz, sonra (belki/bazen ya da hiçbir zaman) kanıt.
Cümlenin bir diğer özelliği ise "herkes" iddiası. Bu mantıken mümkün değildir. Yine de Trump cümleyi öyle kuruyor ki hem kendini bu cümleyi söylemeye yetkili kılıyor hem de "And you know what" ifadesiyle dinleyiciyi bu iddiaya ortak yapıyor: “Sen de biliyorsun. Herkes biliyor.” Tartışmasız bir gerçek gibi.
Peki samimiyet? Trump gerçekten herkes tarafından sevildiğine inanıyor mu? Kesinlikle inanıyor. Hatırlayın 2016 Iowa’daki bir mitinginde şu cümleyi kurmuştu; “Fifth Avenue'nün göbeğinde birini vursam, tek bir seçmen bile kaybetmem."
"We will make America great again"
"We will make America strong again. We will make America proud again. We will make America safe again. And we will make America great again."
Bu dörtlü tekrar, Austin'in performatif teorisinin belki de en karmaşık örneği. Çünkü gelecek zamanda söylenmiş bir söz, nasıl şimdinin bir eylemi olabilir?
Austin'e göre bu bir söz verme edimi. "I promise" demese bile, "we will" ifadesi bir taahhüt yaratıyor. Söz söylendiği anda, Trump kendini bir eyleme bağlıyor. Ya da bağlıyormuş gibi görünüyor.
Ama asıl işlevi daha derin: Trump bu sözü söylerken, aslında Amerika'yı yeniden tanımlıyor. "Make America great again" diyerek öncelikle, şu anki Amerika'nın "muhteşem" olmadığını ilan ediyor. Elbette bu demokratların ve Trump’ın karşısında duran herkesin başarısızlığına bir gönderme. Başarılı bir siyasi slogan da budur zaten: Suçlamayı açıkça yapmadan, bizi tanımlamak ve hayali bir düşman yaratmak. Kim batırdı? Söylemeye gerek yok. Tek cümlede hem suçlama hem de vaat. Hem yıkım hem de inşa.
Ardından ölçülebilecek bir vaat yerine duygusal bir çağrı yapıyor. Peki nasıl anlayacağız Amerika'nın "muhteşem" olduğunu? Trump söylediği zaman!
"We will" demesi de kritik. Bu çoğul birinci şahıs, yetkiyi dağıtıyor ve aynı zamanda genişletiyor. Kim bu "biz"? Trump ve ekibi mi? Trump ve seçmenleri mi? Trump ve tycoonlar mı? Tüm Amerika mı? Bu belirsizlik kasıtlı. Herkes kendini dahil edebilir. Mevcut durumdan memnun olmayan işçi de, servetine servet katmak isteyen tycoon da, dışlanan da, güç peşinde koşan da. Hayali bir topluluk. Herkes içinde ama kimse tam olarak tanımlanmış değil.
Ve herkes dahilse, herkes sorumludur da.
En önemli özelliği "again" kelimesi. "Tekrar"... Bu kelime nostaljik bir prosedür yaratıyor. Bir zamanlar Amerika muhteşemdi, şimdi değil ama tekrar olacak. Ama ne zaman muhteşemdi? 1950'ler mi? 1980'ler mi?
Bu belirsizlik adeta bir dinamitin fitilini ateşlemek gibi. Çünkü herkes kendi nostalji anını projeksiyon yapabilir. 65 yaşındaki beyaz işçi 1960'ları görür, zengin yatırımcı Reagan dönemini görür, muhafazakâr bir dindar 1950'leri hayal eder.
Bu belirsizlik, başkana restore etme yetkisi veriyor. Yani yeni bir şey yaratmasına gerek kalmıyor. Eski bir şeyi geri getirmesi yeterli. Mantıken bir şeyi restore etmeyi vaat eden kişi, o şeyin özünü biliyordur. Bu da ortak bir geçmiş yaratır, ortak bir dil, ortak bir hayal. Ve herkes o hayalin içinde kendine bir yer bulur.
Ve bu imge, dört cümlede dört defa tekrar ediyor.
Güçlü, gururlu, güvenli ve büyük.
Bu kesinlikle bir vaaz yapısı. Bir ilahi ritim. Ve dilbilimsel olarak bir büyü formülü. Tıpkı saadet zincirlerinde gördüğümüz gibi. "Bu mesajı 10 kişiye gönder, zengin olacaksın." Gerçek olması şart değil. Tekrarla güçlenir, ritimle hipnotize eder, vaatle bağlar.
Peki Trump Amerika'yı gerçekten "muhteşem" yapmayı mı planlıyor?
Planları var mı? Detaylar nerede?
Bunlar Austin'ci analizde yanlış sorular. Çünkü performatif sözün gücü, gerçekleşmesinde değil, tekrarında yatar. "We will make America great again" bir vaat değil, bir mantra. Söylendikçe güçlenen, tekrarlandıkça inanılan... Ve gelecek zamanda kaldığı sürece, şimdiki zamana ulaşmayan. Asla hesap vermek zorunda kalmayan.
İşte performansın coğrafyaları böyle çiziliyor: İmajını doğru satarsan, kimse senden gereken hesabı sormaz! Ta ki misyonunu tamamlayana kadar.
Epstein de bir imaj satıyordu. Hayırsever milyarder, eğitim fonu kurucusu, bilim patronu. MIT'e bağış yapan, Nobel ödüllü bilim insanlarıyla fotoğraf çektiren, özel adasında "entelektüel tartışmalar" düzenleyen adam. Gerçekte? Bir seks trafikçisi. Ama imajı o kadar güçlüydü ki Harvard kapılarını açtı, kraliyet aileleriyle tanıştırdı, devlet başkanlarına erişim sağladı.
Amerikan rüyası kendiliğinden olmaz. İnşa edilir. Hem de dünyanın hemen her ülkesinde, her şehrinde, mahallesinde, pazarında, evinde…
Ve biz, seyirciler, her gün bir tercih yaparız. Hangi performansa alkış tutacağız? Hangi imaja inanacağız? Hangi sözü tekrar edeceğiz?
Byung-Chul Han'ın sözü kulağımıza küpe olsun: "Bugün iktidar artık baskı yapmaz, baştan çıkarır. Yasaklamaz, iletişim kurar. Dayatmaz, beğendirir.”

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.