
Herkes herkesi affetsin, başka ne çaremiz olabilir ki...
İBB’ye yönelik başlatılan soruşturma tartışmaların merkezinde yer alıyor. Kamuoyunu meşgul eden “Adalet istiyoruz” sloganının tarihi seyir içerisindeki yansımalarına ne kadar kulak verdik şimdiye kadar? Politik figürlerin gölgelerine saklanmadan hakiki adaleti isteyenimiz var mı sahiden?
Yazılarımın başında girizgâhlar olur genelde. Önce bir hat belirlerim ve daha sonra bu hatlar arasında zikzaklar çizerim. Bu sefer prelüde gerek bile görmüyorum. Kitabın ortasından yazmaya karar verdim, eğer bir kitap kaldıysa. Kısa bir yazı olacak. Ne dediğimin ve dediklerimin nereye gittiğinin de son derece farkında olarak yazacağım. Umutsuz bir ses tonuyla anlattığımı tasavvur edin lütfen. Enkaz altında kalan yorgun bir feryat gibi. Duyan olmayacağından maalesef ümidini yitirmiş bir bitaraf adam sesini işitin.
40’larımın ortasındayım. Kimine göre daha yolun başında, kimilerine göreyse dinozor. Hayatım boyunca bir taraf oldum. Bir taraf diyorum, bazen taraftarı olmayan bir taraf. Buna bîtaraf da diyorlar, ama ben böyle tanımlamıyorum. Elbette “sesimi duyan var mı” diye fısıldadığımda birilerinin duyacağını dileyerek yaşadım. İşte onlarla belki bir gün aynı safta yer alacağız, mezarıma bir karanfil belki bir Fatiha suresi hediye ederlerken.
Oldukça kozmopolit ve geniş bir aileden geldiğim için çocukluğumda siyasetin renkleri evin atmosferini süslüyordu. Ablalarım sayesinde evde Kenan Evren dönemine dair söylentileri hatırlasam da bizzat yaşamadım o günleri. Fakat akabinde Turgut Özal zamanından itibaren aktif olarak olan bitene şahidim. 1980’lerin ortası diyebilir aslında tarihi netleştirmek adına. Çok skandal gördüm. Haddinden de çok skandaldan bahsediyorum. Medya hangi gücün ve kudretin elindeyse haklı oydu ve diğer taraf hep bir şekilde şer ve haksız pozisyonda kalabiliyordu. Bireylere karşı işlenen suçlar vaka-ı adiyeydi zaten. Çocukluğumun en alengirli tanımı hiç şüphesi yok ki ‘faili meçhul’du. İşin ilginci komşularımız Doğan Amca, Kadriye Teyze, Hilmiye Hanım Teyze bu faili meçhullerden bahsederken hep ‘kim bilir n’aptı ki’ diye ölenleri suçluyordu. Güç kimdeyse herkes o saftaydı.
Mustafa Kemal döneminde, 29 Mart 1938 günü 15 yıl ağır hapsine, ömür boyu da tüm kamu hizmetlerinden men edilmesine hükmedilmişti Nazım Hikmet’in. CHP dönemiydi haliyle. Demokrat Parti geldiğinde genel af çıkardığında tarih 15 Temmuz 1950’ydi. Menderes hükümeti serbest bırakmıştı bırakmasına, aradan sadece bir sene geçmesi üzerine, 1951’de Celal Bayar yönetimindeki DP iktidarınca vatana ihanetten vatandaşlıktan çıkarıldı. 2009 Ocak ayında Bakanlar Kurulu kararıyla, hem de Ak Parti döneminde Nazım Hikmet’e iade-i itibar edildi. CHP solcuydu, DP sağcı, Ak Parti muhafazakâr.
1990’ların en meşhur simalarından biri Yahya Demirel idi. Süleyman Demirel’in yeğeniydi. Her gün televizyon ekranlarında onu görürdük. Sayesinde öğrendiğim kelimedir “hayali ihracat”. Devleti soyup soğana çevirdi diye tantana koparıldı. Sonra unutuldu. Soyadı şaşaalıydı zira. Kimse ayaklanmadı, kendi paramızı iç etti diye. Adalet, kulağının üstüne yattı. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava açılmış olsa da adına, öldüğünde cenazesinde bakanlar katıldı. DYP’nin adı bankaların içlerini boşaltmakla yan yana geçtiği dönemdi, sağcılardı.
