05 Ağustos 2026

İnsanı kaderi mi, seçimleri mi var eder?

Kaderimizin ilk sayfalarını biz yazmasak da kim olacağımızı seçimlerimiz belirler. Tıpkı kölelikten bilgeliğe uzanan Epiktetos gibi... Bizi biz yapan seçemediğimiz şartlar değil, hayatın bize verdiklerine kendi irademizle verdiğimiz cevaplardır.

Hayatımızın en büyük kararını seçemeden bu dünyaya merhaba diyoruz. Nerede doğacağım? Hangi dili konuşacağım? Ailem kim olacak? Hangi kültürün içinde büyüyeceğim? Yani insan kaderinin ilk sayfalarını maalesef kendi kararları ya da tercihleri ile yazamıyor.  Buna rağmen ömrü boyunca verdiği her seçim ve karar için hem çağdaşı olanlar hem de sonrakiler tarafından ya yargılanıyor ya da saygıyla anılıyor. İşte hayat dediğimiz şeyin en büyük paradoksu tam da burada başlıyor.

Hayat bize seçemediklerimizi verir; biz ise seçebildiklerimizle kim olduğumuzu inşa ederiz. Belki de insanlık tarihinin en eski sorusu şudur: Bizi seçemediğimiz şartlar mı oluşturur, yoksa o şartlara verdiğimiz cevaplar mı?

Yerkürede şu an sekiz milyardan fazla insan yaşıyor. Aslında hepimiz aynı ülkenin insanlarıyız; adı olmayan bir ülkenin. Seçemeyenler ülkesinin. Pasaportlarımız farklı olsa da başlangıç noktamız ortak ve hiçbirimiz o başlangıç noktasını seçmedik. Dünyayı dikkatle incelediğimizde ilginç bir gerçekle karşılaşırız: Zıtlıklar birbirini anlamlı kılar. Gece gündüzle anlam kazanır. Sessizlik ses sayesinde fark edilir. Başarı başarısızlığı, hayat ölümü, umut umutsuzluğu görünür kılar.

Herakleitos "Savaş, her şeyin babasıdır" diyor. Herakleitos'un kastettiği savaş, insanlar arasındaki değildir elbette. Bahsedilen savaş, bireyin kendisiyle verdiği savaş. Karşıt güçlerin geriliminden doğan, yayın gerildiğinde okun fırlaması, lir tellerinin gerildiğinde müziğin oluşması gibi bir savaş. İnsan, karşıt güçlerle savaşarak var olan bir varlıktır.

Cemil Meriç şöyle der: "Uzaktan baktığında tozu dumana katan yekpare bir ordu görürsün; oysa içine girdiğinde kimi şucu, kimi bucu." Dünyanın en büyük ordusu da budur zaten: Seçemeden bu dünyaya gelmiş, seçimleriyle var olmaya çalışan sekiz milyar insan. Açlıkla, hastalıkla, karanlıkla savaşan milyarlarca savaşçı. Seçemediğimiz dünyada, seçimleriyle ayakta duranlar.

Zıtların dünyası

İyi ve kötü, sayısız zıtlıktan en bilineni. Peki gerçekten neye göre iyi, neye göre kötü? Olaylar mı iyidir ya da kötüdür? Yoksa onlara bakış açılarımız mı? Kur'ân-ı Kerîm bu soruya insanın taşıyabileceği en yalın biçimde cevap verir: "Olur ki bir şey sizin için hayırlı olduğu hâlde siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki bir şey sizin için kötü olduğu hâlde siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz" (Bakara, 216).

