Miras: Galata Kulesi
Roma’nın ihtişamından Cumhuriyet’in şafağına; imparatorlukları deviren fırtınalara ve efsanelere kanat açan rüyalara hep aynı zirveden bakıldı. İstanbul’un 1500 yıllık tarihine, şehrin en sadık şahidi Galata Kulesi’nin gözünden tanıklık etmeye hazır mısınız?
Büyük Justinianus dönemi Konstantinopolis’i... Arap çöllerinden yükselecek o kadim ses henüz gök kubbede yankılanmamış, Türkler kendi adlarıyla anılacak bir devleti dünyaya henüz duyurmamış... Tarih, büyük bir fırtınadan önceki o derin sessizliğin içinde nefes alıyor. İmparator ise bu sessizliği, Roma’nın eski görkemini yeniden canlandırarak bozmak istiyordu. Takvimlerden 528 yılı düştüğünde, kaderin ezeli ve ebedî satırları tarihin sayfalarına nakşedilmeye devam ederken, Galata’nın ıssız sırtlarında temeli yirmi yıl önce atılan bir yapı yükseliyordu; sanki gelecek olan her şeye yukarıdan bakmak istercesine:
Megalos Pyrgos
O dönemde Galata, sadece incir ağaçlarının ve balıkçı kulübelerinin olduğu sessiz bir kıyıydı. Ancak stratejik önemi büyüktü. Bizans İmparatoru I. Anastasius, Haliç’in karşı yakasındaki "Sykai" (İncirlik) adı verilen bu bölgenin boğaz güvenliği için kilit bir rol oynadığının farkındaydı. I. Anastasius döneminde yapımına başlanan ve Büyük Justinianus döneminde yapımı tamamlanan Galata Kulesi’nin ilk hâli bugünkü ihtişamından oldukça uzaktı. Konum olarak bugünkü kulenin bulunduğu tepede değil, yaklaşık 500 metre daha güneyde bugünkü Karaköy Yeraltı Camii’nin bulunduğu bölgeye yakın bir noktadan yükselen bu kadim yapı, süsten ve gösterişten bütünüyle uzaktı. Sadece işlevselliğin hüküm sürdüğü bu ilk tasarımın, silindirik veya çokgen tabanlı bir mimariyle gökyüzüne uzandığı tahmin ediliyor. Dönemin neredeyse tüm savunma yapılarında da tercih edilen ahşap ağırlıklı bir malzemeyle yapılan kulenin ilk ismi Megalos Pyrgos (Büyük Kule)’ydi. O dönemde kentsel bir anıttan ziyade Haliç’in girişini kontrol etmek ve şehri koruyan devasa zincirin bir ucunu sabitlemek amacıyla tasarlanmış bir uç karakol niteliğindeydi. Şehrin tarihine ilk çentiğini atan bu ahşap kule, Galata’nın kalbinde yüzyıllar boyu sürecek olan o nöbetin sessiz ve ilk şahidiydi.
Büyük Justinianus tarih sayfalarında adı "Uykusuz İmparator" olarak anılır; zira o, Roma’nın sönmeye yüz tutmuş kadim görkemini küllerinden yeniden yaratmak uğruna, uykuyu gözlerine haram kılmış bir iradeye sahipti. Fakat uykudan sakındığı gözleri 532’de gerçekleşen tarihin en kanlı sivil isyanlarından biriyle şehrin yerle bir olduğuna şahitlik edecekti:
Nika Ayaklanması
532 yılının Ocak ayında Megalos Pyrgos’un yüksek tepesinden bakıldığında, Konstantinopolis’in üzerine buz gibi bir sisle çökmüştü. Ancak şehre ismini veren I. Konstantin’in armağanı olan Hipodrom’un devasa duvarları arasında yükselen uğultu, soğuğu bile eritecek kadar sıcaktı. "Uykusuz İmparator" Justinianus, locasında her zamanki vakur duruşuyla oturuyor, lakin gözlerindeki yorgunluk çizgileri, yaklaşan fırtınanın gölgesini taşıyordu.
