16 Eylül 2026

Şiddet, yalnızlık ve normlar: Taş Bina ve Diğerleri

Aslı Erdoğan, "Taş Bina ve Diğerleri" eserinde; işlediği konularla ve oluşturduğu anlatıyla bizi bir okur olmanın ötesine davet ediyor. Şiddet, yalnızlık, toplumsal normlar ve karanlık imgelerle dolu içsel bir yolcuğa çıkarıyor.

2009’da yayımlanan ve 2010 Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülen kitap; kapatılma, işkence ve suçluluk ekseninde birbirine bağlanan dört öyküden oluşuyor. Kitabın merkezinde fiziksel bir yapı olarak taş bina bulunsa da bu yapı, öyküler ilerledikçe tek bir mekânın sınırlarını aşıyor. Taş bina; kapatılmanın, baskının, dışlanmanın ve geçmişten taşınan yaraların ortak simgesine dönüşüyor. Aslı Erdoğan’ın kendi anlatımında da kitabı bir araya getiren temel eksen “kapatılma, işkence ve suçluluk” olarak beliriyor. İşkence çoğu zaman doğrudan gösterilmiyor onun geride bıraktığı korku, sessizlik, beden izleri ve suçluluk duygusu üzerinden sezdiriliyor.

Tahta Kuşlar öyküsünde, farklı ülkelerde işkence görmüş ve T. şehrindeki bir sanatoryumda bulunan bir kadın grubunun ilişkileri, beklentileri ya da beklentisizlikleri anlatılıyor. Mahpus öyküsü, hamile bir kadının, hapishanedeki sevgilisini birkaç dakika görmek için verdiği uğraşı ve içinde bulunduğu yalnızlığı işliyor. Sabah Ziyaretçisi’nde göçmenler yurdunda kalan, cinsiyet duygusundan uzak bir anlatıcının geçmişi, sıkışmışlığı, yalnızlığı ve geleceksizliği dile getiriliyor. Taş Bina’da çok sayıda karakterin taş binayla ilişkileri, geçmişleri, gördükleri şiddet ve bugünleri aktarılıyor. Anlatıcı bazen kadın, bazen erkek oluyor; giderek cinsiyetsizleşip anonimleşiyor. Yazarın dili de öykülerinin konuları gibi kendine has. Oluşturduğu dille sizi bu hikâyelere ortak ediyor.

​Var olmamak

​Öykülerde çok sesli ve karmaşık bir anlatım öne çıkıyor. Tekil ve çoğul anlatımların ikisi de kullanılırken anlatıcının cinsiyeti bazen belirsiz kalıyor ve aslında önem taşımıyor. Özellikle Taş Bina öyküsünde sesler birbirine karışıyor. Belirgin, bilinen karakterler dışında kim olduğu anlaşılamayan kişiler karşımıza çıkıyor. A. kişisi var, bir kadın, hırsız bir çocuk ve arkadaşı, polisler, işkenceciler, intihar eden bir kişi, taş binanın işkence görmüş çocukları ve öyküde sesi olmayan ancak anlatılan Melek yer alıyor. Melek hem bir kadın hem de doğaüstü bir kahraman olarak öne çıkıyor.

​Taş bina dışarının, ötekinin sesini temsil ediyor. Yazar, sistem tarafından susturulmuşun ve dışlanmışın sesini duyurmaya çalışıyor. Sesin kime ait olduğu önem taşımıyor, önemli olan söylenen şeyin kendisi. Anlatıcı da sanki taş binanın kurbanlarından biri. Kitaptaki bütün öykülerde, kahramanların ruh hâllerini ve yaşadıklarını anlatmada taş bina önemli bir metafor olarak kullanılıyor. Taş bina; katılığı, aşılmazlığı, kapanmışlığı ifade eden bir mekân olmanın ötesinde toplumsal hayatın karanlık yüzünü, şiddeti, çözülmeyi, geleceğe kalacak yaraları, yıkılmışlığı, yalnızlığı, bilinci ve bilinçaltını anlatmada önemli bir işlev üstleniyor.

Erdoğan’ın taş binayı belirli bir kuruma bağlamaması da bu anlamı genişletiyor. Yazar, yapının polis karakolu, mahkeme veya tımarhane gibi farklı biçimlerde yorumlanabileceğini belirtiyor. Kendi anlatımına göre binanın oluşumunda Beyoğlu Polis Karakolu, Brezilya ve Sansaryan Han gibi farklı mekânların izleri bulunuyor. Böylece taş bina, belirli bir adresi temsil etmekten çok farklı baskı ve kapatılma deneyimlerinin birleştiği bir alana dönüşüyor.

