Under the Shadow: Tahran'ın boğucu gölgesi
Tahran, 1988. Savaşın gölgesinde bir kadın ve kızı, terk edilmiş apartmanda yalnız kalır. Babak Anvari'nin “Under the Shadow”u, cinlerin peşinde değil; bir ülkenin, annenin ve çocuğun kuşatılmışlığında geziniyor. İran sinemasının bu çarpıcı örneği, korku türünü politik bilinçle yeniden tanımlıyor.
Bir apartman dairesinin tavanında açılan çatlak. İçeri sızan rüzgâr değil, tarihin ta kendisi. Babak Anvari'nin 2016 yapımı Under the Shadow (Zir-e sāye), işte bu çatlaktan sızarak bir annenin, bir çocuğun ve bir ülkenin kolektif kâbusuna dönüşüyor. Film, İran sinemasının son yıllarda ürettiği en çarpıcı tür örneklerinden biri olarak, korku janrını yalnızca doğaüstü ögelerle değil, politik bir bilinçle yeniden tanımlıyor.
Anvari'nin kamerası, 1980'lerin Tahran'ında, savaşın gölgesinde yaşayan insanların yüzlerindeki çizgilerde dolaşırken, aslında bir dönemin ruhunu yakalıyor. Film, İran-Irak Savaşı'nın “Şehirlerin Savaşı” olarak adlandırılan son evresinde, 1988 yılının Şubat ayında geçiyor. Irak ordusunun Tahran'a yönelik füze saldırılarının yoğunlaştığı bu dönem, sivil halkın doğrudan hedef alındığı bir savaş stratejisinin ürünüydü. Saddam Hüseyin'in menzili artırılmış Al-Hussein füzeleri, 29 Şubat 1988'de başlayan ve 52 gün süren bir bombardıman dalgasıyla Tahran semalarını cehenneme çevirdi. Yaklaşık 190 füzenin fırlatıldığı bu saldırılarda 2.000 ila 4.000 arasında sivil hayatını kaybetti, 12.000 kişi yaralandı. Tahran nüfusunun dörtte biri, yani yaklaşık 1 milyon insan, şehri terk etmek zorunda kaldı.
İşte Under the Shadow, bu kitlesel kaçışın ortasında kalmış iki kişinin hikâyesini anlatıyor: Shideh ve kızı Dorsa. Babak Anvari, kendisi de 1980'lerde Tahran'da doğup büyümüş bir yönetmen olarak, savaşın bir çocuğun zihninde nasıl şekillendiğini, füzelerin ve sirenlerin bir apartman dairesinin koridorlarında nasıl yankılandığını çok iyi biliyor. Film, bu kişisel belleğin izinde ilerlerken, aynı zamanda bir kadının iki cephede birden verdiği mücadeleye dönüşüyor.
Shideh, tıp eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmış, okuyan, sorgulayan, modern bir İran kadını. Devrim sonrası dönemde, geçmişteki siyasi faaliyetleri nedeniyle üniversiteye dönüşü engellenmiş. Filmin açılış sahnelerinde, dekanla yaptığı görüşmede, dışarıda patlayan füzeler ile içerideki bürokratik katılık arasında paralellik kuruluyor. Pencerenin dışındaki patlama sesleriyle birlikte dekanın yüzündeki ifade değişmiyor; çünkü savaşın yarattığı fiziksel yıkım kadar, ideolojik baskının yarattığı ruhsal yıkım da en az onun kadar yıkıcı. Shideh, tam anlamıyla kuşatılmış bir kadın: Yukarıdan düşen füzeler, aşağıdan yükselen toplumsal baskılar ve içeride büyüyen evlat kaygısı.