Megalos Pyrgos dışarıdan gelecek bir tehdide karşı hazır beklerken, tehdit şehrin içinden yükselmişti. Yıllardır süregelen ağır vergiler, yolsuzluk iddiaları ve halkın üzerindeki baskı, o gün Hipodrom’un kumlu zemininde birleşti. Maviler (aristokratlar ve büyük toprak sahipleri) ve Yeşiller (ticaret ve zanaatla uğraşan kesim); birbirine kanlı bıçaklı olan bu iki dev hizip, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde tek bir ağızdan haykırmaya başladı: "Nika!", yani "Zafer!"
Bu kelime, bir yarış tezahüratından ziyade, sarayın temellerini sarsan bir savaş çığlığıydı.
Kule, o günlerde boğazın serin rüzgârlarını selamlarken, karşı kıyı bir cehennem tasvirine dönüştü. İsyancılar hapishaneleri boşaltıyor, vergi kayıtlarının tutulduğu binaları ateşe veriyordu. İlk Ayasofya’nın ahşap çatısı alevler içinde çökerken, Justinianus sarayının pencerelerinden, yeniden kurmayı düşlediği Roma’nın küle dönüşünü izliyordu. İmparator, hayatında ilk kez korkuyu hissetti; gemiler hazırlanmış, kaçış planları yapılmıştı.
Tam o sırada, tarihin akışını değiştiren o meşhur ses yükseldi. İmparatoriçe Theodora, geri çekilmeye hazırlanan konseyin ortasında dimdik durarak Justinianus’un gözlerinin içine baktı: "Erguvan rengi imparatorluk pelerini, en güzel kefendir," dedi. Bu cümle, uykusuz imparatorun damarlarındaki Roma kanını yeniden ateşledi. Justinianus’un sadık generali Belisarius, gizlice Hipodrom’un kapılarına dayandı. İçeride halk, yeni bir imparatora taç giydirmek üzere toplanmıştı. Kapılar zincirlendi ve o gün, Hipodrom’un mermer basamakları 30.000 insanın kanıyla yıkandı. İsyan bastırılmıştı; ancak Konstantinopolis artık bir harabeydi.
Justinianus ise o gece yine uyumadı. Fakat bu kez kederden değil, küllerin arasından yükselecek olan dünyanın en büyük mabedini, bugünkü Ayasofya’yı zihninde inşa etmek için. Ayasofya 5 yıl 10 ay gibi o dönem için rekor bir sürede tamamlandı ve 27 Aralık 537'de ibadete açıldı. Ayasofya’nın devasa kubbesi gökyüzüne bir mühür gibi vurulduğunda, Justinianus "Seni yendim Süleyman!" diye haykırarak mağrur bir zaferin zirvesindeydi. Şimdi Kule’nin karşısında artık sadece bir şehir değil, bir imparatorluk simgesi duruyordu. Galata’nın sırtlarındaki Megalos Pyrgos, o günlerde karşısında parıldayan bu altın şehri, tarihin en görkemli tablosu olarak izlerken Haliç’in suları, yeniden inşa edilen başkentin ışıklarını yansıtıyor; kule, insan elinin ulaştığı bu devasa gururu selamlıyordu.
Ancak tarih, bazen yüksek zirvelerin hemen ardına derin uçurumlar gizler:
Justinianus Vebası
Nika Ayaklanması’nın üzerinden dokuz yıl geçmişken şehrin limanlarına yanaşan tahıl gemileri, bu kez sadece Mısır’ın bereketini değil, ambarlarındaki farelerin tüyleri arasında saklanan "kara ölümü" de beraberinde getirmişti. Görünmez bir düşman, surların üzerinden sessizce süzülüp Konstantinopolis’in damarlarına sızdı. Tarihin "Justinianus Vebası" adıyla kaydedeceği o büyük karanlık, şehri kesif bir duman gibi sararken; Kule’nin şahitlik edeceği manzara, bu kez alevlerden daha korkunç bir renge büründü.
