03 Şubat 2026

Çocukları korumak: Dijital labirentte kaybolan masumiyet

Dijital çağ çocukları algoritmaların görünmez labirentine hapsetti. Kimlikleri, sistemli içerik mühendisliği ve sosyal bulaşma tehlikesiyle karşı karşıya. Koruma yolu yasak değil, eleştirel düşünce ve gerçek hayat bağlarıyla güçlü bir iç pusula vermek.

Dijital çağ, insanlık tarihinin en büyük iletişim devrimini getirirken, beraberinde insan ruhunun daha önce hiç karşılaşmadığı ontolojik bir kuşatmayı da getirdi. Çocuklarımızın masumiyeti ve kimlik inşası, artık ailenin, mahallenin ve okulun görece korunaklı duvarları arasında değil; algoritmaların görünmez ellerinin şekillendirdiği, küresel ideolojik lobilerin finanse ettiği, sınırsız ve sınırsızca manipülatif bir dijital arenada gerçekleşiyor. Soru basit ama cevabı derin: Çocuklarımızı bu sistematik cinsel yönlendirmelerden nasıl koruyacağız?

Ergenlik, Erikson'un ifadesiyle "kimlik kazanımına karşı rol karmaşası" yaşanan hassas bir geçiş dönemidir. Geleneksel olarak bu süreç, gerçek dünyadaki deneyimler, yüz yüze ilişkiler ve zamana yayılan bir öz-keşifle ilerlerdi. Bugün ise bir genç, kendisine "Senin İçin" sunulan akışta, birkaç saat içinde, daha önce hiç sorgulamadığı bir cinsel kimlik veya yönelime dair sayısız "ikna edici" anlatıyla karşılaşabilir. Lisa Littman'ın araştırmasının işaret ettiği "Hızlı Başlangıçlı Cinsiyet Disforisi" (ROGD) fenomeni tam da bu noktada anlam kazanıyor: Daha önce hiç cinsiyet rahatsızlığı belirtisi göstermeyen gençlerin, yoğun sosyal medya kullanımı ve belirli topluluklarla etkileşim sonrası aniden trans kimliğini benimsemeye başlaması. Burada "sosyal bulaşma" teorisi devreye giriyor: Duygu, düşünce ve kimlik iddiaları, tıpkı bir virüs gibi dijital ağlarda yayılabiliyor.

Algoritmalar, kullanıcıyı belirli bir içerik türüne bir kez ilgi gösterdi diye, onu o yönde beslemek ve radikalleştirmek üzere programlanmış görünüyor. Bir genç, meraktan veya bir arkadaşının paylaşımını beğendiği için cinsiyet geçişiyle ilgili bir videoya tıkladığında, algoritma onu artık "potansiyel bir müşteri" olarak görüyor. Ardından gelen içerik seli; "kurtuluş hikayeleri", "gerçek benliğini bulma" anlatıları ve dayanışma çağrılarıyla dolu oluyor. Eleştirel bakışın, alternatif görüşlerin veya biyolojik gerçekliğin sesi ise bu "yankı odasında" duyulmuyor. Platon'un binlerce yıl önce Devlet'te uyardığı gibi: Genç ruhlar, taklit edilen şey hâline gelmeye yatkındır (mimesis). Dijital platformlarda sürekli taklit edilen ve yüceltilen modeller, çocuğun gerçek benliğinin önüne geçebilir.

İdeolojik içerik mühendisliği ve norm dayatması

TRT'nin "Gökkuşağı Faşizmi" belgeselinin de altını çizdiği gibi, meselenin bir boyutu da artık bir "içerik mühendisliğine" dönüşmüş olmasıdır. Bu, sadece çeşitlilik veya temsil meselesi değil, kasıtlı ve sistematik bir norm değiştirme operasyonudur. La Casa de Papel örneği çarpıcıdır: Dizinin ilk iki sezonunda (İspanyol yayını) "normalle" ilerleyen karakter dinamikleri, Netflix'e geçtikten sonra, hikâye gerekliliği olmaksızın, karakterlerin yarısına yakını eşcinsel ilişkiler içine sokulacak şekilde değiştirilmiştir. Bu durum, çocuk kanallarındaki çizgi filmlerden, spor oyunlarındaki karakterlere kadar her yere sızmış durumdadır.

Söz konusu olan, yetişkinler için üretilmiş ve belirli bir mesajı olan içerikler değildir. Asıl tehdit, doğrudan çocuklara ve gençlere hitap eden, onların kimlik inşasının en kırılgan evresinde, "normali" yeniden tanımlayan içeriklerdir. Bir çocuk için sürekli maruz kaldığı şey "olağan" hâle gelir. Geleneksel aile yapısının, biyolojik gerçekliğin ekranlarda görünürlüğü azalıp, alternatif yaşam tarzları sürekli "cesur", "özgür" ve "ilerici" olarak çerçevelendiğinde, çocuğun zihninde doğal olanla yapay olanın sınırları bulanıklaşır.