Sürekli esen rüzgârla yaşayan bir organizma: Apartman
Kocası Mehdi, zorunlu görev nedeniyle cepheye gitmek zorunda kalınca Shideh ve küçük kızı Dorsa, Tahran'ın görece sakin bir semtindeki apartman dairesinde yalnız kalırlar. Komşular yavaş yavaş şehri terk ederken, onların kalmaya karar vermesiyle birlikte apartman adeta bir hayalet binaya dönüşür. Bu tecrit edilmiş mekân, filmin gerilimini katlayan en önemli unsurlardan biri. Kit Fraser'ın görüntü yönetmenliğiyle hayat bulan bu apartman, soluk renkleri, dar koridorları ve sürekli esen rüzgârıyla adeta yaşayan bir organizmaya dönüşüyor. Kamera, Shideh'in peşinden bu koridorlarda bir gölge gibi sürüklenirken, izleyici de o boğucu atmosferin bir parçası hâline geliyor.
Filmin doğaüstü unsuru, Orta Doğu mitolojisinin kadim varlıkları olan cinler. Anvari, cinleri geleneksel korku filmlerindeki gibi somut ve belirgin formlarla değil, daha çok bir esinti, bir fısıltı, kaybolan eşyalar ve açılan kapılarla temsil ediyor. Cinler, rüzgârla taşınıyor, insanların en değerli varlıklarını çalarak onları ele geçiriyor ve korkudan besleniyor. Yönetmen bu tasvir için Gholam-Hossein Sa'edi'nin İran'ın güney kıyılarında rüzgârla gelen hastalıklara inanan insanları anlatan antropolojik çalışması Ahl-e Hava'dan ilham almış. Bu mitolojik arka plan, modern Tahran'ın betonarme binalarına taşındığında, ortaya hem ürkütücü hem de düşündürücü bir metafor çıkıyor.
Cinler mi, yoksa rejim mi daha korkutucu?
Cinin filmde en dikkat çekici tezahürü, bir çarşaf formunda belirmesi. Bu tercih, filmin feminist alt metnini güçlendiren en önemli görsel unsurlardan biri. Devrim sonrası İran'da kadınların üzerine zorla örtülen çarşaf, filmde hem bir koruma kalkanı hem de boğucu bir hapishane olarak karşımıza çıkıyor. Shideh'in kızıyla birlikte evden kaçmaya çalıştığı sahnede, başı açık olduğu için ahlak polisleri tarafından uyarılması, asıl korkunun kaynağını sorgulatıyor. Polisin “Bir kadın, kendisini açıkta bırakmaktan her şeyden çok korkmalıdır” uyarısı, filmin politik mesajını bir an için görünür kılıyor. Doğaüstü varlık mı daha korkunç, yoksa sizi sokağın ortasında taciz edebilecek bir sistem mi?
Shideh'in evindeki nesneler de filmin anlam katmanlarını zenginleştiriyor. Jane Fonda'nın aerobik kaseti, Batılılaşma arzusunun ve yasaklı özgürlüklerin simgesi. Shideh'in bu kaset eşliğinde yaptığı egzersizler, kapalı kapılar ardında sürdürülen küçük bir direniş. Dorsa'nın oyuncak bebeği Kimia ise masumiyetin ve aidiyetin sembolü. Bebeğin kaybolması, savaşın çocukların dünyasında açtığı gedikleri temsil ediyor. Bir de evin orta yerine düşen ama patlamayan füze var. Bu nesne, filmin en güçlü metaforlarından biri: Dışarıdan gelen tehdit, eve yerleşmiş, artık ailenin bir parçası hâline gelmiş. Patlamayan füze, tıpkı travma gibi, her an patlamaya hazır bir şekilde orada duruyor.
Ses tasarımı, Under the Shadow'u sıradan korku filmlerinden ayıran en önemli teknik unsurlardan biri. Anvari, geleneksel korku filmlerindeki yüksek sesli müzikler ve ani efektler yerine, sessizliğin ve doğal seslerin gücüne yaslanıyor. Rüzgârın uğultusu, binanın gıcırtıları, uzaktan gelen siren sesleri ve füze düştükten sonraki o mutlak sessizlik... Bu sesler, filmin atmosferini ören temel yapı taşları. Özellikle füzenin düştüğü anın ardından gelen o ağır gerilim, izleyiciyi Shideh'in zihninin derinliklerine sürüklüyor.