Dokuz yıl önce Konstantinopolis halkının "Nika!" diye haykırışını duyan kule; şimdi sokaklardan sadece mezar kazıcıların arabalarından gelen tekerlek sesleri ve kubbesine kadar yükselen bitmek bilmez iniltileri dinliyordu. Bir zamanlar bayram yeri olan meydanlar, ceset yığınlarının toplandığı açık hava mezarlıklarına dönüşmüştü. Öyle ki, dolup taşan mezarlıklar yüzünden ölüler, ya denize dökülüyor ya da sahil boyunca yükselen savunma kulelerinin içlerine dolduruluyordu.
İmparatorluğun "Uykusuz" sahibi Justinianus da bu görünmez elin pençesine düştüğünde, sarayda derin bir korku hüküm sürüyordu. Megalos Pyrgos karşı kıyıdaki bu devasa can çekişmeyi izlerken, insanlığın taştan ve mermerden kurduğu o muazzam kudretinin, küçücük bir mikrop karşısında nasıl çaresizce diz çöktüğüne tanıklık ediyordu. Şehrin üzerinde uçan kuzgunlar, artık görkemli kilise çanlarından daha gürültülüydü.
Veba çekilirken nüfusun yarısını da beraberinde götürmüştü. Konstantinopolis artık eski görkeminin arkasında kalan solgun bir gölge gibiydi. "Uykusuz İmparator" Justinianus hastalıktan sağ kurtulsa da, Megalos Pyrgos'un tepesinden izlediği o eski Roma görkemi artık yorgun ve kırılmıştı. Akdeniz’i bir Roma gölü yapma hayali, boşalan hazine ve ıssızlaşan sokaklarla birlikte tarihin derinliklerine gömüldü. İmparator 565 yılında öldüğünde, kule bu kez bir devrin kapanışına tanıklık ediyordu.
Veba sonrası Konstantinopolis, eski askerî gücünü kaybetti. Kule bu dönemde stratejik önemini korusa da, imparatorluğun içine düştüğü ekonomik darboğaz nedeniyle yapısal olarak zayıfladı. Justinianus’un gururla yükselttiği o ahşap ağırlıklı gövde, zamanla bakımsızlıktan ve küçük çaplı yangınlardan zarar görmeye başladı. İmparatorluk sınırlarını koruma derdine düşerken, sadık nöbetçisini onaracak takati kendinde bulamadı. Megalos Pyrgos, yıkılan bir hayalin karşı kıyısında, nöbeti devralacak kimsesi kalmamış bir asker gibi artık tek başınaydı.
İslam orduları 8. ve 9. yüzyıllarda Konstantinopolis’i kuşatırken Kule, Haliç’e çekilen devasa zincirin kuzey ucunu tuttuğu için stratejik bir hedefti. Bu dönemde defalarca kez saldırıya uğradı ve tekrar tekrar onarıldı. Fakat asıl yıkım 1204 yılında haç taşıyan ellerden geldi. IV. Haçlı Seferi sırasında şehri istila eden Latinler, Haliç’e girebilmek için önce Kule’yi ele geçirip yaktılar. Justinianus’un "Megalos Pyrgos"u bu saldırıyla ağır hasar alarak büyük ölçüde kullanılamaz hâle geldi.
Latin istilasından sonra harabeye dönen Megalos Pyrgos, tam 144 yıl boyunca yıkılmış ahşap gövdesiyle Haliç’in rüzgârını bir kılıç gibi kesen iskelet olarak bekledi. Ancak 1348 yılında bu sessizlik, Cenevizlilerin çekiç sesleriyle bozuldu. Bizans’ın sönen yıldızının altında Galata’ya yerleşen Cenevizliler’in avuçlarından bu kez taştan bir anka kuşu yükselecekti:
Christea Turris
Bugün İtalya sınırları içinde yer alan Cenova o yıllarda ayrı bir şehir devletiydi. Buradan çıkagelen Cenevizliler, kaderlerini Akdeniz’in hırçın dalgalarına ve ticaretin kazanç vadeden rüzgârına emanet etmiş denizci bir halktı. Onlar için ufuk çizgisi aşılması gereken bir sınır değil, yeni bir dünyanın ve sonsuz bir servetin başlangıcıydı. Bu tutkuyla gözlerini Doğu’ya diktiklerinde, Karadeniz’in kapılarını aralayan ve kıtaları birbirine bağlayan Konstantinopolis’in büyüsüne kapılmaları uzun sürmedi.