Foucault'nun panoptikon metaforu, dijital çağda ürkütücü bir gerçekliğe dönüşmüştür. Çocuklar, sadece algoritmalar tarafından değil, aynı zamanda akranları ve hatta kendi iç sesleri tarafından sürekli izlendikleri bir dijital hapishanede yaşar. Beğeni, takipçi sayısı ve yorumlar, onay mekanizmaları hâline gelir. Bu ortamda, "popüler" olan veya algoritma tarafından öne çıkarılan kimlik modelleri, gerçek bir içsel arayışın sonucu olmaktan çok, sosyal onay arayışının bir ürünü hâline gelebilir. Çocuk, kendi özünü keşfetmek yerine, "beğenilecek benliği" inşa etmeye odaklanır. Bu süreçte cinsellik ve kimlik, kişisel ve mahrem bir olgunlaşma alanı olmaktan çıkıp, gösterişçi ve dışa bağımlı bir performans hâline gelir.

Koruma stratejisi: Yasak değil, pusula

Peki, bu dijital fırtınanın ortasında çocuklarımızı nasıl koruyacağız? Cevap, basit yasaklar veya interneti tamamen kesmek değildir. Araştırmalar, katı yasakların merakı artırdığını ve çocukları gizli, daha riskli kullanımlara ittiğini gösteriyor. Gerçek çözüm, onlara içsel bir pusula kazandırmaktır.

Felsefi ve ahlaki temelli "paideia"

Antik Yunan'da "paideia", bireyin zihin, beden ve karakter olarak bütünsel yetiştirilmesi demekti. Çocuklarımıza, teknolojik becerilerin ötesinde, insan olmanın anlamını, biyolojik gerçekliği, ailenin ve toplumsal bağların değerini, eleştirel düşünmeyi ve ahlaki bir duruşu öğreten yeni bir paideia anlayışı geliştirmeliyiz. Onlara, her gördüklerinin "normal" veya "doğru" olmak zorunda olmadığını, algoritmanın bir hizmetçi değil, bir yönlendirici olduğunu anlatmalıyız.

Aktif dijital rehberlik (Co-viewing/Co-playing)

Ebeveynler, çocuklarının dijital dünyasına sadece polislik yaparak değil, bir rehber olarak katılmalı. Birlikte izlenen bir dizi veya oynanan bir oyunun ardından, "Sence bu karakter neden böyle davrandı?", "Bu mesaj doğru mu?", "Gerçek hayatta böyle mi olur?" gibi sorularla içeriği analiz etmek, çocuğun eleştirel medya okuryazarlığını geliştirir.

Güvenli iletişim kanalları açmak

Çocuk, dijital dünyada karşılaştığı her şeyi, yargılanma korkusu olmadan ebeveyniyle paylaşabilmelidir. "Bu konuyu araştırıyorsun, gel birlikte anlamaya çalışalım" yaklaşımı, "Bunu neden izliyorsun, hemen kapat!" tepkisinden çok daha koruyucudur. Açık iletişim, yabancıların veya algoritmaların değil, ailenin çocuğun ilk danışmanı olmasını sağlar.

Protect çerçevesini uygulamak

Problem tanıma, destek arama, organize destek ağları kurma, eğitim, uzman katılımı ve sürekli mücadele stratejilerini içeren bu çerçeve, sadece çocuğu değil, tüm toplumu bir "savunucu" hâline getirmeyi amaçlar. Okullar, aileler ve sağlık uzmanları bu konuda eşgüdümlü çalışmalıdır.

Gerçek hayat deneyimlerini zenginleştirmek

Çocuğun kimliği, ekran başında değil, gerçek dünyada inşa edilir. Doğayla temas, spor, sanat, gönüllülük, aile etkinlikleri ve yüz yüze arkadaşlıklar, dijital simülasyonlara karşı en güçlü panzehirdir. Bu deneyimler, çocuğa aidiyet, beceri ve özgüven sağlayarak, sanal dünyadaki onay arayışının önüne geçer.

John Lithgow'un, Harry Potter'daki "nezaket ve zulme karşı duruş" vurgusu aslında her şeyi özetliyor. Modern çağın zulmü, fiziksel şiddetten çok, genç zihinleri görünmez algoritmik labirentlere hapsetmek, onların özgür iradelerini ve sağlıklı kimlik gelişimlerini çalmaktır. J.K. Rowling tartışması veya "Gökkuşağı Faşizmi" belgeseli, bu büyük kültür savaşının sadece görünen yüzleridir.

Çocuklarımızı korumak, onları dünyadan izole etmek değil, onlara hakikatle yanılsamayı, özgür iradeyle yönlendirmeyi, biyolojik gerçeklikle ideolojik kurguyu ayırt edebilecek sağlam bir karakter ve keskin bir zihin vermektir. Geleceğin, algoritmaların "senin için" diye sunduğu akışlarda değil, çocuğumuzun "ben buyum" diyebildiği o özgür, dengeli ve köklü benlikte inşa edileceğini unutmamalıyız. Koruma, kontrol değil, bilinçlendirme ve güçlendirme işidir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...