Zamanın ağırlığı ve insanlık hâli: Béla Tarr sineması
Béla Tarr, sinemayı anlatıdan çok bir deneyime dönüştüren, zamanı ve umutsuzluğu estetik bir direniş alanı olarak kullanan radikal bir auteur’dür. Filmleri, modern insanın ahlaki çöküşünü yavaşlık, sessizlik ve tekrarlar üzerinden derin bir varoluş sorgusuna dönüştürür.
Macar sinemasının en özgün ve radikal auteur’lerindendir Béla Tarr. Sinema tarihinde zamanı, mekânı ve insanın varoluşsal çıkmazlarını bu denli ısrarcı ve sarsıcı biçimde ele alan nadir yönetmenlerden biridir. Onun kadrajından, kaleminden çıkan her anlatı; aslında modern dünyanın çöküşünü, ahlaki tükenmişliği ve umutsuzluğu gerçek anlamda hissettiren bir deneyim sunar. Kárhozat (Lanet / 1988), Sátántangó (Şeytan Tangosu / 1994) ve Werckmeister Harmóniák (Karanlık Armoniler / 2000) gibi sinema tarihine eşsiz filmleri kazıyan bu usta yönetmeni maalesef ki geçtiğimiz günlerde, 6 Ocak 2026’da kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz.
2011 yılında 30. İstanbul Film Festivali’nin Sinema Onur Ödülü’ne layık görülen ve ülkemizde de filmleri beğeni ve saygıyla takip edilen bu usta yönetmenin hayatına, kadrajından sunulan dünyaya, miras bıraktığı sanatsal çerçeveye yakından bakmak; biz sinemaseverlerin ondan alacağımız nice feyizlerin olduğunu gösteriyor, hayatın sanatla çakıştığı alanları bize çarpıcı bir şekilde yüzümüze çarpıyor. Öyleyse Tarr’ın kadrajından bakmaya gelin, birlikte başlayalım.
Tarih, 21 Temmuz 1955. Macaristan’ın Pécs kentinde, tiyatro ve sinemayla yakından ilgili bir anne babanın evladı olarak dünyaya gelir Béla Tarr. Babası sahne tasarımcısı, annesi ise suflördür. Bu yüzden tiyatronun efsunlu dünyası içinde büyür Tarr. Henüz 10 yaşındayken annesinin teşvikiyle Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı eserinin televizyon filmi uyarlaması için Macaristan Ulusal Televizyonu’nda yapılan seçmelere katılır ve burada bir rol alır. 16 yaşındayken de 8 mm filmler çekmeye başlamasıyla sinemaya olan ilgisi artmaya başlar. Bu yaşlarda çektiği işçi sınıfının gündelik hayatını konu alan amatör belgesel filmler; aslında sinemaya doğrudan politik ve toplumsal reflekslerle yaklaştığını gösteren ilk nüveler, “gerçeklik” duygusunun filmlerinin temeline oturmaya başladığı ilk kıvılcımlar olur.
Sosyalist Macaristan’ın sıkışmış toplumsal yapısına yönelik itiraz niteliğinde olan bu ilk filmlerden sonra Tarr, gençlik yıllarında felsefe eğitimi alarak bu bakışını derinleştirmek ister fakat üniversitede felsefe okumasına izin verilmez. Bu yüzden akademiden ziyade sinemayı sokakta ve hayatın bizzat kendisinde kurar. Budapeşte Tiyatro ve Sinema Akademisi’nde eğitim almaya başlar ama hiçbir zaman kurduğu dili, anlatımı akademik kalıplara sıkıştırmaz.
Erken dönem: Toplumsal gerçekçilik
Béla Tarr, Macaristan’daki küçük bir bağımsız film stüdyosu olan Béla Balász Stüdyosu’nun yardımlarıyla ilk uzun metrajı Családi Tűzfészek’i (Aile Yuvası / 1979) tamamlar. Dar mekânlarda sıkışmış, ekonomik ve psikolojik baskı altındaki işçi sınıfı bireylerini merkeze alan bu filmin ardından, Mafilm’le birlikte çalışarak Szabadgyalog (Yabancı / 1980) filmini çeker. Ardından yönettiği The Prefab People (1982) adlı filmi ise onun erken döneminin temel özelliklerini pekiştirir: elde kamera, doğal ışık, amatör oyuncular ve belgesel estetiğine yakın bir anlatım...
