}
29 Eylül 2026

Samed Ağırbaş: “COP31’i bir ‘uygulama COP’u olarak görüyoruz”

Sıfır Atık Vakfı Başkanı Samed Ağırbaş, COP31’in somut eylem hedeflerini, Türkiye’nin sıfır atık deneyimini, DOA sistemini ve Akdeniz’de plastik kirliliğiyle mücadele için hazırlanan eylem planını Tercüman’a anlattı.

Antalya COP31, vaatlerden çok somut eylemlere odaklanıyor. Bu zirvenin iklim karamsarlığına düşen gençlere vereceği en büyük umut mesajı nedir?

Türkiye’nin ev sahipliğindeki COP31’in iklim karamsarlığı yaşayan gençlere vereceği en güçlü mesaj, Sıfır Atık Hareketi Kurucusu Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ortaya koyduğu vizyonla da örtüşen şekilde, artık yalnızca hedef koyduğumuz değil, bu hedefleri hayata geçirdiğimiz bir döneme giriyor olduğumuzdur. Çünkü gençlerin bugün iklim konusunda en büyük sorularından biri, verilen sözlerin günlük hayatta neye dönüştüğü. Antalya’da bunun cevabını somut uygulamalarla vermek istiyoruz.

COP31’i bir “uygulama COP’u” olarak görüyoruz. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi, Antalya’da alınacak kararların sahadaki karşılığının daha fazla görülmesini hedefliyoruz. Biz de geçen hafta New York İklim Haftası kapsamında yaptığımız değerlendirmede, zirveyle birlikte alınacak kararların sahadaki karşılığının daha fazla görüleceğini ve dünyanın geleceği açısından somut adımların hep birlikte atılacağını vurguladık.

Bu yaklaşım, COP31 Başkanlığı’nın ortaya koyduğu Eylem Gündemi ile de doğrudan örtüşüyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanımız Sayın Murat Kurum’un liderliğinde ajandamız; kaynak verimliliği, enerji güvenliği, yenilenebilir enerji, doğa temelli çözümler, sürdürülebilir su kullanımı, dirençli altyapı, yerel iklim eylemi ve çok paydaşlı ortaklıklar gibi alanlarda finansmanı, teknolojiyi ve ortaklıkları harekete geçirerek uygulanabilir çözümleri ölçeklendirmeyi amaçlıyor. COP31 kapsamındaki Tematik Günler de siyasi taahhütlerin somut eyleme dönüşmesine hizmet edecek şekilde tasarlanıyor.

Gençler açısından bunun çok önemli bir tarafı daha var: Onları yalnızca geleceğin temsilcileri olarak değil, bugünün iklim eyleminin aktörleri olarak görüyoruz. COP31 Başkanlığı da gençlerin aktif katılımı olmadan dönüşümün başarılamayacağını açık biçimde ortaya koyuyor. Bunun sahadaki karşılıklarından biri de gençlerin uygulanabilir iklim çözümleri geliştirmesini ve bunları projelere dönüştürmesini hedefleyen, Gençlik ve Spor Bakanlığımız tarafından hayata geçirilen COP31 Gençlik İklim İdeathonu. Program kapsamında Türkiye’nin 7 bölgesinden 630 gencin sürece dahil edilmesi planlanıyor.

Sıfır Atık Vakfı olarak da gençlere şunu söylüyoruz: İklim eylemi uzak bir gelecek meselesi değil; bugün değiştirebileceğimiz üretim, tüketim, gıda, enerji ve kaynak kullanımı tercihleriyle başlayan bir süreçtir. Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ortaya koyduğu Sıfır Atık vizyonunun COP31 iklim gündemiyle buluşmasının anlamı da burada. Sıfır atığı yalnızca atık yönetimi olarak değil; kaynak verimliliği, iklim eylemi ve sürdürülebilir kalkınmanın somut bir uygulama alanı olarak ele alıyoruz.

Geçtiğimiz hafta New York’ta gerçekleştirdiğimiz temaslarda bir başka noktayı da özellikle vurguladık: İklim hedefleri yatırım yapılabilir projelere dönüşmeden sahada yeterli hızda karşılık bulamaz. Harvard Club’daki yuvarlak masa toplantımızda politika öngörülebilirliği, risk paylaşımı, proje hazırlığı, finansman yapıları ve güçlü uygulama planlarını ele aldık. Çünkü özel sektör ve finans, iklim eyleminin dışında değil, uygulamanın vazgeçilmez ortaklarıdır.

