15 Kasım 2025

Paletin sahibi: Mihri Müşfik Hanım

Yazı dizimizin ilk durağında, yaşamının derinliklerindeki gizemi günümüze dek koruyan ve her detayı keşfedilmeyi bekleyen bir miras olan Mihri Müşfik Hanım'ın çarpıcı hikâyesini odağımıza alıyoruz.

Tarih, bazen bazı ruhları kendi kalıplarına sığdıramaz. Onlar ne sadece doğdukları çağa aittirler ne de sadece geldikleri topraklara. Onlar; sınırları, kuralları ve beklentileri fırçalarının darbesiyle aşan, zamansız ve evrensel ruhlardır. Bu yazımızın odağındaki sanatçı, 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun alacakaranlığında doğup, modern Türkiye’nin ve Amerikan rüyasının eşiğinde yaşamını yitirmiş, kaderin cilvesiyle yoğrulmuş böyle bir kontesti, bir ressamdı.

Onun hayat hikâyesi, saray tavanlarından sarkan altın işlemeli avizelerin ışıltısıyla başlar, Roma’nın dumanlı atölyelerinde keskinleşir ve New York’un beton ormanlarında bir bilinmezliğe karışır. Bu, asil bir kadının ismi sanata adanmış, cesur ama hüzünlü bir sürgün destanının da adıdır:

Mihri Müşfik Hanım

Mihri Hanım, 1886 yılında İstanbul’da, Kontes Mihrişah Akba adıyla, İmparatorluğun en köklü ve eğitimli ailelerinden birinin kızı olarak dünyaya geldi. Babası, II. Abdülhamid’in saray hekimi, Dr. Ahmed Rasim Paşa idi. O dönemin İstanbul’unda, bir kız çocuğunun kaderi genellikle nakış iğnesi, piyano tuşları ve müstakbel bir evlilik üçgeninde çizilirdi. Mihri’nin kaderiyse, fildişi kulede örülen bu geleneksel ağı yırtıp atacaktı.

Mihri, küçük yaşta kâğıt üzerindeki dünyayı yakalama arzusuna karşı koyamadı. Fırçası, ona ait olan bir dil, bir kaçış kapısıydı. Sanat sevdalısı babası, onun bu yeteneğini fark ettiğinde, bir mürebbiye aracılığıyla özel resim dersleri almasını sağladı. Fakat Mihri’nin hırsı, İstanbul’un mütevazı dersliklerine sığmayacak kadar büyüktü. O, Avrupa’nın can damarını, Rönesans’ın doğduğu toprakları görmek istiyordu.

Genç yaşında ailesine karşı çıkarak, bir Osmanlı soylusunun o dönemde yapabileceği en radikal şeylerden birini yaptı: Sanat eğitimi için İtalya’ya gitti. Bu karar, sadece coğrafi bir yer değiştirme değildi; bir zihniyet devrimiydi. Roma’nın kadim sokaklarında, Floransa’nın ışığında, fırçasını oryantalist sınırlandırmalardan arındırdı. Batı’nın modern tekniklerini öğrenirken, portre sanatına olan derin tutkusunu keşfetti. Portre, onun için sadece bir yüzü değil, o yüzün ardındaki ruhsal fırtınayı yakalama girişimiydi.

Bu sürgün yıllarında, İtalyan müzisyen Müşfik Selami Bey ile tanışıp evlendi. O artık, sadece Kontes Mihrişah değil, Mihri Müşfik Hanım’dı. Bu yeni ad, onun modern bir kimliği ve sanatına olan evrensel bağlılığını simgeliyordu.

Bir devrin portre sanatçısı

1914 yılında, Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesi üzerindeyken, Mihri Hanım İstanbul’a döndü. Ancak, o artık sadece bir ressam değil, bir misyonerdi. Yanında getirdiği sadece tüllerin ve ipeklerin değil, Avrupa’nın özgür sanat rüzgârıydı.

İstanbul’daki ilk büyük eylemi, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin (Kızlar Güzel Sanatlar Okulu) kurulmasına öncülük etmek ve onun ilk kadın müdiresi olmaktı. Bu, Osmanlı’nın son döneminde kadınlara atılan en büyük sanatsal adımlardan biriydi. Mihri Hanım, sadece ders vermekle kalmadı; öğrencilerini teşvik ederek, toplum içinde görünür olmaya ve sanatlarını korkusuzca icra etmeye cesaretlendirdi. O, Türkiye’deki ilk kadın ressam kuşağının manevi annesiydi.