1261 yılında Bizans İmparatorluğu’nun zayıflamasını fırsat bilerek bu bölgede hâkimiyetlerini pekiştirmek istediler. Barışçıl bir çözüm yolu gözeterek Bizans’ın en zor döneminde, kılıçları ve gemileriyle sundukları askerî sadakat, onlara tarihin en değerli anahtarlarından birini teslim etti. Bu hayati desteğin bir nişanesi olarak, bugün Beyoğlu’nun ruhunu oluşturan, Haliç’in kuzey yamaçlarındaki Pera (Galata) bölgesini sur inşa etmemeleri şartıyla kendilerine yurt edinmelerine 1267 yılında izin verildi. Haliç’in bir tarafı Bizans’ın görkemli sarayları ve kutsal mabetlerinin ihtişamıyla parlarken, diğer tarafı Cenevizlilerin hırslı tüccarları, limana yanaşan kadırgaların tükenmesi mümkün olmayan yankılarıyla yükselen bir koloniye dönüştü.
1303 - 1304 yıllarına gelindiğinde Cenevizliler gizli tahkimatlara başladılar. Yerleşim izni verilen bölgelerin dışında kalan arazileri satın alarak buralara kule evler ve hendekler inşa ederek bir savunma hattı oluşturmayı amaçladılar. Bugün kuleden Şişhane’ye doğru inen "Büyük Hendek" ve "Küçük Hendek" caddeleri, adlarını bir zamanlar kulenin ve surların önünde uzanan derin savunma hendeklerinden alır.
1348 yılına gelinceye dek Cenevizliler, Bizans’ın iç karışıklıkları ve beraberinde gelen zayıflığını fırsat bilerek Pera bölgesini gizlice surlarla çevrelemeye ve bu surun en yüksek noktasına, hem şehri gözetlemek hem de olası saldırılara karşı bir savunmak amacıyla surların birleştiği köşeye stratejik bir kule inşa ettiler. Surlar kuleye bağlanıyor ve kulenin önünde, savunmayı güçlendiren yarım daire şeklinde bir hisarpeçe (küçük kale duvarı) bulunuyordu. Bugün bildiğimiz o ikonik sivri konik çatı başlangıçta yoktu. Kule, Orta Çağ kalelerinde gördüğümüz gibi tepesi düz, etrafı mazgallı (dişli) duvarlarla çevrili bir teras şeklindeydi. Askerler bu dişlerin arkasına saklanarak ok atabiliyordu. Alt katlarda güvenlik nedeniyle neredeyse hiç pencere yoktu. Üst katlardaki pencereler ise bugünkünden çok daha dardı. Kulenin ilk hâli bugünkünden yaklaşık 10-15 metre daha alçaktı.
1349 yılında Bizans ile yaşanan ticari gerilimlerin savaşa dönüştüğü fırtınalı günlerde, kule bir yıl gibi kısa bir sürede tamamlanarak tam teşekküllü bir savunma burcuna dönüştü. Kulenin tepesinde, gemicilerin uzaktan görebileceği devasa bir haç bulunduğu rivayet edilir. Bu yüzden Cenevizliler ona dini bir anlam da yüklemişlerdi. Bu yüzden kuleye Christea Turris (İsa Kulesi) ismini verildi.
Fakat 100 yıl sonra, tarihin akışı Haliç’in sularıyla birlikte yön değiştirdi:
1453
Kule, 21-22 Nisan 1453 gecesi tarihin en inanılmaz olaylarından birine en ön sıradan şahitlik etti. Osmanlı gemileri, Galata surlarının hemen arkasındaki sırtlardan (bugünkü Tophane-Kasımpaşa hattı) Haliç’e indirilirken, kuledeki Cenevizli gözcüler bu devasa operasyonu dehşetle izlediler. Surların dibinden geçen gemilerin gürültüsünü duymuş olsalar da, tarafsızlıklarını bozmamak adına saldırıda bulunamadılar.