​Mekândan azâde

​Taş Bina ve Diğerleri’nde şiddet ve işkence doğrudan değil, dolaylı yollardan hissettiriliyor. Taş bina öykülerde sadece tutukluluk hâlini, işkenceyi ve kapatılmışlığı anlatmıyor. Aynı zamanda hayatın yazılı ve yazısız kuralları olan toplumsal normları, safları, sınıfları, yani toplumsal statüleri ve kesimleri sergiliyor. Kurala uyanlar ve uymayanlar, yaşayanlar ve uzaktan seyredenler bulunuyor. Oyunun kurallarına uymayanlar, toplumsal prestijlerine bakılmaksızın beşinci kata çıkarılıyor ve kurallar bir de orada anlatılıyor.

​Özellikle Mahpus öyküsündeki kahve ve bar mekânları üzerinden sınıfsal farklılıkların anlatılması oldukça dikkat çekiyor. Buralardaki insanlar, toplumsal normların temel amacı olan sosyal kontrole bağlı kalıyor ve buna uygun davranıyor. Kahvedeki insanlar, “Bu kahvenin müşterilerinin hayatı öylesine yalın, öylesine sıradandır ki, onu anlatmaya yeltenen sözcükleri yapay, zorlama, cilalı bırakır. Zaten kimse uzun uzun kendini anlatmaz burada, anlatsa da dinleyen birini bulamaz” sözleriyle tanımlanıyor. Kahvenin karşısında ise “…müdavimlerinin dışında pek az kişinin kabul edildiği, iş bilir görevlilerin sabaha dek kapıda durup sarhoşları, olay çıkaranları taksiye bindirdiği bir bar” yer alıyor: “Bu barın gediklileri içinse karşıdaki hayatlar, günün birinde anlatmak istedikleri birer öyküdür.” Resmî olmayan yazısız normların bu mekânlardaki bireylerde nasıl vuku bulduğu gözlemlenirken yazısız normların, toplumdan dışlanmamak adına kişiler üzerinde yazılı normlardan çok daha etkili olduğu görülüyor.

Kahve ile bar arasındaki karşıtlık, insanların mekânlar aracılığıyla nasıl sınıflandırıldığını da gösteriyor. Bir mekâna ait olmak, o çevrenin davranış biçimlerini benimsemeyi ve belirli sınırlar içinde kalmayı gerektiriyor. Böylece toplumsal normlar, açıkça ilan edilmiş kuralların ötesine geçerek insanların birbirini değerlendirme biçimlerine yerleşiyor. Kitabın karakterleri de bu değerlendirmelerin sonucunda kimi zaman içeride, kimi zaman dışarıda konumlanıyor.

Kurt ile kuzu aynı ruhta

​Beşinci kat sorgu ve işkence katını temsil ederken taş bina şiddet ve esaretin ifadesi hâline geliyor. Cellat, kurban, işkenceci, itiraf, çözülme, çocuk korosu… Taş binadan çıkanların hayatları sonsuza kadar değişiyor. Çünkü acıyla, utançla, aşağılanmışlıkla doluyor ve parçalanmış bir hâle geliyorlar. Toplumsal normlara uymadığı için toplum tarafından dışlanan ve deli damgası yiyen A., taş binaya giden sokaktaki kahvenin önünde oturan adamdır. “Hangi çağdan kaldığını kestiremediğiniz bir kalıntı gibi hep oradadır, kaldırımlarda… Bulabildiğinde gazetelerin, kartonların, mukavvaların üzerine oturur. Yanı başında boş şişeler, yemek artıkları, kusmuk, idrar birikintileri görmek mümkündür…” A. dışlanmıştır ama dünyayı her şeyiyle kabul etmiştir. Çünkü taş binada işkence görmüştür. Bu nedenle de oralardan ayrılamaz. Prestij ve statü gibi kavramlar umurunda değildir.

A.’nın taş binayla kurduğu bağ, travmanın geçmişte kalmadığını gösteren en güçlü örneklerden biri. Erdoğan’ın kendi açıklamasında A.’nın bedeninde işkence izlerini bulamadığı için kendisini kestiğini ve bedeninde bir “iz” aradığını anlatması, karakterin yaşadığı deneyimi görünür kılma ihtiyacını ortaya koyuyor. Burada beden, anlatılamayan geçmişin kanıtına dönüşüyor.

