Kalp krizi toplumda çoğu zaman “ani gelişen” bir sağlık sorunu olarak biliniyor. Oysa kalp krizine zemin hazırlayan damar sertliği ve damar tıkanıklığı yıllar içinde gelişebiliyor. Kalp krizi aslında vücutta hangi süreçlerin sonunda ortaya çıkıyor? Yüksek tansiyon, kolesterol, diyabet, sigara, stres, hareketsizlik, beslenme ve genetik yatkınlık bu süreçte nasıl rol oynuyor?
Kalp krizi bir anda ortaya çıkmış gibi görünse çoğu kişide damarlarda yıllar içerisinde gelişen bir sürecin sonucudur. Bunun temelinde en sık olarak ateroskleroz, yani damar duvarında kolesterol ve diğer maddelerin birikmesiyle oluşan damar sertliği ve plak oluşumu vardır. Ne yazık ki değiştiremeyeceğimiz bir faktör olan genetik yatkınlık yanında hem yaşam tarzı değişiklikleri hem de ilaç tedavileriyle düzeltebileceğimiz yüksek tansiyon, yüksek LDL kolesterol, diyabet, sigara, fazla kilo, hareketsiz yaşam, sağlıksız beslenme aterosklerozu hızlandırabilir. Özellikle sigara ve yüksek LDL kolesterol, damar hastalığının gelişmesinde çok önemli risk faktörleridir.
Ancak kalp krizinin meydana gelmesi için damarın yıllar içinde yavaş yavaş daralması şart değildir. Bazen damar duvarındaki bir plak aniden yırtılır ve üzerinde pıhtı oluşur. Bu pıhtı damarı tamamen veya büyük ölçüde tıkayarak kalp kasına giden kan akımını keser. İşte bu durumda kalp krizi meydana gelir. Dolayısıyla kalp krizini yalnızca “o gün olan bir olay” olarak değil, yıllar boyunca biriken damar hastalığının bazen dakikalar içinde akut hâle gelmesi olarak değerlendirmek gerekir.
Stresin de burada önemli bir yeri var. Özellikle yoğun ve kronik stres, tansiyon, uyku, beslenme, sıvı alımının azalması durumu olumsuz etkileyebilir. Ancak kalp krizini tek başına “Stres yaptı ve kalp krizi geçirdi” şeklinde açıklamak doğru değildir.
“Kalp krizi her zaman şiddetli göğüs ağrısıyla ortaya çıkmaz”
“Kalp krizi geçiriyorum” denildiğinde akla ilk olarak şiddetli göğüs ağrısı geliyor. Ancak herkes aynı belirtileri yaşamıyor. Özellikle kadınlarda, gençlerde ve diyabet hastalarında belirtiler farklılaşabiliyor mu? Göğüs ağrısı dışında hangi belirtiler kalp krizi açısından alarm kabul edilmeli ve kişi hangi noktada beklemeden 112’yi aramalı?
Kalp krizi denildiğinde akla genellikle göğsün ortasında şiddetli bir ağrı gelir. Gerçekten de göğüste baskı, sıkışma, ağırlık veya yanma hissi en önemli belirtilerden biridir. Ancak kalp krizi her zaman şiddetli göğüs ağrısıyla ortaya çıkmaz. Kalbin kendine ait duysal sinirleri olmadığından ağrı ya da rahatsızlık hissi alt çeneden itibaren boyun, her iki kol ve mideye kadar tüm göğüs bölgesi ve sırt bölgesine yayılabilir. Bunun yanında nefes darlığı, soğuk terleme, bulantı, kusma, ani hâlsizlik, baş dönmesi veya bayılma da eşlik edebilir. Bazen hastalar alt çeneye vuran ağrıları diş ağrısı, bulantı ve kusmanın eşlik ettiği durumları besin zehirlenmesi olarak yorumlayarak hastaneye başvuruda gecikmektedirler. Özellikle kadınlarda, ileri yaşta ve diyabeti olan kişilerde belirtiler daha farklı veya daha belirsiz olabilir. Örneğin yalnızca nefes darlığı, olağan dışı yorgunluk, bulantı veya sırt ağrısı görülebilir.