12 Eylül’de gençler asılırken ‘adalet’ neredeydi?
12 Eylül cuntasının başında Kenan Evren vardı. Ben hatırlamıyorum. Keyfe keder gençleri astılar. Astılar diyorum, bildiğiniz öldürdüler. Ölüm cezasını hak edip etmediklerini sorgulamamız gerekirken, verdiği bir mülakatta Evren, “Bir soldan astıysak adil olsun diye bir de sağdan astık” demişti, hiç de yüzü kızarmadan. Yani terazinin bir tarafına mizan sağlansın diye papaz eriği ekler gibi bahsedebilmişti. Örneğin Mustafa Pehlivanoğlu henüz 22 yaşındadıydı ve sağcıydı. Aynı yaştaki Necdet Adalı ise solcu... Darağacında buluştular ve urganlarında Evren’in parmak izi kaldı. Kenan Evren, askerdi.
28 Şubat’ı da analım mı? Hiçbir hukuk umdesi tanımadan akıtılan kan ve gözyaşının, gasp edilen hayatların ve fişlenen kesimlerin inim inim inletildiği 28 Şubat’ı. Mesela Bülent Ecevit’i analım. Halkın oylarıyla seçilmiş bir milletvekili hanıma, “bu hanıma haddini bildiriniz” dediğinde gözlerinden müşfik bir siyasetçi bakışı akmıyor, öfkesinden ve kininden sesi çatallaşıyordu. Ezilenler bu sefer mütedeyyin kesimdi, ezen bazı sağcılar ve bazı solculardı. Tepelerinde bir postal heyulası vardı ya da bizzat kendileri o grubun üyeleriydi.
Bugünün hangi gençleri, hangi kitabı açacaklar da bu topraklardaki adaletsizlik tarihinin görkemli geçmişini araştıracak? Her kararın kendi düşünceleri ekseninde geçerli, gerekçeli bahaneleri bulunur. Bayram Paşa, Şair Nef’i’yi haybeye idam ettirmedi mi? Âl-i Osman da mı sütten çıkma akkaşık allasen? 3 Aliler Divanı desek, hani Kel Ali, kimler okuyup vâkıf olacak bu toprakların kimlerin kanı ve gözyaşlarıyla sulandığına? İsmail Süphandağı’nın Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey eseri üzerine yazdığı makalesinde, şöyle bir girizgâhı vardır: “Eşitlik vaadindeki hukuk ile ‘münferitlik unsuru’ vaadindeki adaleti, merhamet üzerinden karşılaştırır”
Benim tarafım ‘adalet’
Bugün bir kesim Recep Tayyip Erdoğan’a alternatif gördükleri tek ümit kapısının da ceza almasından ötürü feveran ediyor. İmamoğlu, adaletsizce ve siyaseten ceza almış. Bakın ben tarafımı belli ettim. Mevzubahis adalet, hak ve hukuk fermanıysa Ömerî bir dünya görüşüm var. Ne Erdoğan’ından bahsediyorsunuz, ne İmamoğlu’sundan. Bu topraklarda düne kadar başkaları haksızlığın, hukuksuzluğun ve adaletsizliğin pençesinde kıvranırken kılını kıpırdatmayan merhametsiz ve menfaatperest insanlar güruhu, bugün adalet istiyorum diye söylendikleri zaman karşılarına çıkarak haykırmak istiyorum: “Dün Kürtlere, Suriyelilere, sağcılara, solculara, dindarlara, komünistlere adaleti çok gören, hunharca bıçağını ve kalemini oynatanlara ne ara tepki gösterdiniz de bugün çıkan karara feveran ediyorsunuz?
Erdoğan’ın iktidar döneminde sanki tüm adalet sistemi devlet üstü murat üstüydü de bugün mü patladı? Suçlusu Erdoğan mı yani? Bu toprakların nizamında zaten adalet tesisi mihenk olsaydı bugün halimiz böylesi perişan mı olurdu? Ak Parti’ye yakın bir isim bir suç işlediğinde ve ceza almadığında hangi Ak Partili güruh ayaklandı? Peki nahak yere bir CHP’li veya başka bir fraksiyon insanı ceza aldığında hangi mütedeyyin kişi devlet erkânının yakasına yapıştı? Dün peki, hangi seküler vatandaş, dindar olduğu için fişlenen insanlar adına eylem yaptı? Ne eylemi? 15 Temmuz’da tank alkışlayan sekülerler, adalet çığırtkanlığı yaptığında mangalda kül bırakmıyorlar.