Karakterlerin geçmişle sorunları metinlerin temel kaygısını oluşturuyor. Geçmişin gölgesi, yani toplumsal roller, statüler ve prestijler bugüne yansıyarak onları çevrelerine ve günlük hayata yabancılaştırıyor. Yaralar ve hastalıklar geçmişin uzantıları olarak kendilerini gösteriyor. Karakterler hem kurban hem de suçlu konumunda yer alıyor. Ne kadar kurban ve yaralıysalar kendilerini o kadar suçlu hissediyorlar.

Bu suçluluk duygusu, kitabın temel temalarından biri olan kapatılma deneyimini psikolojik bir alana taşıyor. İnsan fiziksel olarak özgürlüğüne kavuşsa bile yaşadığı olayın zihinsel etkisinden kurtulamıyor. Taş bina bu nedenle karakterlerin geride bırakamadığı bir geçmiş gibi işliyor; mekânın sınırları ortadan kalksa bile binanın etkisi karakterlerin içinde yaşamaya devam ediyor.

Hepimizin travması

​Suç rahatsızlık veren başka bir olgu olarak öne çıkıyor. Karakterlerin yara izleri gibi suç da toplumun yarası sayılıyor. Mahpusluk, suç ve şiddet gibi olgular, özellikle Taş Bina öyküsünde ele verilen-ele veren, şiddete uğrayan-şiddet gösteren, katil-kurban ikilileri ve bunların toplumsal karşılıkları üzerinde durulmasına yol açıyor.

Ölüm ise öykülerin ortak noktalarından birini oluşturuyor. Karakterler ölüme yakın duruyor, ölümü sıradanlaştırıyor ve bazen ölülerle konuşuyor. Hayata ve dünyaya dair nihilist bir yaklaşım göze çarpıyor. Taş Bina öyküsünde bu durum, “…Hem ‘dünya’ dediğin nedir ki, camda beliren bulanık bir imgeden öte! Lekeli, çok lekeli, hiçlik üzerine bir şiir…” şeklinde açıklanıyor.

Öte yandan özellikle Mahpus öyküsü de önemli ipuçları sunuyor: “Kadın olmak demek, herkesçe onaylanan bir kılığa girmek demekti. ‘Lütfen birisi beni görsün,’ diye haykırmaktı her an, görsün ve belleğinde sonsuza dek saklamak isteyeceği bir imgeye dönüştürsün. Benim kendimi bir türlü göremediğim gibi.” “Kapıcı yine gazeteyi bırakmamıştı, bodrum dairesinde tek başına oturan kadını asla hatırlamazdı, savunmasızlığın kokusunu almak en eski içgüdüdür, …” Bu öyküde kadının ezilmişliğine, yok sayılmasına ve toplumsal rolüne değinildiği gibi kadının tuttuğunu koparan yapısına, öne çıkmak yani prestij kazanmak uğruna başvurduğu yöntemlere ve fırsat bulduğunda güçsüzü ezme niyetine dair ifadeler de yer alıyor.

Kitabın tamamında göçmenlik, sürgünlük ve buna bağlı olarak yabancılaşma olgusu gözlemleniyor. Öyküleri belli bir bölgeye ya da ülkeye sıkıştırmama, olayların evrenselliğini vurgulama ihtiyacı hissediliyor. Tahta Kuşlar’da farklı ülkelerde işkence görmüş kadınlar T. şehrindeki sanatoryumda buluşuyor. Sabah Ziyaretçisi’nde ise mekân olarak göçmenlerin kaldığı bir han öne çıkıyor.

Bu coğrafi belirsizlik, anlatılan travmaların belirli bir ülkeye özgü olmadığı fikrini güçlendiriyor. Göçmenlik, sürgünlük ve işkence farklı coğrafyalarda ortaya çıksa da karakterlerin yaşadığı yabancılaşma ve aidiyet kaybı ortak bir deneyime dönüşüyor.

​Vantablack yani en kara

​Yazarın atmosferi oluştururken sıkça kullandığı karanlık imgesi; gölge, aydınlık, güneş, yıldız, gece ve gündüz gibi unsurlarla destekleniyor. Öyküler düş-gerçek, gece-gündüz ve karanlık-aydınlık zıtlıklarıyla anlatılıyor. Düşler yıldızla, dünya ise karanlıkla anılıyor. Ayrıca geçip gitmek ile içinde kalmak arasında bir ikilem yaşanıyor. Metinlerdeki en belirgin zıtlık karanlık ve aydınlık arasında kuruluyor. Karanlık imgesi büyük ölçüde bu zıtlık üzerinden aktarılıyor. Yazar; şiddeti, acıyı ve acıya neden olan kaynağı karanlıkta arıyor. Karanlığın, ışıksızlığın, gölgenin ve yıldızın sönmesinin zihnimizdeki olumsuzluğu artırmasını; şiddeti ve acıyı daha derinden hissettirmesini hedefliyor. Metinde en çok tekrar edilen ve yük bindirilen imge karanlık olarak öne çıkıyor. Karanlık; geceyi, ıssızlığı, yalnızlığı, çaresizliği, bıkkınlığı ve kabullenişi ifade ediyor.

