24 Eylül 2026

Çocukları konuşurken: Aile büyükleri torunlarını geçti mi?

60 yaş üstü bireylerin artan ekran kullanımı yalnızca onların gündelik alışkanlıklarını değil, kuşaklararası ilişkileri ve torunların ekranla kurduğu bağı da dönüştürüyor. Peki dijital akış, aile büyükleriyle geçirilen kıymetli vaktin yerini mi alıyor?

Dijitalleşme ve ekran söz konusu olduğunda lafı hemen çocuklara getiriyoruz; normal olarak… Zira gelişim çağındalar ve bu kritik evrede şekillenen zihin yapıları neredeyse tüm hayatlarını belirliyor. Fakat tam da bu telaşın gölgesinde kalan, pek kimsenin üzerinde durmadığı bir başka gerçeklik var: 60 yaş üstü nüfusun ekranda video kaydırmakla kurduğu yeni ilişki.

Emekliliğin getirdiği o geniş zaman, rehavet ve bedenen biraz daha yavaşlamaya başlamanın getirdiği kabullenişle birlikte, akıllı telefonların bu yaştaki bireylerin elinden hiç düşmediğine şahit oluyoruz. "Bunda ne sakınca var, biraz da onlar takılıp oyalansın" denilebilir. Zira ekran bir yandan hayatla bağlantıyı koparmama ve dünyadan haberdar olma imkânı da sunuyor. Elbette niyetim bir sorun avcısı gibi davranmak değil; yalnızca gözüme çarpan bu yeni toplumsal manzaraya ayna tutmak ve bir farkındalık kapısı aralamak. Üstelik ekranın toplumsal etkileri üzerine düşünen ve çalışan biri olarak, son zamanlarda en sık duyduğum yakınmaların başında tam da bu geliyor: Yetişkin evlatların, anne babalarının ekran bağımlılığından dert yanması.

“Babam sabahtan akşama kadar reels kaydırıyor”, “Annem sürekli shorts izliyor” gibi serzenişler artık neredeyse kanıksandı. Üstelik yaşanan bu dönüşüm yalnızca bireysel serzenişlerden ibaret de değil. TÜİK ve RTÜK verileri, Türkiye’de son dönemde internet ve ekran kullanım oranı en hızlı yükselen grubun 65 yaş üstü bireyler olduğuna işaret ediyor. Emeklilikle gelen serbest zaman yapılandırılmadığında, geleneksel televizyon izleme alışkanlığı akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte ya doğrudan kısa video tüketimine ya da aynı anda hem televizyonu hem telefonu takip eden "çift ekran" deneyimine evriliyor. Böylece bu yaş grubunda günlük ortalama ekran süresi rahatlıkla 5 saati aşıyor. Neticede aile büyükleri, günün hatırı sayılır bir bölümünü pasif ekran tüketimiyle geçiren bir kitleye dönüşüyor.

Meselenin asıl üzücü tarafı bu şikâyetlerin arka planında gizli: Aile büyükleriyle bir araya gelindiğinde iki çift lafın belini kıramamak, eldeki kıymetlin vakti takipçi toplamak için üretilen tuhaf içeriklerle tüketilmesi ve belki de en önemlisi, torunlarla kurulabilecek o derin bağın yerini bitmeyen bir dijital akışın alması...

Yani büyüklerin ekran kaydırıp durması yalnızca kendi ekranlarıyla kurduğu bireysel bir oyalanmadan ibaret kalmıyor; doğrudan kuşaklararası ilişkilere, bilhassa da torunların ekran alışkanlıklarına sirayet ediyor. Fakat bu etki, yalnızca onların kendi ekranlarına dalıp gitmelerinden değil; çocuklara seve seve sundukları o dijital imkânlardan da besleniyor. Tabii burada niyetlerinin elbette kötü olmadığını, aksine meselenin çoğu zaman saf bir sevgi ve torununu mutlu etme çabasından kaynaklandığını da görmek gerek. Ne var ki dijital çağın getirdiği bu yeni alışkanlıklar, bazen en masum şefkat gösterilerini bile istemeden dönüştürebiliyor. Nitekim meselenin bu yüzüyle yalnızca gündelik sohbetlerde değil, doğrudan akademik sahada da yüzleşmiştim.