COP31’in başarısını yalnızca Antalya’da alınan kararlarla değil; o kararların kaç projeye, kaç ortaklığa, kaç yerel uygulamaya ve insanların hayatında hangi somut değişimlere dönüştüğüyle ölçmek istiyoruz. Bizim için gençlere verilecek en güçlü umut da tam olarak budur.

“İklim ve çevre politikaları vatandaşın hayatına dokunduğunda, vatandaş da dönüşümün doğrudan aktörü hâline geliyor”
COP31’de dünyaya tanıtılacak yerli depozito sistemimiz DOA, Türkiye’nin bu alandaki küresel vizyonuna nasıl bir katkı sunacak?

DOA’yı yalnızca bir depozito sistemi olarak değil, Türkiye’nin sıfır atık yaklaşımını günlük hayatın içine taşıyan, çevreyi korurken ekonomiye de katkı sağlayan somut bir uygulama modeli olarak görüyoruz. COP31’in “uygulama COP’u” vizyonu açısından da bunun çok güçlü bir karşılığı var. Çünkü Türkiye’nin burada ortaya koyduğu şey sadece bir hedef değil, çalışan ve ölçülebilen bir sistem. DOA kapsamında şu ana kadar 300 milyonun üzerinde PET, alüminyum ve cam içecek ambalajı toplandı.

Bu rakamlar bize çok önemli bir şey söylüyor: İklim ve çevre politikaları vatandaşın hayatına dokunduğunda, vatandaş da dönüşümün doğrudan aktörü hâline geliyor. Bizim Sıfır Atık yaklaşımımızın temelinde de bu var. Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin himayelerinde Türkiye’de başlayan Sıfır Atık Hareketi, bugün yalnızca atıkların toplanmasına değil, kaynakların verimli kullanılmasına ve ekonomide yeniden değerlendirilmesine odaklanan daha geniş bir dönüşüm anlayışına dönüşmüş durumda.

COP31’de DOA’nın dünyaya gösterilmesinin asıl anlamı da burada. Antalya’da depozito iade makinelerinin COP31 alanlarında ve ziyaretçi yoğunluğunun yüksek olduğu noktalarda kullanılması planlanıyor. Böylece dünyanın farklı ülkelerinden gelecek temsilciler Türkiye’nin geliştirdiği yerli, dijital ve izlenebilir depozito yönetim modelini doğrudan deneyimleme imkânı bulacak. Bunu bir “iyi uygulama örneği” olarak paylaşmak istiyoruz. Çünkü Türkiye’nin tecrübesi, “Atığı nasıl toplarız?” sorusunun ötesine geçerek “Atığı nasıl yeniden ekonomik değere dönüştürürüz?” sorusuna cevap üretiyor.

“Denizleri korumak için denizdeki atığı temizlemek yeterli değil, karadan denize ulaşan kirliliğin de önüne geçmeliyiz”
Adana, Mersin, Muğla ve Antalya kıyılarında yürüttüğünüz saha çalışmaları, plastik kirliliğiyle mücadelede yerel çözümleri ulusal politikalara dönüştürüyor. Yerinde yapılan bu gözlemler ve dijital izlenebilirlik vizyonu, Akdeniz'in geleceği ve temiz denizler hedefimiz için nasıl umut verici bir model ortaya koyuyor?

Akdeniz’in geleceği açısından bizim için en önemli konu, plastik kirliliğine yalnızca denizlerde ortaya çıkan bir sonuç olarak bakmamak. Plastik denize ulaşmadan önce nereden geliyor, hangi kanallardan taşınıyor, hangi noktada sisteme yeniden kazandırılabilir; bunu sahada görmemiz gerekiyor. Bu nedenle Adana, Mersin, Muğla ve Antalya’da yürüttüğümüz çalışmaları yalnızca bir saha incelemesi olarak değil, yerelden ulusala uzanan bir çözüm üretme süreci olarak ele aldık. Bu dört şehirde gerçekleştirdiğimiz Şehir Koordinasyon Toplantıları bizim için çok kıymetliydi. Çünkü her ilin plastik döngüsünde farklı bir konumu var. Adana’da sanayi ve tarım kaynaklı süreçleri, Mersin’de güçlü kıyı ve deniz bağlantısını, Muğla ve Antalya’da ise turizm, yoğun nüfus hareketliliği ve hassas kıyı ekosistemlerini birlikte değerlendiriyoruz. Sahada kamu kurumları, yerel yönetimler, üniversiteler, sanayi ve ticaret odaları, sivil toplum ve özel sektörle aynı masada buluştuk.

