“İyi Adamlar Yok”: Direnişin ve romantizmin sineması
Shahrbanoo Sadat’ın Berlinale’yi açan “İyi Adamlar Yok”u, Taliban’ın sildiği Kabil’i romantik komediyle geri çağırıyor. Bir kadın kameramanın aşkla ördüğü bu isyan, sürgünde çekilmiş bir kültürel direniş manifestosu.
Berlin Uluslararası Film Festivali’nin (Berlinale) 76. edisyonu, 12 Şubat 2026 akşamı Berlinale Palast’ta gerçekleşen görkemli bir törenle açıldığında, dünya sineması teknik bir başarı ile birlikte bir halkın ve bir sanatçının varoluş mücadelesini selamlıyordu. Festival direktörü Tricia Tuttle’ın “dünya sinemasının en heyecan verici seslerinden biri” olarak nitelendirdiği Shahrbanoo Sadat, “İyi Adamlar Yo”" (No Good Men) adlı filmiyle, Afganistan’ın tarihsel trajedisini romantik bir komedi merceğinden süzerek izleyicilere sundu. Bu yapıt, bir filmden ziyade Taliban’ın 2021’de iktidara dönüşünden bu yana sistematik olarak silinmeye çalışılan bir kültürel belleğin ve kadın iradesinin kırmızı halıdaki sarsılmaz duruşuydu.
Berlinale, tarihsel olarak Avrupa’nın en politik film festivali olma unvanını korurken, 2026 yılındaki açılış tercihi bu misyonu bir üst seviyeye taşıdı. 76. edisyonun açılış filmi olarak seçilen “İyi Adamlar Yok”, Martin Scorsese ve Coen kardeşler gibi sinema devlerinin bıraktığı mirası, Kabil’in haber odalarından Hamburg’un sürgün sokaklarına taşıyan 35 yaşındaki bir yönetmenin, Shahrbanoo Sadat’ın omuzlarında yükseliyor.
Filmin dünya prömiyeri, Michelle Yeoh’a verilen Onursal Altın Ayı ve Wim Wenders’ın jüri başkanlığı gibi büyük olaylarla aynı platformda yer alarak, Afgan sinemasının küresel ölçekte marjinalleştirilmesine karşı güçlü bir yanıt oluşturdu. Tricia Tuttle, Sadat’ın bu filmi çekmek için aldığı büyük risklerin, yapıtın anlamını “Opening Gala” statüsünün çok ötesine taşıdığını vurguladı. “İyi Adamlar Yok”, Sadat’ın pentaloji olarak planladığı ve Anwar Hashimi’nin 800 sayfalık yayınlanmamış günlüklerine dayanan beş filmlik serinin üçüncü halkası. Film, Taliban’ın 2021’de Kabil’i ele geçirmesinin hemen öncesindeki günlerde geçiyor ve bir televizyon kanalında çalışan kadın kameraman Naru’nun hikayesine odaklanıyor. Sadat, bu yapıtıyla Afganistan’dan beklenen tek türün “savaş draması” olduğu yönündeki Batılı stereotipleri yıkarak, aşkı, mizahı ve günlük hayatın küçük zaferlerini merkeze alan bir “romantik komedi” inşa etti.
Afganistan’da sinemanın yüzyıllık çalkantısı
Afganistan sineması, ülkenin siyasi tarihiyle paralel olarak, kesintilerle dolu, travmatik ama bir o kadar da dirençli bir gelişim gösterdi. 20. yüzyılın başında Emir Habibullah Han (1901-1919) döneminde saraya giren sinema, halkla ancak 1923-24 yıllarında Paghman’da “sihirli kutu” aracılığıyla buluşabilmişti. 1946 yılında Hindistan iş birliğiyle çekilen ilk Afgan filmi “Aşk ve Dostluk” (Eshq-o-Dusti), sinemanın toplumsal bir fenomen haline gelmesinin ilk işaretiydi. 1968 yılında Afgan Film Kurumu’nun (Afghan Film Organization - AFO) kurulması, sektöre kurumsal bir kimlik kazandıracaktı. 1970’lerin ortalarında Kabil’de 18 aktif sinema salonu bulunuyordu ve yıllık 300 binden fazla izleyici bu salonları dolduruyordu. Ancak bu “altın çağ”, 1973 darbesi, 1978 Saur Devrimi ve ardından gelen Sovyet işgaliyle ideolojik bir propaganda aracına dönüştü, 1990’lardaki iç savaşlar ve mücahit grupların baskısıyla ise tamamen durma noktasına geldi.