Burada benim en önemli uyarım şu olur: Yeni başlayan, açıklanamayan ve on dakikadan uzun süren göğüs baskısı veya ağrısı varsa, özellikle nefes darlığı, terleme, bulantı veya hâlsizlik eşlik ediyorsa beklememek gerekir. 112 aranmalıdır. Kişinin kendi aracıyla hastaneye gitmeye çalışması yerine ambulans çağırması çok daha güvenlidir. Çünkü kalp krizinde zaman gerçekten kalp kasıdır. Hâlâ üç kalp krizi geçiren hastanın biri hastaneye ulaşamadan kaybedilmektedir. Bu durumun düzeltilebilmesi için farkındalığın arttırılması ve zaman kaybının önlenmesi çok önemlidir.
“Frank işareti bulunan bir kişiye bakarak ‘Bu kişinin kalp krizi riski yüksek’ şeklinde tanı koyamayız”
Son dönemlerde sosyal medyada, kalp krizi sonrasında kulak memesindeki çapraz çizgi, yani “Frank işareti” yeniden gündeme geldi ve bu çizginin kalp krizine yol açtığı ya da kalp krizinin önceden habercisi olduğu yönünde bilgiler paylaşılıyor. Bilimsel açıdan Frank işareti gerçekten ne ifade ediyor? Kulaktaki bu çizgi ile kalp-damar hastalıkları arasında nasıl bir ilişki var ve bir kişinin kulağında böyle bir çizgi bulunması kalp krizi riski taşıdığı anlamına gelir mi?
Frank işareti, kulak memesinden çapraz şekilde geçen bir çizgidir ve özellikle ünlü sanatçı Cem Yılmaz kalp krizi geçirdikten sonra son birkaç ayda sosyal medyada kalp kriziyle ilişkilendirilen bir belirti olarak gündeme oturmuştur.
Bilimsel açıdan baktığımızda Frank işareti ile koroner arter hastalığı arasında bazı çalışmalarda istatistiksel bir ilişki bildirilmiştir. Ancak bu, kulak memesindeki çizginin kalp krizine neden olduğu veya bir kişinin mutlaka kalp krizi geçireceği anlamına gelmez. Yani kulağında Frank işareti bulunan bir kişiye bakarak “bu kişinin kalp krizi riski yüksek” şeklinde tanı koyamayız.
Kalp-damar riskini değerlendirirken yaş, tansiyon, LDL kolesterol, diyabet, sigara kullanımı, aile öyküsü ve kişinin diğer risk faktörleri birlikte değerlendirilmelidir. Dolayısıyla Frank işareti bir tanı yöntemi değildir ve kalp krizi için tek başına bir öngörü testi olarak kullanılmamalıdır.
“Ülkemiz Avrupa Kardiyoloji Derneği tarafından kalp hastalığı açısından yüksek riskli olarak kabul edilmektedir”
Günümüzde kalp krizi riskini değerlendirmek için kişinin yalnızca tansiyon ve kolesterol değerlerine bakmak yeterli mi? 30’lu veya 40’lı yaşlarda herhangi bir şikâyeti olmayan bir kişi kalp-damar sağlığını kontrol ettirmek istediğinde hangi ölçüm ve testlerden geçmeli? Ailede erken yaşta kalp krizi öyküsü bulunan kişiler ne zaman kardiyolojik değerlendirme yaptırmalı?