Ben bu toplantılarda özellikle şunun altını çizdim: “Plastik atık konusu tek bir kurumun veya tek bir sektörün kendi başına çözebileceği bir mesele değil.” Üretimden tüketime, toplamadan geri dönüşüme, yeniden kullanımdan kıyı ve denizlerin korunmasına kadar birbirine bağlı büyük bir döngüden söz ediyoruz. Dolayısıyla çözümümüzün de bütüncül olması gerekiyor. Antalya’da da bu yaklaşımı somutlaştırdık. Plastik döngüsünün hem karadaki hem de denizdeki boyutlarını birlikte ele aldık. Plastiklerin kaynağında azaltılması, etkin toplama, geri dönüşüm ve yeniden kullanım imkânlarının güçlendirilmesi ve özellikle karasal kaynaklı plastiklerin kıyılarımıza ve Akdeniz’e ulaşmadan önce önlenmesi üzerinde durduk. Çünkü benim de ifade ettiğim gibi, “Denizleri korumak için denizdeki atığı temizlemek yeterli değil, karadan denize ulaşan kirliliğin de önüne geçmeliyiz.”

Bu sürecin ikinci önemli ayağı ise Türkiye Plastik Atık Çalıştayı oldu. Adana, Mersin, Muğla ve Antalya’dan topladığımız saha deneyimini İstanbul’da ulusal ölçekte bir ortak akla dönüştürdük. 31 Ağustos–1 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen çalıştayda 17 bakanlık, 40’tan fazla genel müdürlük, yerel yönetimler, akademi, sivil toplum ve özel sektör bir araya geldi; plastik üretimi ve tasarımından sürdürülebilir tüketime, atık yönetiminden geri kazanıma, mikroplastiklerden finansman ve uluslararası iş birliğine kadar 15 tematik masada çalışıldı. Kıyı illerinin mülki idare amirlerinin katıldığı Valiler Oturumu da yerel uygulamaların ortak zeminde değerlendirilmesini sağladı.

Bizim için burada önemli olan, şehirlerin sorunlarını sadece listelemek değildi. Sahadan gelen veriyi ve deneyimi ulusal politika yapımının bir girdisine dönüştürmekti. Bu nedenle toplantılarda ortaya çıkan görüş ve önerileri kayıt altına alarak çalıştay sürecine taşıdık. Hedefimiz, Türkiye’nin plastik atık yönetimine ilişkin ortak bir yaklaşım geliştirmek ve bunu uygulanabilir bir yol haritasına dönüştürmek.

Dijital izlenebilirlik de tam bu noktada önem kazanıyor. Neyi topladığımızı, nereden çıktığını, hangi süreçten geçtiğini ve yeniden ekonomiye nasıl kazandırıldığını ölçebildiğimiz ölçüde plastik döngüsünü güçlendirebiliriz. Bizim sıfır atık yaklaşımımızın temelinde de kaynağı korumak, atığın oluşmasını önlemek, kaynakları verimli kullanmak ve ekonomiyi daha döngüsel hâle getirmek var. Bu anlayış, Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin öncülüğünde ortaya konulan Sıfır Atık vizyonunun da temel unsurlarından biri.

Burada COP31’in “uygulama COP’u” vizyonuyla da güçlü bir bağ kuruyoruz. Çünkü Antalya’da dünyaya yalnızca hedeflerimizi değil, Türkiye’nin sahada geliştirdiği modelleri ve edindiği tecrübeyi de göstermek istiyoruz. Plastik kirliliğiyle mücadelede yerelden başlayan, veriye dayanan, izlenebilir ve farklı kurumların sorumluluk aldığı bir model ortaya koyabilirsek bunun başka ülkeler için de paylaşılabilir bir iyi uygulama örneği olacağına inanıyoruz.

Bizim umudumuz şu: Akdeniz’i temizlemek için sürekli daha fazla temizlik yapmak yerine, Akdeniz’e plastik ulaşmasını engelleyen bir sistem kurmak. Bunun yolu da kaynağında önleme, güçlü toplama ve geri kazanım altyapısı, yeniden kullanım, denetim, dijital izlenebilirlik ve yerel yönetimlerden merkezi yönetime kadar bütün paydaşların aynı hedef etrafında çalışmasından geçiyor. Son dönemde Akdeniz sahillerinde baş gösteren plastik atık kriziyle alakalı güçlü bir eylem planı hazırladık. Yakın zamanda eylem planını milletimizin takdirine sunuyor olacağız.

Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ortaya koyduğu Sıfır Atık vizyonu ve Sayın Murat Kurum’un çevre, iklim ve sıfır atık politikalarındaki güçlü iradesiyle Türkiye’de bu dönüşüm için önemli bir zemin oluşmuş durumda. Biz de Vakıf olarak sahadan gelen bilgiyi politikaya, politikayı uygulamaya, uygulamayı da ölçülebilir sonuçlara dönüştürmek istiyoruz. Çünkü Akdeniz’in geleceği için bizim hedefimiz yalnızca “temiz kıyılar” değil; plastiklerin döngü içinde kaldığı, kaynakların korunduğu, deniz ekosistemlerinin atıkla karşılaşmadığı ve bu modelin başka coğrafyalarda da uygulanabildiği bir Türkiye deneyimi ortaya koymak.

“Artık önümüzde sadece ‘toplama oranını artırma’ değil, kaynak kullanımını bütün üretim-tüketim zincirinde dönüştürme hedefi var”
Sıfır Atık yaklaşımında “atığı yönetmekten döngüyü yönetmeye” geçişe önem veriyorsunuz. Türkiye açısından bu dönüşüm pratikte ne anlama geliyor? Önümüzdeki dönemde hangi alışkanlıkları ve hangi üretim-tüketim modelini değiştirmemiz gerekiyor?

Türkiye’de Sıfır Atık yaklaşımının geldiği noktada bizim için temel mesele, atığı yönetmekten döngüyü yönetmeye geçmek. Yani atık ortaya çıktıktan sonra onu toplamak ve bertaraf etmek yerine, daha en başından itibaren üretim ve tüketim kararlarını kaynak verimliliği perspektifiyle ele almak. Bunun pratik karşılığı çok net: Daha az hammadde kullanmak, ürünleri daha uzun ömürlü tasarlamak, yeniden kullanımı artırmak, oluşan atığı kaynağında ayrı toplamak ve mümkün olan en yüksek oranda yeniden ekonomiye kazandırmak. Bir başka ifadeyle, doğrusal “al-kullan-at” modelinden, kaynakların mümkün olduğunca sistem içerisinde tutulduğu döngüsel bir modele geçmek.

Türkiye’nin son yıllardaki tecrübesi bize bu dönüşümün mümkün olduğunu gösteriyor. 2017’de yaklaşık yüzde 13 olan atık geri kazanım oranımız 2025’te yüzde 37,53’e ulaştı. Aynı dönemde yaklaşık 90 milyon ton atık ekonomiye kazandırıldı ve bunun ekonomik değeri yaklaşık 365 milyar lira oldu. Önümüzdeki hedefimiz ise geri kazanım oranını 2035’te yüzde 60’a, 2053’te yüzde 70’e taşımak. Dolayısıyla artık önümüzde sadece “toplama oranını artırma” değil, kaynak kullanımını bütün üretim-tüketim zincirinde dönüştürme hedefi var.

Bu noktada vatandaş alışkanlıkları çok önemli. Öncelikle ihtiyaç kadar tüketmek, tek kullanımlık ürünleri azaltmak, yeniden kullanılabilir ürünleri tercih etmek, gıdayı israf etmemek ve atıkları kaynağında doğru şekilde ayırmak günlük hayatımızın doğal bir parçası hâline gelmeli. Çünkü sıfır atık yalnızca kamu kurumlarının veya belediyelerin yürüteceği bir çalışma değil; her birimizin satın alma, kullanma ve elden çıkarma biçimiyle doğrudan ilgili.

Ancak bütün sorumluluğu vatandaşa yüklemek de doğru değil. Üretim modelinin de değişmesi gerekiyor. Üreticinin ürününü tasarlarken daha az hammadde ve enerji kullanmasını, geri dönüştürülebilir veya yeniden kullanılabilir malzemeleri tercih etmesini, ürünün kullanım ömrünü uzatmasını ve kullanım sonrasında yeniden döngüye girebilmesini dikkate alması gerekiyor. Bunun için de kamu politikalarının, finansman mekanizmalarının ve piyasa araçlarının bu dönüşümü desteklemesi gerekiyor.