Bu filmler, Tarr’ın o yıllarda “Macar Yeni Dalgası” ve Doğu Avrupa toplumsal gerçekçiliğiyle kurduğu bağı gösterir. Ancak bu dönem filmlerinde bile, klasik gerçekçilikten farklı olarak, karakterlerin içsel boşluğu ve umutsuzluğu ön plandadır. Tarr için mesele yalnızca sınıfsal sorunlar değil, insanın varoluşsal çaresizliğidir.
Kırılma noktası: Estetik ve felsefi dönüşüm
Béla Tarr sinemasındaki esas kırılma noktası, Öszi Almanach (Almanak of Fall / 1984) ile başlar. Bu film, yönetmenin toplumsal gerçekçilikten uzaklaşıp daha stilize, kapalı mekânlara hapsolmuş, alegorik bir anlatıya yöneldiğinin ilk işaretidir. Zira filmdeki açgözlülük ve ahlaksızlık temsilinin giderek daha teatral, soyut ve klostrofobik bir anlatımla alışılmadık bir kompozisyon sunması; belgesel formuna uymayan ve dolayısıyla doğal olmayan diyalogların cesurca kullanılması, onun sonraki çalışmalarına ilk referansıdır.
Asıl büyük dönüşüm ise Kárhozat (Damnation /1988) ile gerçekleşir. Bu filmle birlikte Tarr, onu dünya sinemasında benzersiz kılan estetiğini kurmaya başlar: Uzun ve kesintisiz plan-sekanslar, minimal diyaloglar, tekrarlayan hareketler, yağmur, çamur, rüzgâr gibi doğa unsurlarının baskınlığı… Kárhozat filmi, en önemli yaratıcı ortaklarından biri olan yazar László Krasznahorkai ile iş birliğinin de başladığı ilk çalışma olur. Krasznahorkai’nin karamsar, döngüsel ve kıyamet sonrası atmosferini andıran metinleri, Tarr sinemasının felsefi derinliğini yıllar içinde belirleyici biçimde şekillendirir.
Başyapıtlar dönemi
Yaklaşık 7,5 saatlik (450 dakika) süresiyle sinema tarihinin en radikal yapıtlarından biri olan Sátántangó (Şeytan Tangosu, 1994) adlı filmi Tarr sinemasının doruk noktasıdır. Macar kırsalında çürümekte olan bir kolektif çiftliği konu alan film, sosyalizmin çözülüşü sonrası ortaya çıkan ahlaki boşluğu, umut tacirlerini ve insanın kurtuluş arzusunu sert bir nihilizmle ele alır. Aslında Krasznahorkai’nin aynı adı taşıyan romanın uyarlamasıdır ve film tasarısının bitmesi filmin süresi kadar çarpıcı bir zamanda gerçekleşir: 7 sene, hatta biraz daha fazla. Film, yalnızca bir hikâye anlatmaz; zamanın kendisini parçalayarak izleyiciye deneyimletir. Uzun planlar, tekrar eden yürüyüşler ve neredeyse hipnotik ritim, izleyiciyi pasif bir gözlemci olmaktan çıkarır.
Sátántangó'dan sonra Tarr, Utazás az Alföldön adlı 35 dakikalık filmini 1995’te tamamlar ve beş yıllık bir sessizliğe gömülür. Bu sessizlik, başka bir başyapıtın geldiğine işaret etmektedir ve nihayet o müjde gelir. Werckmeister Harmonies (Karanlık Armoniler / 2000), kozmik düzen, kaos ve iktidar ilişkileri üzerine kurulu alegorik bir filmdir. Bir kasabaya gelen sirk ve devasa bir balina üzerinden ilerleyen anlatı, toplumsal düzenin ne kadar kırılgan olduğunu kara mizah öğelerle gösterir. Filmdeki ünlü hastane sahnesi, Tarr sinemasının etik duruşunu açıkça ortaya koyar: şiddetin anlamsızlığı ve insanın içsel boşluğu.