Kalp-damar hastalıklarında en önemli noktalardan biri, hastalık ortaya çıkmadan önce risk faktörlerini belirlemektir. Ülkemiz Avrupa Kardiyoloji Derneği tarafından kalp hastalığı açısından yüksek riskli olarak kabul edilmektedir. Kentleşme artışı, beslenme düzeninin bozulması, uzun saatler boyunca hareketsiz kalınan plaza yaşamı her yaştaki kişide kalp hastalığı oranını arttırmaktadır. Her 30 veya 40 yaşındaki sağlıklı bireyin rutin olarak çok sayıda ileri kardiyolojik test yaptırması gerektiğini söylemek doğru olmaz. Testler kişinin ihtiyacına göre belirlenmelidir. Öncelikle kişinin tansiyonu, kolesterol düzeyleri, kan şekeri veya diyabet açısından durumu, vücut ağırlığı, sigara kullanımı, fiziksel aktivitesi ve aile öyküsü değerlendirilmelidir. Özellikle LDL kolesterol açısından değerlendirme önemlidir. Ailede genç yaşta kalp krizi veya erken koroner arter hastalığı varsa bu durum mutlaka doktora söylenmelidir. Böyle kişilerde değerlendirme daha erken yaşlarda ve daha ayrıntılı yapılabilir. Örneğin ailesinde erken yaşta kalp krizi bulunan bir kişi için yalnızca “Benim tansiyonum normal, dolayısıyla kalbim sağlıklı” demek yeterli değildir.
Yine kadınlarda özellikle menopoz sonrası kalıtsal yatkınlık varsa sigara kullanımı varsa daha ayrıntılı değerlendirme gerekebilir.
Bizim genel yaklaşımımız şöyledir risk faktörünü bul, mümkün olduğunca erken düzelt ve kişiye gereksiz test yapmak yerine ihtiyaca göre değerlendirme yap. EKG ve fizik muayene işimizin temelini oluştururken ekokardiyografi, efor testi veya koroner görüntüleme gibi ileri tetkiklerin gerekip gerekmediği ise kişinin şikâyetleri ve toplam kardiyovasküler riskine göre belirlenmelidir.
“Spor yapmak kalp krizi geçirmenin nedeni değildir”
Kalp krizi riskini azaltmak konusunda toplumda birbirinden farklı bilgiler dolaşıyor: “Her gün yürümek yeterli”, “Kolesterolü olan yumurta yememeli”, “Stres kalp krizine neden olur”, “Spor yaparken kalp krizi geçirilir” gibi. Bilimsel olarak kalp sağlığını korumada gerçekten en etkili yaşam tarzı değişiklikleri hangileri? Beslenme, egzersiz, uyku, stres yönetimi ve sigara açısından kişilerin günlük hayatında hangi alışkanlıklara özellikle dikkat etmesi gerekiyor?
Kalp sağlığı açısından tek bir mucizevi besin, ilaç veya egzersiz yoktur. Önemli olan bütün yaşam tarzının bir arada değerlendirilmesidir.
Birinci sırada sigara içmemek geliyor. Sigara kullanan bir kişinin bırakması, kalp-damar sağlığı açısından yapabileceği en önemli değişikliklerden biridir. Burada hem yakınlarının desteği, hem kolaylaştırıcı nikotin bantları, gerekiyorsa ilave antidepresan ilaçlar, yaşam tarzı değişiklikleri önem taşımaktadır. Elektronik sigara da en az sigara kadar risklidir. Kalp krizi geçirdikten sonra sigarayı bırakan hastalarımızın takibinde bırakmayanlara göre çok daha sorunsuz bir izlem yaşamaktayız.
İkinci olarak düzenli fiziksel aktiviteyi hayatımızın bir parçası hâline getirmeliyiz. Her gün yürüyüş yapmak çok değerlidir. Ancak kişinin yaşına, kondisyonuna ve mevcut hastalıklarına uygun bir egzersiz programı tercih edilmelidir. Beslenmede ise sebze, meyve, tam tahıllar, baklagiller, balık ve sağlıklı yağların ağırlıklı olduğu; işlenmiş gıdaların, aşırı tuzun, doymuş yağların ve özellikle trans yağların sınırlı olduğu bir beslenme modeli tercih edilmelidir. “Kolesterolüm var, yumurta kesinlikle yiyemem” gibi tek bir besine odaklanan yaklaşımlar yerine bütün beslenme düzenine bakmak gerekir. Yumurta protein kaynağı olarak çok önemli bir besindir. Uyku da önemlidir. Yeterli ve düzenli uyku, kilo kontrolü, tansiyon ve metabolik sağlık açısından önem taşır. Stres konusunda da amacımız hayatımızdaki bütün stresi sıfırlamak değil; stresle daha sağlıklı başa çıkmayı öğrenmektir.