Erdoğan’ın devrilmesi için her neviden şarlatanlığa göğsünü siper edenler, bugün adaletsizlik masalı okuyor. Ben inanmıyorum hiç kusura bakmasınlar. Eğer hak hukuk ve adalet isteselerdi, belki de İmamoğlu kararından önce meydanlara çıkmaları gerekiyordu. Hatta Erdoğan’ın adaleti ve yargıyı siyaseten kullandığını söyleyen kesim, aynı şeyi, bakın tıpatıp aynı şeyi yaparak siyaseten istediklerini alabilmek için İmamoğlu’na adalet istediklerini beyan ediyorlar.
Adaletsizlik sahiden yeni mi başladı?
Peki ya İmamoğlu gerçekten yolsuzluk yaptıysa? Yani Erdoğan’ın yegâne alternatifi, Erdoğan’dan deyim yerindeyse ‘kurtulmak için’ tek Nuh’un Gemisi olarak Ekrem İmamoğlu’nu görmeleri, sahiden Ekrem Bey’i masum, dokunulmaz, suç işlemeyezlikle görmemizi mi gerektirecek? Ekrem İmamoğlu politik manivelada nasıl bir zırhtadır ki ve Erdoğan nefreti nasıl bir havsala üstü boyuttadır ki İmamoğlu’na karşı açılan dava yine CHP’ye açılmış olsa bile biricik günah keçisi her senaryoda Erdoğan. Yani tarafı olmadığı davanın bile suçlusu Erdoğan. CHP’nin içindeki çıkan arbedenin faturasını bir kesim yine cumhurbaşkanına kesmeye çalışıyor.
Dürüst olayım, kessinler. Hangi güruh kimi isterse onu sevebilir, bir diğerinden nefret bile duyabilir. Muhteşem işleri berbat kabul edip, berbat işleri muhteşem görebilir. Kimsenin aklını, gönlünü, kararlarını sorgulama haddinde kimse değil. Bu hadsizliği günde 33 kez tespih gibi çeken halk düşmanları yok değil elbette, yüce yaradan onları ıslah etsin. Erdoğan’ı seviyor ve beğeniyor diye yemediği hakaret kalmayan milyonlardan bahsediyorum. Elbette Ekrem İmamoğlu’nu sevdiği ve desteklediği için de tepki veya hakaret görenler vardır. Benim tarafımdan baksanız, birazcık muhabbet dilerdiniz, birazcık birlik, azıcık merhamet, azıcık diyorum, belki sadece gönüllerdeki tüfekleri bırakmak bile yetebilirdi.
İmamoğlu yolsuzluk yapmış olabilir, yapmamış da olabilir. Aldığı ceza siyaseten de olabilir, olmayabilir de. Oysa sırtımızı yaslanabileceğimiz bir adalet duvarımız, adalet dağımız olmalıydı. Bir sabitimiz olmalıydı, evet. Bazı sosyal medya ergenleri, zannediyor ki bu ülkede, bu topraklarda adaletsizlik Ak Parti ile başladı.
Bu cehalet anca nefretle mümkün. Hayır sahiden her kesimden insan, birbirlerine asgari merhamet ile baksaydı, belki de Erdoğan’ın yakasına yıllar önce yapışıp kanunun yapıcılar suretiyle hukuku ve adaleti tesis etmesi için silkelerlerdi. Ama bugün hak hukuk adalet beklentisi dahi siyasidir, samimiyetsizdir, çirkindir, zira bunu isteyenler de adaleti ve/veya adaletsizliği kendi propagandaları ve çıkarları doğrultusunda istiyorlar. İmamoğlu’nun yolsuzluğu zaten kimsenin umurunda değil. Burada suizan yapıyorum, meydanlara çıkanlar belki de yolsuzluğuna rağmen Erdoğan’ın rakibi olduğu için salıverilmesini isteyecek kadar gözünü karartmış bile olabilir.