Ancak Mihri Hanım’ın en büyük alametifarikası, portrelerindeki dâhice gerçekçilikti. Fırçası, adeta bir psikolog neşteri gibi, resmettiği kişinin karakterinin derinliklerine inerdi.

Cumhuriyet’in kuruluşu sırasında, Mihri Hanım’ın fırçası, devrimin en önemli tanığı oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat atölyesine gelerek poz vermesi, onun sanatsal otoritesini tescilledi. Mihri’nin çizdiği Atatürk portreleri, bir liderin kararlılığını, yorgunluğunu ve dehasını aynı anda yansıtıyordu.

Sanatının uluslararası arenadaki gücü ise Papa XV. Benedictus’un portresini yapmasıyla zirveye ulaştı. Bir Osmanlı kadınının, Katolik Kilisesi’nin başının portresini yapması, o dönemin dünya kamuoyu için şaşkınlık verici ve hayranlık uyandırıcı bir olaydı. Bu, onun sanatının hiçbir sınıra, dine ya da milliyete ait olmadığının en büyük kanıtıydı.

İtalya’nın ünlü şairi Gabriele D'Annunzio ile olan çalkantılı dostluğu ve onunla yaşadığı Fiume macerası, Mihri Hanım’ın hayatına dedikodu ve romantizmin katmanlarını ekledi. Sanat ve siyasetin iç içe geçtiği bu dönem, onun hayatını daha da efsanevi kıldı.

New York'un gölgeleri

Hayatının bu görkemli dönemi, 1920'lerin sonlarına doğru hüzünlü bir göçle kesintiye uğradı. Neden Türkiye'den ayrıldığı hâlâ bir muamma: Kimileri, Cumhuriyet'in resmî sanat anlayışıyla uyuşmazlığını öne sürer; kimileri ise bitmek bilmeyen sanatsal arayışının onu daha büyük ufuklara çektiğini. Mihri Hanım, yirmi yıllık başarıyı geride bırakarak, bu kez Amerika Birleşik Devletleri’ne doğru yola çıktı.

New York’ta, Wall Street’in gölgesinde, Mihri Hanım âdeta yeniden doğmak zorunda kaldı. Bir Osmanlı kontesi ve devrimci ressam, artık göçmen bir sanatçıydı. Yine de ruhundaki savaşçıyı kaybetmedi. New York’ta sergiler açtı, sanat çevrelerinde kendine bir yer edinmeye çalıştı. Hatta ünlü Hırvat heykeltıraş Ivan Meštrović’in yanında asistanlık yaparak, sanatın en zorlu şartlarına bile boyun eğmeyeceğini gösterdi.

Ancak Amerika, ona Avrupa'nın ya da İstanbul'un şöhretini getiremedi. Yaş ilerledikçe, sanatı modern akımların gerisinde kaldı. Mihri Müşfik Hanım, fırçası ve anılarıyla baş başa, New York'un devasa, ilgisiz kalabalığı içinde erimeye başladı.

Onun ölümü, hayatının en trajik, en sarsıcı perdesi oldu. Uzun yıllar boyunca kesin ölüm tarihi bile bilinmedi. Rivayetler, onun 1954 yılında, New York'ta, yoksulluk ve yalnızlık içinde vefat ettiğini söylüyordu. Bir zamanlar sarayların kapılarını açan, Papaların, Paşaların portrelerini yapan o görkemli fırça, son nefesinde sahibine ne resmetti, bilemiyoruz.

Mihri Müşfik Hanım'ın hikâyesi, sadece bir sanatçının biyografisi değil; bir ideal uğruna verilen mücadelenin, gelenek ve modernlik arasındaki sıkışmışlığın ve uluslararası bir dehanın dramatik sonunun destanıydı. O, yaşadığı her yerde bir iz bırakmış, ancak hiçbir yere tam olarak ait olamamış asil ve asi bir ruhtu. Onun portreleri zamana direniyor, ancak kendisi, tıpkı efsanevi bir yıldız gibi, gökyüzünde kaybolup gitmişti. Bize kalan, onun cesareti, sanatı ve daima merak uyandıran meçhul vedasıydı.

Kaynakça

İnay Erten. “Mihri Müşfik: Tarihin Gizlediği Bir Kadın Portresi”. Remzi Kitabevi, 2015.

Taha Toros. “İlk Kadın Ressamlarımız ve Mihri Müşfik”. Akbank Yayınları, 1990.

Sezer Tansuğ. “Çağdaş Türk Sanatı”. Remzi Kitabevi, 1986.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...