Ve önemli bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmek isterim: Spor yapmak kalp krizi geçirmenin nedeni değildir. Düzenli egzersiz genel olarak kalp-damar sağlığı için koruyucudur. Ancak özellikle daha önce kalp hastalığı olduğu bilinen veya uzun süredir hareketsiz olan kişilerin yoğun egzersize başlamadan önce uygun kardiyolojik değerlendirmeyi yaptırmaları gerekir. Üstelik kalp krizi geçirmiş hastalarımızda da durumlarına uygun egzersiz programları hem ölüm oranlarını azaltmakta hem yaşam kalitesini arttırmaktadır.
“İyi hissetmek, damar hastalığının ortadan kalktığı anlamına gelmez”
Kalp krizi geçiren bir kişinin tedavisi hastaneden çıktıktan sonra bitmiş sayılmıyor. Anjiyo, stent veya ilaç tedavisinin ardından ikinci bir kalp krizi riskini azaltmak için nasıl bir takip süreci gerekiyor? Hastalar ilaçlarını bıraktığında, kendini iyi hissettiğinde kontrolleri aksattığında veya eski yaşam alışkanlıklarına döndüğünde ne gibi risklerle karşılaşabilir? Kalp krizi sonrası normal hayata dönüşte egzersiz, çalışma hayatı ve günlük aktiviteler açısından nelere dikkat edilmeli?
Hayır. Aslında kalp krizi sonrasında başlayan dönem, ikinci bir kalp-damar olayını önlemek açısından son derece önemlidir. Kalp krizi geçiren kişiler kendilerine ikinci bir şans sunulduğunu ve krizden önceki hayatlarında yaptıkları hataları düzeltmek durumunda olduklarını asla unutmamalıdırlar. Ateroskleroza yol açan süreç zaman içinde sürecektir burada hedef süreci yavaşlatmak ve hasarı en aza indirgemektir.
Anjiyo ve stent işlemi tıkalı damardaki kan akımını düzeltir ancak hastanın damar hastalığının temel nedeni ortadan kalkmış olmaz. Bu nedenle kalp krizi geçiren hastanın ikincil korunma programına alınması gerekir.
Doktorun önerdiği ilaçların düzenli kullanılması çok önemlidir. Özellikle stent takılan hastalarda antiplatelet ilaçların doktor önerisi olmadan bırakılması ciddi sonuçlara yol açabilir.
Bunun yanında LDL kolesterolün hedef düzeylere indirilmesi, tansiyon ve diyabetin kontrol altında tutulması, sigaranın bırakılması, uygun beslenme ve düzenli fiziksel aktivite de tedavinin ayrılmaz parçalarıdır.
Hastaların “Kendimi çok iyi hissediyorum, artık ilaca ihtiyacım yok” diye düşünmesi önemli bir yanılgıdır. İyi hissetmek, damar hastalığının ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Egzersiz ve normal hayata dönüş ise kademeli olmalıdır. Hastanın geçirdiği kalp krizinin özelliklerine, kalbin pompalama gücüne, yapılan girişimlere ve genel durumuna göre kişiselleştirilmelidir. Uygun hastalarda kardiyak rehabilitasyon son derece değerlidir.
Sonuç olarak kalp krizinden sonra hedefimiz yalnızca hastayı hastaneden çıkarmak değildir. Amacımız hastanın ikinci bir kalp krizi geçirme riskini azaltmak, yaşam kalitesini yükseltmek ve mümkün olduğunca sağlıklı ve aktif bir yaşam sürmesini sağlamaktır.