Olmaz denilen olmuştu… Yapılamaz denilen yapılmıştı… Konstantinopolis’in surları genç Sultan Mehmed’in toplarıyla sarsılıyordu. Christea Turris ve çevresindeki Pera (Galata bölgesi), kuşatmanın en stratejik ve gerilimli noktalarından biriydi. Cenevizliler, kuşatma boyunca iki tarafı da idare etmeye çalışan riskli bir siyaset izlemişlerdi. Kâğıt üzerinde tarafsız olduklarını ilan etseler de kulenin tepesinden Haliç’teki hareketliliği izleyip Bizans’a gizlice bilgi ve lojistik destek sağladılar. Ancak Sultan Mehmed’in gazabından korktukları için Osmanlı ordugahına da heyetler göndererek sadakat mesajları vermeyi de ihmal etmediler. Cenevizliler her zamanki gibi kendilerinden yanaydılar. Sultan Mehmed her şeyin farkındaydı. Kuşatmadan fethe kadar Cenevizliler’e güvenilemeyeceğini çok iyi biliyordu.
29 Mayıs 1453’te şehir düştüğünde, Galata’daki Cenevizliler direnişin anlamsız olduğunu anladılar. Galata Kulesi ve çevresi savaşarak değil, teslim protokolüyle Osmanlı’ya geçti. 1 Haziran 1453’te Galata’nın anahtarları Sultan Mehmed’e teslim edildi. Cenevizlilere mülkiyet haklarını koruma ve inanç özgürlüğü sözü veren ünlü "Galata Ahitnamesi"ni imzaladı. Kulenin tepesindeki büyük haç indirildi. Sultan Mehmed, Galata'nın bir daha kendisine karşı bir direnç noktası olmasını istemiyordu. Bu yüzden kulenin en üst kısmındaki tahkimatları ve bölgedeki bazı dış surları yıktırdı. Ancak kuleyi tamamen yok etmek yerine, onu şehrin gözlem noktası olarak korumaya karar verdi.
Kulenin artık yeni bir ismi vardı:
Kulle-i Cedîde
Sultan Mehmed döneminde Haliç’in ve Boğaz’ın girişini kontrol eden en yüksek nokta olduğu için "Baş Hisar" veya "Kulle-i Cedide" (Yeni Kule) ismiyle Osmanlı kayıtlarına geçti ve askerî bir gözetleme noktası olarak kullanılmaya devam etti. 1509 yılında yaşanan ve "Küçük Kıyamet" olarak adlandırılan devasa İstanbul depremi, kulenin bedeninde derin yaralar açtı. Dönemin ünlü mimarı Hayreddin, kulenin hasar gören kısımlarını onarırken, aslında ona bugün bildiğimiz o vakur duruşunun temellerini da atıyordu.
16. yüzyıla damgasını vuran Kanuni Sultan Süleyman döneminde kule, karanlık ve nemli bir çehreye büründü. Kasımpaşa Tersanesi’nde çalıştırılan savaş esirlerinin tutulduğu bir zindan oldu. Duvarları, Akdeniz’in uzak kıyılarından getirilmiş denizcilerin memleket hasretiyle söyledikleri şarkıları yankıladı. Ancak kule, bu kasvetli kaderi uzun süre taşımayacaktı. III. Murad döneminde, gökyüzünün sırlarını çözmek isteyen astronom Takiyüddin, kuleyi bir rasathaneye dönüştürdü. Artık kule, acı çeken mahkûmların değil, yıldızların ve gezegenlerin eviydi. Ne var ki, bu bilimsel serüven de dönemin bağnaz çekişmeleriyle son bulacak ve kule yeniden yalnızlığına terk edilecekti.