Burada Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ortaya koyduğu Sıfır Atık vizyonu çok önemli bir zemin oluşturuyor. Sıfır Atık Hareketi 2017’de Türkiye’de başlarken temel mesele israfı önlemek ve kaynakları korumaktı. Bugün bu yaklaşımı döngüsel ekonomi, iklim eylemi ve kaynak verimliliğiyle birlikte ele alıyoruz. Sayın Murat Kurum’un çevre ve iklim politikalarında ortaya koyduğu uygulama odaklı yaklaşım da bu dönüşümün kurumsal altyapısının güçlenmesine katkı sağlıyor.

“Bizim için gerçek başarı, Türkiye’nin modelinin kopyalanması değil; farklı ülkelerde kendi şartlarına uyarlanarak yeni ve kalıcı uygulamaların ortaya çıkmasıdır”
Sıfır Atık hareketinin artık Türkiye sınırlarını aşan bir vizyon taşıdığını söylüyorsunuz. Türkiye’nin bu alandaki deneyimini özellikle gelişmekte olan ülkelere aktarırken nasıl bir model ortaya koymak istiyorsunuz?

Türkiye’nin sıfır atık deneyimini başka ülkelere aktarırken hazır ve herkese aynı şekilde uygulanacak bir reçete sunmak istemiyoruz. Bizim ortaya koymak istediğimiz model; ülkelerin kendi ihtiyaçlarına, kapasitesine ve kalkınma önceliklerine göre uyarlanabilen, sahada uygulanabilir ve ölçülebilir bir model. Çünkü her ülkenin atık yönetimi altyapısı, finansal kapasitesi, şehirleşme yapısı ve öncelikleri farklı. Bu nedenle bizim için teknoloji transferi kadar bilgi, kapasite ve uygulama deneyiminin paylaşılması da önemli.

Türkiye’de 2017’de Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin vizyonu ve himayelerinde başlayan Sıfır Atık Hareketi’nin bugün iklim politikalarıyla doğrudan kesişen bir noktaya gelmesinin önemli bir nedeni, bu yaklaşımın yalnızca bir çevre kampanyası olarak kalmaması; yerel yönetimlerden kamu kurumlarına, okullardan işletmelere ve vatandaşlara kadar toplumun farklı kesimlerinde uygulanabilir hâle gelmesi. Biz bu tecrübeyi uluslararası alana taşırken tam da bu uygulama kapasitesini paylaşmak istiyoruz.

Özellikle gelişmekte olan ve en az gelişmiş ülkeler açısından üç alanı kritik görüyorum: Kapasite geliştirme, teknolojiye erişim ve finansmana erişim. COP31 Başkanlığı’nın Eylem Gündemi’nde yer alan Climate Implementation Bridge (İklim Uygulama Köprüsü) yaklaşımı da bu anlayışla, ülkelerin kendi önceliklerini somut ve yatırım yapılabilir projelere dönüştürmelerine, finansman ortaklarıyla buluşmalarına ve uygulama kapasitelerini güçlendirmelerine odaklanıyor.

New York İklim Haftası kapsamında En Az Gelişmiş Ülkeler Yeşil Sanayileşme Kolaylaştırıcısı’nın üst düzey diyaloğunda da özellikle kaynak verimliliği ve sıfır atığın yeşil sanayileşmenin merkezinde olduğunu vurguladık. Çünkü gelişmekte olan ülkeler için yeşil dönüşüm yalnızca emisyon azaltımı değil; aynı zamanda daha az kaynakla daha fazla değer üretmek, teknolojiyi erişilebilir hâle getirmek ve yeni ekonomik fırsatlar oluşturmak anlamına geliyor.

Bizim modelimiz bu nedenle “Türkiye yaptı, siz de aynısını yapın” yaklaşımı değil. “Türkiye’de hangi uygulamalar sonuç verdi, bunları başka ülkelerin koşullarına nasıl uyarlayabiliriz?” yaklaşımı. Bunun içinde atığın kaynağında önlenmesi, ayrı toplanması, geri kazanılması, yeniden kullanım, döngüsel ekonomi, dijital izlenebilirlik ve vatandaşın sisteme dahil edilmesi gibi birbirini tamamlayan başlıklar var.