The Man from London (2007), Tarr’ın noir estetiğe en çok yaklaştığı yapımıdır. Georges Simenon’un aynı adlı romanından uyarlanan bu film, Tarr’ın ellerinde bambaşka bir anlatıya dönüşür. Film, klasik suç anlatısını bile yavaşlık ve sessizlik içinde eritir. Suç, burada bir olaydan çok ahlaki bir yük olarak temsil edilir. Aslında 2005 Mayıs’ında Cannes Film Festivali’nde gösterilmesine karar verilir ama filmin yapımcılarından Humbert Balsan’ın 10 Şubat 2005’te intihar etmesi sebebiyle bu karar iptal edilir. Gala ancak 2007 Cannes Film Festivali’nde yapılır.
Béla Tarr’ın son filmi olan ve senaryosunu Krasznahorkai ile birlikte yazdığı The Turin Horse (Torino Atı / 2011) ise Friedrich Nietzsche’nin Torino’da bir ata sarılıp ağladığı efsanevi olaya göndermede bulunur. Film, baba ve kızın altı gün boyunca tekrarlanan rutinlerini izlerken, dünyanın yavaş yavaş sönüşüne tanıklık eder. Bu filmi büyüleyici yapan etkenlerden biri, Tarr’ın sinematik alanı ve zamanı dinamik olarak genişleten iddialı bir mobil kamera kullanmış olması. Zira bu gezici kamera, Tarr’ın filmlerinin yaşadığı sürekli kışlık ve görünüşte sönmek üzere olan dünyaları kontrol eden güçleri somutlaştırmakta oldukça mahir kullanılır. Bu filmin dikkat çekici ve etkileyici unsurlarından bir diğeri ise Mihály Vig tarafından yapılan müziklerdir. Sekanslarda büyüleyici şekilde hipnotik bir etki yaratan Mihály Vig’in besteleri, izleyiciler ve eleştirmenler tarafından da büyük bir beğeni toplar.
Filmin ilk gösterimi 15 Şubat 2011’de Almanya’da Berlin Uluslararası Film Festivali’nde gösterilir, ardından birçok festivalde gösterilerek diğer ülkelerdeki izleyicisiyle de buluşur. Bu filmle 2011 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde biri Jüri Büyük Ödülü olmak üzere iki ödül alır; aynı sene 30. İstanbul Film Festivali’nde Sinema Onur Ödülü’ne layık görülür.
Daha filmi çekmeden önce bu filmin son olacağını belirtir Tarr. Sinemanın artık kendisi için söyleyecek yeni bir sözü kalmadığını ilan eder. The Turin Horse, bu nedenle yalnızca bir veda değil, modern insanın tükenişine yazılmış karanlık bir ağıttır da bir bakıma.
Sinematik devrim ve ardında kalan miras
Uzun film yapımcılığını bıraktıktan sonra yeni nesil sinemacılar yetiştirmeye odaklanan Tarr, Saraybosna’ya taşınır ve 2012’de burada Film Factory Okulu’nu kurar. Çektiği devrim niteliğindeki filmlerle ve yetiştirdiği yönetmenlerle sinema tarihine adını altın harflerle yazdırır. 2022 Kahire Film Festivali’nde Yaşam Boyu Başarı Ödülü, 2023 Avrupa Film Ödülleri’nde Akademi Başkanı ve Yönetim Kurulu Onur Ödülü, 37. Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü alır ama ardında bıraktığı yapıtları yüzyıllar sonraya dahi bırakılacak önemli anlatılar olarak geleceğe miras bırakılır.
6 Ocak 2026’da hayatını kaybeden Tarr, ardında yalnızca sinema tarihine kazınmış yapıtlar değil; dünyaya, insana ve çöküşe nasıl bakılabileceğine dair tavizsiz bir sinema etiği bıraktı. Bugün hâlâ her planında hissedilen o ağır zaman duygusu, her suskunlukta yankılanan o tükenmişlik hâli; onun sinemasının bitmediğini, yalnızca yer değiştirdiğini fısıldıyor.
Kaynaklar
Anthony Haden Guest. The Melancholy Worlds of Béla Tarr. Harvard Film Archive: 2012.
Barış Saydam. İKSV Film Festivali Ödüller. İKSV Film: 2026.
Mehmet Şiray. “Sinemayı Yeniden Düşünmek: Jagues Ranciéere’in Perspektifinden Béla Tarr Filmleri”. Yönetmenlerle Felsefe. Nobel Bilimsel Eserler: 2024.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.