17. yüzyılın ortalarında İstanbul, efsane ile gerçeğin birbirine karıştığı o meşhur sabahlardan birine uyandı. Evliya Çelebi’nin satırlarında ölümsüzleşen bu sahnede; Hezarfen Ahmed Çelebi, insan iradesinin prangalarını kırmak ve kadim uçma tutkusunu ete kemiğe büründürmek için Kulle-i Cedîde’nin zirvesindeydi. 1632 yılının o hırçın lodosunda, kartal kanatlarını andıran devasa düzeneğiyle kendini boşluğun kucağına bıraktı. Galata’nın dar sokaklarında toplanan halkın hayret dolu nifasları arasında, Boğaz’ın serin sularını bir kuş hafifliğiyle aşarak Üsküdar’daki Doğancılar Meydanı’na süzüldü. Kimilerine göre tarihin ilk kıtalararası uçuşu, kimilerine göre ise Evliya’nın hayal gücünün bir tezahürü olan bu hadise; bugün hâlâ tarihçilerin kürsülerini ikiye bölen büyüleyici bir muamma olmayı sürdürüyor.
Çoğunlukla gözden kaçırılan ve gerçeğe daha yakın ve dönemin gravürlerine yansıyan başka bir hadise ise aynı yıllarda gerçekleşen Lâgarî Hasan Çelebi’nin IV. Murad’ın huzurunda sirk gösterilerindeki tasarıma benzeyen bir fişeğe binerek, yardımcılarının fişeği ateşlemesiyle birlikte havaya yükselmesi ve sonrasında büyük fişeğinin barutu bitince ellerindeki kartal kanatlarını açıp Sinan Paşa Köşkü önünde denize indikten sonra yüzerek Padişah'ın huzuruna gelmesidir. Evliya Çelebi bu hadiseyi şu şekilde anlatır: “Murad Hân'ın Kaya Sultân isimli kızı dünyaya geldiği gece akika kurbanı şenliği oldu. Bu Lâgarî Hasan, elli okka barut macunundan yedi kollu bir fişek îcad eyledi. Sarayburnu'nda Hünkâr huzurunda fişenge bindi ve şâkirtleri (yardımcıları) fitili ateşlediler. Lâgarî, "Padişah'ım, seni Hüdâ'ya ısmarladım. İsa Nebî ile konuşmağa gidiyorum." diyerek semaya fırladı. Yanında olan diğer fişekleri ateşleyip rûy-u deryâyı çırağan eyledi. Fişengi kebirinin barutu kalmayınca zemine doğru inerken kartal kanatlarını açarak Sinan Paşa Köşkü önünde deryaya indi ve Padişah'ın huzuruna geldi. Zemini bûs ederek, "Padişah'ım, İsa Nebî sana selam söyledi." diyerek şakaya başladı. Bir kese akçe ihsân olunup 70 akçe ile sipahi yazıldı.”
Evliyâ Çelebi’nin tasvirleri üzerine yapılan modern hesaplamalar, bu çılgınca girişimin fizik kuralları dahilinde mümkün olabileceğini fısıldıyor. Rivayete göre Lâgarî, ilkel bir roket düzeneğiyle ateşin üzerinde yükselmiş ve yaklaşık 250 metrelik bir irtifaya ulaşarak İstanbul semalarını aydınlatmıştı. Metindeki “yanında olan diğer fişekleri ateşlediğinde denizin yüzü aydınlandı” ifadesi, onun havada yakıt değiştirerek yönünü tayin ettiğine dair dahiyane bir ipucu sunar. İniş anında ise sırtındaki kartal kanatları ise hayatını kurtaran ilkel bir paraşüt vazifesi görerek onu Boğaz’ın serin sularına güvenle inmesini sağlamıştı.
18. yüzyıl, Kulle-i Cedide için ateşten bir imtihana dönüştü. İstanbul’un o dönemki ahşap mimarisi, şehri bir yangın havuzuna çeviriyordu. Kule, 1717’den itibaren bir "yangın gözlemevi" olarak kullanılmaya başlandı. Tepesindeki "köşklü" denilen gözcüler, şehrin semalarında yükselen en ufak bir dumanı gördüklerinde davullarla şehri ayağa kaldırıyorlardı. Ancak trajik bir ironiyle, kule bizzat kendi koruduğu o ateşin kurbanı oldu. 1794 yılındaki büyük yangında kulenin üst katları, külahı ve ahşap merdivenleri tamamen yandı. Kule, bir süre tepesi açık, yaralı bir dev gibi şehri izledi.