Under the Shadow, sıklıkla Jennifer Kent'in The Babadook'u ile karşılaştırıldı. Gerçekten de her iki filmde de bir anne-çocuk ikilisinin tecrit altında bir canavarla mücadelesini izliyoruz. Ancak Anvari'nin filmi, The Babadook'un kişisel yas ve travma alanından çıkıp, bu travmayı toplumsal ve tarihsel bir düzleme taşımasıyla ayrışıyor. The Babadook'taki canavar bir annenin iç dünyasının dışa vurumuyken, Under the Shadow'daki cin, dışarıdan gelen füzelerin, ideolojik baskıların ve savaşın yarattığı kolektif travmanın evrilmiş bir hâli. Film aynı zamanda Ana Lily Amirpour'un A Girl Walks Home Alone at Night filmiyle de akrabalık taşıyor. Ancak Amirpour'un filmi daha stilize, daha "cool" bir vampir hikâyesiyken, Under the Shadow sosyal gerçekçilikle tür sinemasını ustaca harmanlıyor.
Siz binadan çıksanız bile, o gölge peşinizi bırakmıyor
Filmin doruk noktasında, Shideh artık neyin gerçek neyin doğaüstü olduğunu ayırt edemez hâle geliyor. Bu belirsizlik, filmin en güçlü yanlarından biri. İzleyici de Shideh'le birlikte bu sis perdesinin içinde kayboluyor. Son sahnede Shideh ve Dorsa'nın o binadan kaçmayı başarması, bir anlamda umudu temsil ediyor. Ama arkada bıraktıkları tıp kitabı ve oyuncak bebeğin kopmuş başı, travmaların hiçbir zaman tam olarak geride kalmadığını fısıldıyor. Siz binadan çıksanız bile, o gölge peşinizi bırakmıyor.
Babak Anvari'nin ilk uzun metrajlı filmi olan Under the Shadow, 2016 yılında Sundance Film Festivali'nde gösterildi ve büyük övgü topladı. İngiltere ile Ürdün ortak yapımı olan film, İran sinemasının uluslararası alanda tanınan yüzlerinden biri hâline geldi. Anvari, bu filmle korku türünün yalnızca bir eğlence aracı olmadığını, aynı zamanda politik ve toplumsal eleştiri için nasıl güçlü bir araç olabileceğini gösterdi.
Under the Shadow, bir korku filminden beklenen tüm gerilim unsurlarını barındırırken, aynı zamanda bir dönem filmi, bir kadın hikâyesi ve bir politik eleştiri olarak da okunabilir. 1988 yılının Şubat ayında Tahran semalarında yankılanan sirenler, bu filmle birlikte evrensel bir anlam kazanıyor. Savaşın, baskının ve ideolojilerin gölgesinde kalan bir kadının sessiz çığlığı, sinemanın büyülü perdesinde yankılanmaya devam ediyor.
Filmin en etkileyici yanı, bize gösterdiği şeyler kadar göstermedikleri. Tavan arasındaki karanlık, koridorun sonundaki belirsizlik, kapının ardındaki sessizlik... Anvari, izleyicinin hayal gücünü harekete geçirerek, korkunun en güçlü hâlini yakalıyor. Çünkü en büyük korku, görünmeyenin, belirsiz olanın korkusudur. Tıpkı savaş gibi, tıpkı ideolojik baskı gibi, tıpkı bir kadının üzerine çöken o ağır gölge gibi. Under the Shadow, işte bu gölgenin altında kalanların hikâyesi. Ve bu hikâye, perdeden indikten çok sonra bile zihnimizin bir köşesinde yankılanmaya devam ediyor. Bugün İran’a gerçekleştirilen ABD ve İsrail saldırılarının ilk anında hayata gözlerini yuman 160’ın üzerindeki masum kız çocuğunun hikâyesinde olduğu gibi….

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.