​Hikâyelerin neredeyse tamamına karanlık hâkim oluyor. Karanlığı çağrıştıran orman, şiddeti simgeleyen uçurumlar, coşkun nehirler ve bilinçaltının derinliklerini yansıtan duvarlar, öykülerdeki taş bina metaforunu güçlendiriyor. Acı, şiddet, yaralanmışlık ve yalnızlık gibi duygular mekânla pekiştirilerek etkileyici bir anlatımla sunuluyor. Buna karşılık ışık, ışıltı, yıldız ve şafak gibi aydınlık imgeler ise genellikle zıtlık yaratmak amacıyla seyrek biçimde kullanılıyor.

Aydınlık imgelerinin seyrekliği de önem taşıyor. Işık, metinde kolay bir kurtuluş vaadi sunmuyor, karanlığın içinden kısa süreliğine görünen bir ihtimal olarak beliriyor. Tahta Kuşlar'da daha naif bir anlam taşıyan uçma arzusu, Taş Bina'da çok daha trajik bir bağlama yerleşiyor.

​Taş binalardan arta kalanlar

​Öykülerde başka yazarların da izlerine rastlanıyor. Mahpus öyküsündeki kadının böceğe dönüşmesi Kafka ve Dostoyevski’den izler taşırken Tahta Kuşlar öyküsü, Çehov’un erkek mahpusları anlattığı Sürgünde öyküsüne bir gönderme niteliği taşıyor.

Çehov bağlantısı özellikle dikkat çekici. Tahta Kuşları, Çehov’un Sürgünde adlı öyküsüne bir tür yanıt olarak kurgulanmış. Çehov’un erkek mahpusları üzerinden ele aldığı yaşama karşı tutum, Erdoğan’ın öyküsünde kadın karakterlerin deneyimleriyle yeniden yorumlanıyor. Böylece edebî bir metin başka bir metinle konuşurken cinsiyet, sürgün ve hayata tutunma meseleleri de yeniden ele alınıyor.

Taş Bina öyküsünde sıkça tekrarlanan “Gün doğmadan üç kez ele vereceksin beni” cümlesi, Matta İncili’ndeki İsa’nın Petrus’a söylediği “Bu gece horoz ötmeden beni üç kez inkâr edeceksin” ifadesini çağrıştırıyor. Kafka’dan Çehov’a, Dostoyevski’den İncil anlatısına uzanan bu metinlerarasılık, kitabın bireysel hikâyelerini daha geniş bir edebî ve kültürel alana yerleştiriyor.

Yazarın bu kitabı yazma sürecindeki sıkıntısı sonsöz bölümünde aktarılıyor. Yazar hem anlattıklarından hem de anlatış biçiminden memnun olmadığını, çağrılmadan kendi hikâyesine girdiğini belirtiyor. Aslı Erdoğan olarak konuştuğu tek yer ise epilog bölümü oluyor.

Bu nokta, kitabın yazarı ile anlatıcısı arasındaki ilişkinin de önemini artırıyor. Öyküler boyunca sesini geri planda tutan yazar, epilogda kendi konumunu görünür hâle getiriyor. Böylece taş bina ile yazma eylemi arasındaki bağ açığa çıkıyor. Taş Bina ve Diğerleri, bir okur olmanın ötesinde okura ortak bir deneyimi paylaşma imkânı sunuyor.

Okur, karakterlerin yaşadığı şiddetin doğrudan tanığı olmaktan çok, onların geride bıraktığı izlerin peşinden gidiyor. Seslerin birbirine karışması, mekânların gerçeklikle düş arasında değişmesi ve anlatıcının giderek anonimleşmesi de bu ortaklığı güçlendiriyor. Kitabın sonunda taş bina, belirli bir adres olmaktan çıkarak geçmişin, suçluluğun, dışlanmanın ve hatırlamanın zihinsel bir mekânına dönüşüyor. Taş Bina ve Diğerleri, okuru dışarıdan bakan bir konumda bırakmıyor. Duvarların ardında yaşananları anlatırken bir yandan da o duvarların insanın içinde nasıl varlığını sürdürdüğünü gösteriyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...