1831 yılında Kulle-i Cedide bir kez daha yandı. Bu seferki yıkım o kadar büyüktü ki, kuleyi tamamen kaybetme riski doğmuştu. Ancak Sultan II. Mahmut, kuleyi bugünkü görkemli görünümüne kavuşturacak olan o büyük onarımı başlattı. Kulenin tepesine, bugün fotoğrafları süsleyen o ikonik konik külah ve pencereli kat eklendi. Yapılan bu onarımla kule, askerî bir burçtan ziyade, şehrin estetik bir parçası hâline geldi. Fransız mühendislerin ve Osmanlı mimarlarının el birliğiyle kule, Avrupaî bir zarafet kazandı.
Ancak doğa kuleyi sınamaktan vazgeçmedi. 1875 yılında çıkan şiddetli bir fırtına, II. Mahmut döneminde yapılan o meşhur konik külahı uçurdu. Kule, neredeyse bir asır boyunca o şapkasız, düz bir tepeyle İstanbul’u selamladı. Bu hâliyle kule, daha çok bir kaleyi andırıyordu.
Asırlar boyu rüzgârla dövülen, ateşle sınanan Kulle-i Cedîde, her daim İstanbul silüetinin sarsılmaz bir abidesi olarak yükselmişti. Fakat 1918 yılı, kulenin taş hafızasına en karanlık sayfayı kazıdı. Zamanın dindiremediği asaleti, ilk kez hürriyetine vurulan bu zincirle sarsılmıştı:
İşgal dönemi
I. Dünya Savaşı'nın ardından, 13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul önlerine demirlemesiyle başlayan işgal yılları, Galata Kulesi için de tarihinin en karanlık ve sessiz dönemlerinden biri oldu. Kule, konumu itibarıyla İstanbul'un en stratejik noktalarından biri olduğu için işgal kuvvetleri, özellikle de İngiliz birlikleri tarafından derhâl bir askerî gözetleme ve iletişim istasyonu hâline getirildi. Kulenin o güne dek yangınları gözleyen huzurlu tepesine, Boğaz ve Haliç trafiğini denetlemek için güçlü projektörler yerleştirildi. Gece karanlığında bu projektörlerin soğuk ışığı İstanbul sokaklarını tarıyor, olası bir direnişe karşı şehirdeki her türlü hareketliliği kontrol altında tutmaya çalışıyordu.
Ancak kule, aynı zamanda bir umudun da tanığıydı. Milli Mücadele için Anadolu'ya silah ve mühimmat kaçıran gizli Türk istihbarat gruplarından olan Mim Mim Grubu, İngiliz projektörlerinin kulenin tepesinden denizi taradığı o kısa karanlık anları hesaplayarak teknelerini Haliç'ten kaçırıyorlardı.
6 Ekim 1923’te Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk ordusu İstanbul’a girdiğinde, Galata Kulesi en mutlu anlarından birini yaşadı. İşgalcilerin çekilmesiyle birlikte kuledeki yabancı tesisatlar söküldü ve kule yeniden asıl sahibi olan halkına, İstanbul’un o eşsiz silüetine geri döndü:
Galata Kulesi
İşgalin ardından kule, Gazi Mustafa Kemal önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme sancılarına ve coşkusuna tanıklık etti. 1920’li ve 30’lu yıllarda kule, artık askerî bir burç olmaktan çok, şehrin hafızasını tutan bir deniz feneri gibiydi. Boğaz’ın girişini ve limanı izleyen kule, limandaki yelkenlilerin yerini yavaş yavaş dev buharlı gemilere bırakışını izledi. Ancak bu dönemde kule yorgundu; yüzyılların getirdiği yangınlar ve fırtınalar bedenini yıpratmıştı. En son 1875’te uçan o meşhur konik külahı hâlâ eksikti ve kule, başı açık bir derviş gibi yarım yüzyılı aşkın süredir o hâlini koruyordu.
1964 yılı, kulenin kaderi için bir dönüm noktası oldu. Dönemin İstanbul Belediye Başkanı Haşim İşcan, kuleyi harabe hâlinden kurtaracak ve ona bugünkü silüetini geri verecek olan o büyük restorasyonu başlattı. Mimari projesi Köksal Anadol tarafından hazırlanan bu çalışma, kuleyi sadece bir tarihi eser değil, bir yaşam merkezi hâline getirmeyi amaçlıyordu.