İstanbul’da bu yıl ikincisini düzenlediğimiz Sıfır Atık Forumu da bu açıdan önemli bir deneyimdi. 183 ülkeden 5 binden fazla katılımcıyı bir araya getirerek yalnızca Türkiye’nin deneyimini anlatmadık; farklı ülkelerin uygulamalarını, finansman ihtiyaçlarını ve ortaklık imkanlarını da aynı zeminde buluşturduk. COP31 Antalya’da da bunu daha ileri taşımak istiyoruz; Türkiye’nin deneyimini küresel bir ortak akla dönüştürmek, gelişmekte olan ülkelerin kendi koşullarına uygun çözümler geliştirmesine katkı sunmak ve bu çözümleri finansman, teknoloji ve kapasiteyle buluşturmak. Bizim için gerçek başarı, Türkiye’nin modelinin kopyalanması değil; farklı ülkelerde kendi şartlarına uyarlanarak yeni ve kalıcı uygulamaların ortaya çıkmasıdır.

“Bizim için asıl miras; Antalya’dan sonra da çalışmaya devam edecek mekanizmalar ve sahada karşılığı olan uygulamalar bırakabilmek”
COP31 zirvesi tamamlandığında Türkiye'nin arkasında bırakacağı iklim mirasını düşündüğünüzde, gelecek nesillerin hatırlayacağı en ilham verici başarı hikâyesi ne olmalı?

Ben COP31’in mirasını tek bir karar, tek bir belge ya da tek bir zirve fotoğrafıyla tarif etmek istemem. Bizim için asıl miras; Antalya’dan sonra da çalışmaya devam edecek mekanizmalar ve sahada karşılığı olan uygulamalar bırakabilmek. Çünkü COP31’i başından beri “uygulama COP’u” olarak tanımlıyoruz. COP31 Başkanlığı’nın ortaya koyduğu Eylem Gündemi de bu anlayış üzerine kurulu: Taahhütleri somut eylemlere, eylemleri ölçülebilir sonuçlara dönüştürmek. Eylem Gündemi’nde sıfır atık ve metan azaltımı, temiz enerji, gıda güvenliği, iklim dirençli şehirler, yeşil sanayileşme, gençlik ve eğitim, okyanuslar ve denizler gibi on öncelikli tema bulunuyor.

Bunun içinde çok somut hedefler var. Örneğin sıfır atık ve metan azaltımı konusunda atık üretimindeki artışın 2035’e kadar yarıya indirilmesine yönelik küresel bir hedef üzerinde çalışıyoruz. Yeşil sanayileşme tarafında 2035’e kadar üretim ve imalat sektöründe döngüsel malzeme kullanım oranının en az yüzde 15’e çıkarılması gibi hedefler gündemde. İklim Implementation Bridge ise ülkelerin ulusal iklim hedeflerini yatırım yapılabilir proje portföylerine dönüştürmelerine ve kamu, özel sektör ve çok taraflı finansman kaynaklarını buluşturmalarına yardımcı olmayı amaçlıyor.

Sıfır atık açısından ise benim için en önemli miras, atığın yalnızca bir çevre problemi olarak değil, iklim ve kalkınma politikalarının bir parçası olarak görülmesinin kalıcı hâle gelmesi. Bugün sıfır atık artık sadece atık yönetimi başlığı altında konuşulmuyor; kaynak verimliliği, döngüsel ekonomi ve iklim eylemiyle birlikte ele alınıyor. Ben daha önce de ifade ettim: “COP31 sıfır atık için bir dönüm noktası olacak.”

Ama bunun da ötesinde bir miras bırakmak istiyoruz: İklim eylemini insanların hayatında görünür hâle getirmek. Temiz şehirler, daha verimli üretim, daha az gıda israfı, daha temiz denizler, kaynaklarını koruyan sanayi, gençlerin içinde olduğu çözümler ve finansmana ulaşabilen uygulanabilir projeler…

Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin Sıfır Atık vizyonundan aldığımız en önemli derslerden biri de burada: Geleceği korumak, bugünün alışkanlıklarını değiştirmekle başlıyor. Bizim görevimiz bu anlayışı Antalya’dan dünyaya taşımak ve bunu kalıcı uygulamalara dönüştürmek. Dolayısıyla COP31’in en güçlü mirası benim için bir slogan değil, çalışan bir sistem olur. Antalya’dan sonra da devam eden iş birlikleri, finanse edilen projeler, güçlenen yerel kapasite, döngüsel ekonomi uygulamaları ve gençlerin içinde olduğu iklim çözümleri… Gelecek nesillerin “Antalya’da dünya konuştu” değil, “Antalya’da dünya harekete geçti” diyebilmesini istiyoruz.

 
 
 
 

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...