Olaylara bakış açımız seçme irademizi besler; seçimlerimiz de özgürlük dediğimiz kavramı doğurur. Yani seçme özgürlüğünü. Çok da uzak olmayan bir tarihte, 1948'de Birleşmiş Milletler kararıyla kölelik resmen tarihin tozlu raflarına kalktı. Ancak o tarihe kadar, yüzyıllar boyunca dünya üzerinde milyonlarca köle yaşamıştı. Spartacus, Baybars gibi isimler hikâye edilerek günümüze geldi. Ama neye karşı savaş verdiklerinden, yaşanmışlıklarından, tükenmişliklerinden, başarısızlık ve başarılarından bihaberdik; milyonlarcasının adını bile hâlâ bilmiyoruz. Belki de insanlık, özgürlüğün güzel olduğunu anladığı anda köleliğin kötü olduğunu da anladı, tıpkı güzelin güzelliğini anladığı anda çirkinliği anlaması gibi.

Köleden filozofa: Epiktetos

MS 50'li yıllarda bugünkü Pamukkale'nin bulunduğu topraklarda (antik adıyla Hierapolis'te) bir çocuk dünyaya gelir. Ve insanlığın "çok kötü" diye tanımlayabileceği bir olgunun içine doğar: Kölelik.

Düşünün bir an. Doğuştan kölesiniz. Size ait hiçbir şey yok. Adınız bile size ait değil. Üstelik bedeniniz ağır işlerin altında eziliyor. Böyle bir hayatın içinden bir filozof çıkabilir mi? Tarih buna "evet" diyor. Ve o filozofun adı Epiktetos'tur. Çocuk denilecek yaşta Roma'ya götürülür; İmparator Nero'nun güçlü yöneticilerinden Epaphroditos'un kölesi olur. Ömrü boyunca en ağır işlere koşulur. Sakat olduğu bilinmektedir ama bu sakatlığın doğuştan mı, yoksa ağır işlerden mi kaynaklandığı hep meçhul kalır.

Koşullar açısından "iyi" diyebileceğimiz tek bir şey yoktur ortada. Ama seçme özgürlüğü, tarihin en çarpıcı seçkilerinden birini gözlerimizin önüne serer. Tüm ağırlığa rağmen Epiktetos, felsefe derslerine öğrencilik yapma iznini alır. Stoacılığın Roma'daki zirve isimlerinden Musonius Rufus'un öğrencisi olur. Rufus'un "Erdem, dış koşullardan bağımsızdır" fikri, Epiktetos'un hayatının merkezine yerleşir ve orada kalır.

Nero'nun ölümünün ardından özgürlüğüne kavuşur. Ne var ki bu sefer bir sonraki imparator, filozofların Roma'dan sürülmesini emreder. Öncenin köle öğrencisi, şimdinin sürgün filozofu olur. Ama Epiktetos bu sürgünde Yunanistan'ın Nikopolis şehrinde bir okul açar; okul o denli meşhur olur ki dönemin imparatorları ve senatörleri öğrenciler arasına katılır. Seçemediği koşulları, seçme iradesiyle tersine çeviren biridir Epiktetos. Önce köle öğrenci, sonra sürgün filozof, şimdinin ise ölümsüzlüğe erişmiş fikir insanı.

Kendi istikametini yaratmak

Peki mutsuzluk nedir, en saf hâliyle? Kontrol edemeyeceğimiz şeyleri kontrol etmeye çalışmaktır. Belki mutluluk, hayatın önümüze koyduğu tüm kartları değiştirmek değildir. Belki yalnızca elimizdeki kartlarla nasıl oynayacağımıza karar verebilmektir.

İnsan seçemediği bir dünyaya gelir. Ama karakterini seçebilir, bakış açısını seçebilir, cesaretini ve erdemini seçebilir. Ve bazen bütün hayatı değiştiren şey, hayatın ona verdiği değil; seçimsiz verilene kendi seçimleriyle verdiği cevaplardır. İnsanı büyük yapan şey ise seçemediği başlangıçtan ziyade seçtiği istikamettir. Koşullar ne olursa olsun, kendisini koruyabilen, karakterinden taviz vermeyen bir insan olmak ise bunun zirve noktasıdır.

Bu vesileyle, hayatlarının önemli bir yol ayrımında duran ve okuyacakları bölümü seçecek olan tüm genç kardeşlerimin gönüllerince seçimler yapmasını diliyorum.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...