İşte o meşhur, 1875’te fırtınada uçan külah, tarihi gravürlerden faydalanılarak betonarme bir iskelet üzerine yeniden inşa edildi. 1967’de tamamlanan bu restorasyonla kuleye ilk kez asansör yerleştirildi ve üst katları bir restoran ve gece kulübü olarak hizmete açıldı. Galata Kulesi artık halkın içine karışmış, yerli ve yabancı ziyaretçilerin İstanbul’u bir rüya gibi izlediği o efsanevi balkona dönüşmüştü.
Milenyumla birlikte Galata Kulesi, sadece bir turizm durağı olmanın ötesine geçerek küresel bir kültür mirası statüsü kazandı. 2013 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dahil edilmesi, onun dünya tarihindeki yerini tescilledi. Ancak kulenin betonarme yapısı ve zamanla oluşan yıpranmalar, daha köklü bir dokunuş gerektiriyordu.
2020 yılına gelindiğinde kule, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından tarihindeki en bilimsel ve titiz restorasyon sürecine alındı. 1960’larda eklenen ve kulenin özgün yapısına aykırı olan tüm betonarme eklemeler büyük bir titizlikle ayıklandı. Kule, bir restoran olmanın ötesine geçerek bir "yaşayan müze" hâline getirildi.
Bugün Galata Kulesi, altında uzanan Galata Port’un ışıltılarını, Beyoğlu’nun hiç bitmeyen enerjisini ve Boğaz’ın lacivert sularını selamlamaya devam ediyor. Akşam olduğunda yapılan ışık gösterileriyle İstanbul’un karanlığını bir fener gibi aydınlatırken; aslında bize sadece bir yapı olmadığını, bu şehrin ruhu olduğunu iki kıtaya birden duyuruyor. Üzerinden geçen uçakları izlerken Lâgarî Hasan Çelebi’yi, boğazdan süzülen dev gemilere bakarken Sultan Mehmed’i anarken her gün değişen şehir manzarasının tam ortasında tek bir şeyi biliyor: Zaman akar, rejimler değişir, yüzyıllar geçer; ama Galata’nın asaleti bu şehrin en yüksek tepesinde ebediyen dimdik kalır.
Kaynakça
Doğan Kuban. “İstanbul Bir Kent Tarihi: Bizantion, Konstantinopolis, İstanbul.” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.
John Freely. “Galata: A Guide to Istanbul's Old Genoese Quarter”. Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2000.
Prokopius. “Justinianus Dönemi Savaşları & Bizans'ın Gizli Tarihi”. İş Bankası Kültür Yayınları, 2022.
Judith Herrin. “Bizans: Bir Ortaçağ İmparatorluğunun Şaşırtıcı Yaşamı”. İletişim Yayınları, 2024.
Prokopios. “İstanbul'da Iustinianus Döneminde Yapılar”. Arkeoloji Sanat Yayınları, 1994.
Wolfgang Müller-Wiener. “İstanbul'un Tarihsel Topografyası”. Yapı Kredi Yayınları, 2001.
Stefanos Yerasimos. “Konstantiniye ve Ayasofya Efsaneleri”. İletişim Yayınları, 2014.
Halil İnalcık. “Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ: 1300 - 1600”. Kronik Kitap, 2019.
Nur Akın. “19. Yüzyılın İkinci Yarısında Galata ve Pera”. Literatür Yayıncılık, 2011.
Semavi Eyice. “Galata Kulesi”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, 1996.
Georg Ostrogorsky. “Bizans Devleti Tarihi”. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2015.
Cyril Mango. "Bizans: Yeni Roma İmparatorluğu”. Yapı Kredi Yayınları, 2022.
Zeynep Ahunbay. “Tarihi Çevre Koruma ve Restorasyon”. Yem Yayın, 2023.
Bilge Criss. “İşgal Altında İstanbul: 1918 - 1923”. İletişim Yayınları, 2020.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.