Yıkılışın müezzini adaletsizliktir
Ama ne Erdoğan Câlût, ne İmamoğlu Davut. Bu ülkede kol kola girerek nifak tohumu serpiştiren siyasete mesafe koyabilirdik. Adalet istiyorum sloganının gölgesinde politik bir figür olan bir adamı aklama çabası olmamalıydı. Çünkü bu ülkedeki yargı işleyişine, hukuk şarkısına, adalet masalına hiç ama hiç inanmıyorum. İmamoğlu, suçlu mudur suçsuz mudur bilmek için sistemin bir sabit arz etmesi gerekmekteydi. Sabit, yani tartışmaya kapalı bir referans noktası. Dün şiir okuduğu için ceza yiyen Tayyip Erdoğan, hangi adalet hangi hukuk, hangi yargı sisteminin mağduru olmuştu? Bu ülkenin! Bu devletin hiç değişmeyen bir sistemi var, yüzyıllardır. Boyumu aşan mevzular, ama mağdurları hep “birileri”. Çok üzülüyorum. Ne yazık, mezkûr süreç hakkında bana yolsuzluk hakkında sorduklarında ne yapmıştır ne de yapmamıştır diyemiyorum. Siyasi karar mı diye sorduklarında da ne siyasi bir karardır ne de değildir diyebiliyorum. Böyle bir muamma olabilir mi? Diyebildiğim yegâne şey, Ömer nerede?
Adalet bugüne kadar var olmuş da mı şimdi Ekrem Bey’in aleyhine işledi sadece? Bırakınız rica edeceğim! Kitleler Erdoğan düşmanlığının pençesinde olduğu müddetçe aklı selim ile düşünmeye bir türlü ulaşamayacak. Bir araya gelmeyen kesimler adalet sistemini, kanun yapıcıları, uygulayıcıları silkelemeden, omuz omuza verip Ekrem ya da Tayyip gibi menfaatimizin fısıldadığı isimlerden bağımsız, gerçek bir hak mücadelesine girmemiz gerekmiyor muydu? Hakkımız değil mi, davadan çıkan sonuca göre bir CHP’li, MHP’li, Ak Parti’li, DEM’li belediye başkanı, bir devlet kurumu yetkilisi, hükümete yakın falancanın kızı, filanca şarkıcı, oyuncu teknik direktör, gazeteci, simitçi gazozcu vs. gibi hiçbir sıfatı gözetmeksizin şeriatın parmağı kestiğini görmek? Halk hâkimin de siyaseten, adamına göre karar ver(e)mediğine emin değilse bu şüpheye kim müdahil olacak?
İbn Haldûn, “Yıkılışın müezzini adaletsizliktir” diyor. Koy önüne şapkayı, meseleyi bir daha düşün, ne Erdoğan’ı ne İmamoğlu’su, mevzu çok daha derin, senin benim üç paralık heveslerimiz değil, devletlerin yıkılmasını anlatıyordu ünlü devlet adamı, sosyolog.
İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse, öbürüne sağır…
“İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse, öbürüne sağır” diyordu İsmet Özel. Belki şerden hayır çıkar. Hem de bugün fitne, nifak, nefret tohumlarını serpen, kim oldukları meçhul mihraklar boykot listesi çıkartıp Kızılay gibi cankurtaran, merhamet bağının mahsulünü hedefe oturtabiliyor. Bunlar dost olamaz. Bunlar kardeşi kardeşe kırdırmak isteyen, fişlemekle düşmanlık alevini ülkeye yaymaya çalışan saf kötülerdir, düşmanlardır, hainlerdir. Nice hasta kan bekler. Politika uğruna Kızılay’ı hedefe oturtmak, ne diyelim, bedbahtlıktır diyelim.
Ezcümle, Tayyip Erdoğan siyasi bir figürdür. Dün yoktu, bugün var, yarın başkası gelir. Kılıçdaroğlu, Ekmelettin Bey gibi isimler de dün vardır bugün yoklar. Ekrem İmamoğlu ismi ise şimdi gündemde, yarın ne olur Allah bilir… Benim okumam ve tarafgir düsturum çok nettir: “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” halk kimi seçerse Süleyman o’dur. Politika sayesinde çok kan dökülmedi mi? Kimin kavgası bu?
Oysa bizi ilgilendiren sadece kusursuz çalışan bir hukuk dünyası, kusursuz çalışan sağlık sistemi, emniyet, spor olmalı. İsimlerden bağımsız, günden ve gündemden tamamen bağımsız. Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabiliyorum, dedim ya, bu hislerim ve fikirlerim belki müşterisini devirler sonra bulacak. O güne kadar seküler/dindar gibi deli saçması nifaklar daha da fazla zedelemez birliğimizi diye temenni etmekten başka bir şey gelmiyor elden.
Reis Bey adlı eserde hâkimin, yani Reis Bey’in ağzından Necip Fazıl ne de güzel ifade etmişti reçeteyi: “Hep, affı bilmemenin açtığı mesafeler… Herkesi bu hâle birbiri getirdi. Herkes herkesi affetsin, başka ne çaremiz olabilir ki...”

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.