Torun sevgisiyle açılan ekran kapısı

Doktora çalışmamda derinlemesine mülakat yaptığım 41 ebeveynin anlattıkları tam da bu tabloyu doğruluyordu: Çocuklarına ekran sınırı getirmek isteyen anne babaların karşısındaki en hassas nokta yine aile büyükleriydi. Anneanne, babaanne ve dedeler; torunlarını sevindirmek ve şımartmak adına ekranı adeta bir bayram şekeri gibi sunuyorlardı. Çağımızın yeni "abur cuburu" artık paketli gıdalar değil; mekanik ve çok daha cezbedici olan bu küçük ekranlardı. Ebeveyn cephesinde ise çocukların bakımına destek veren veya birlikte vakit geçirmek için götürdükleri büyüklere ne sınır çizebiliyor ne de ekranın olumsuz etkilerini anlatacak gücü bulabiliyorlardı. Bir yandan doğrudan yardım talep ettikleri için onların alanına müdahale etmekten ve alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmaktan çekiniyor; diğer yandan da büyüklerin kendi alıştıkları usullerden şaşmayacağını bildiklerinden sessiz kalmayı tercih ediyorlardı.  Burada sürekli muzdarip bir ebeveyn portresi çizdiğimin farkındayım. Fakat ebeveynlerin neredeyse istisnasız vurguladığı bu gerçeği de kayda geçirmek istedim. Kuşkusuz meselenin aile büyükleri cephesini ve onların gerekçelerini de dinlemek gerekir; tek taraflı bir okuma haksızlık olur. Fakat elimdeki veriler doğrudan ebeveyn perspektifine dayandığı için şimdilik tabloyu onların penceresinden aktarmış oldum.

Aile büyüklerinin evinde veya bir araya geldiklerinde ekranın yol açtığı temel zorluk, çocuğun ekranla kurduğu sınırların ve dengenin bozulması. Burada küçük bir parantez açmakta fayda var: Elbette bu ikilem, ekran süresi ve içeriğine özen gösterip belli kurallar koymaya çalışan ebeveynler için geçerli; yoksa bu konuda baştan esnek olan hanelerde böyle bir mesele yaşanmıyor. Fakat evinde bir düzen kurmaya çalışan anne babalar için denge kolayca şaşabiliyor. Aile büyükleriyle birlikteyken süre ve içerik kısıtlaması olmadan ekrana alışan çocuk, doğal olarak bu rahatlığı kendi evine de taşımak istiyor. Ekran burada adeta zihinsel bir abur cubura dönüşüyor: Ne kadar gürültülü, absürt ve hızlı tüketilen içeriğe maruz kalınırsa, sakin ve eğitici anlatılara olan ilgi o kadar azalıyor. Üstelik bu denetimsiz anlarda karşılaşılan uygunsuz içeriklerin etkisini gidermek, sonradan baştan sınır koymaktan çok daha fazla çaba gerektirebiliyor. Aslında bunun nelere yol açabileceğini bilseler, torunları için her türlü fedakârlığı göze aldıkları gibi bu konuda da seve seve dikkatli davranacaklardır.

Mesele ekranı değil, dengeyi kaçırmamak

Kuşkusuz günümüz dünyasında hayat büyük ölçüde sosyal medya üzerinden akıyor. Aile büyüklerinin de dünyadan haberdar olmak, iletişimde kalmak ve hatta genç kuşakların dilini yakalayabilmek adına bu mecralarda var olması son derece doğal; hatta yerinde bir kullanımda desteklenmesi gereken bir durum. Nitekim gündelik hayatında üretmeye devam eden veya meşgalesi olan büyüklerin ekranla kurduğu ölçülü ilişki yaşıtlarına da güzel bir örnek teşkil ediyor. Asıl mesele bu dengeyi kaçırmamakta ve ekranın dışında da sahici uğraşların varlığında yatıyor.

Asıl üzerinde durulması gereken nokta ise dede, babaanne ve anneanne ailenin ortak hafızasını ve değerlerini temsil eden temel figürler olması. Çocukların sosyalleşme sürecinde aile büyükleri; sadece anlattıklarıyla değil, günlerini nasıl geçirdikleri, nelere dikkat kesildikleri ve gündelik alışkanlıklarıyla da dolaysız birer örneklik sunuyor. Neticede "davranışlar, davranışları besler." Çocukların yetişkinlerde tanık olduğu her pratik, günü geldiğinde sonraki neslin kendi olağan davranış kalıbına dönüşüyor. Aynı zamanda torunlarıyla bir aradayken sürekli ekran kaydırmak ya da birlikte geçirilen vakti çocuğu dijital akışla baş başa bırakarak geçirmek; yalnızca ebeveynlerin kurmaya çalıştığı kuralları zedelemekle kalmıyor, kuşaklararası sıcak iletişimi de yavaşça seyreltiyor. Oysa çocuklar büyüdüğünde zihinlerinde sürekli ekrana bakan büyükler yerine; bir meşgalesiyle, bir kitabıyla ya da tespihiyle vakit geçiren büyükanne ve büyükbabalarını hatırlamaları şüphesiz çok daha anlamlı ve kalıcı bir iz bırakacaktır.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...