Taliban’ın 1996-2001 arasındaki ilk iktidarı döneminde, sinema tamamen “günah” kabul edilmiş, binlerce film makarası yakılmış ve salonlar çay ocağına çevrilmişti. 2001-2021 arasındaki cumhuriyet döneminde yaşanan “Rönesans” ise Shahrbanoo Sadat gibi genç yönetmenlerin önünü açmış, ancak bu süreç 2021’deki ani çöküşle yeniden bir sürgün sinemasına dönüşmüştü. 2025 yılına gelindiğinde Taliban, ülkenin tek devlet sinema kurumu olan Afgan Film’i resmen feshetti ve tarihi Ariana Sineması’nı bir alışveriş merkezi yapmak üzere yerle bir etti.
Shahrbanoo Sadat: Sürgünde bir portre
Shahrbanoo Sadat’ın sineması, onun mülteci olarak başlayan ve sürgünle devam eden hayat hikayesinin bir yansıması. 1991 yılında İran’da Afgan bir mülteci olarak doğan Sadat, 11 yaşında ailesiyle birlikte Afganistan’ın merkezindeki ücra bir köye taşındı. Bu tecrit edilmiş köy hayatı, onun ilk uzun metrajlı filmi olan “Kurt ve Koyun” (Wolf and Sheep) için temel gözlem alanını oluşturdu. Eğitim hayaliyle 18 yaşında Kabil’e giden Sadat, fizik okumayı planlarken bir hata sonucu sinema atölyesine girdi ve Fransız belgesel kolektifi Atelier Varan’ın Kabil şubesinde cinéma vérité tekniklerini öğrendi. 20 yaşındayken Cannes Film Festivali’nin prestijli Cinéfondation Residency programına seçilen en genç sinemacı olarak tarihe geçecekti. Sadat’ın sinematik dili, amatör oyuncuların spontan tepkilerini yakalamaya dayalı, natüralist ve gözlemci bir üsluba sahip.
Sadat’ın kariyerindeki en belirleyici unsur, yakın dostu Anwar Hashimi ile olan iş birliği. Yönetmen, Hashimi’nin 800 sayfalık yayınlanmamış otobiyografik metnini, Afganistan’ın son 40 yılını anlatan bir “görsel hafıza” projesine dönüştürdü. Bu pentaloji projesi şu yapıtlardan oluşuyor:
- Wolf and Sheep (2016): Afganistan’ın kırsalındaki çoban çocukların dünyasını, yerel efsaneler ve Keşmir kurdu mitolojisiyle harmanlayan bir yapıt.
- The Orphanage (2019): 1980’lerin sonunda Kabil’deki bir Sovyet yetimhanesinde geçen, Bollywood hayalleriyle gerçekliğin sertliği arasında salınan bir büyüme hikayesi.
- No Good Men (2026): 2021 öncesi Kabil’inde geçen, şehirli kadının bağımsızlık mücadelesini ve aşkı konu alan bir romantik komedi.
Sadat, Hashimi’nin günlüklerini sadece bir hikâye kaynağı olarak değil, “resmi tarih tarafından görmezden gelinen sıradan Afganların samimi ve zengin yaşantısının bir belgesi” olarak nitelendiriyor. Bu pentalojide Hashimi, yazar olmanın yanında filmlerde bir karakter (müfettiş, gazeteci) olarak da yer alarak kurgu ve gerçeklik arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor.
“İyi Adamlar Yok”: İsyan ve romantizm
“İyi Adamlar Yok”, Shahrbanoo Sadat’ın sinemasında radikal bir dönüşümü temsil ediyor. Önceki filmlerinde çocukluk ve ergenlik dönemlerine odaklanan yönetmen, bu kez bizzat başrolünde oynadığı Naru karakteri üzerinden yetişkinlerin dünyasına, cinselliğe, kentsel yaşama ve toplumsal cinsiyet politikalarına cesur bir dalış yapıyor. Filmde Sadat, Kabil’in ana televizyon kanalında çalışan tek kadın kameraman olan Naru’yu canlandırıyor. Naru, mesleki zorluklarla beraber kişisel bir dramla da karşı karşıya: Sadakatsiz kocasından ayrılmış ve üç yaşındaki oğlunun velayetini almak için sistemle mücadele ediyor. İş yerinde ise “sert haberlerden” uzak tutulmak istenen Naru, Sevgililer Günü için hazırlanan bir özel haber görevini, Afgan kadınlarının erkekler hakkındaki dürüst ve bazen acımasız görüşlerini topladığı bir toplumsal araştırmaya dönüştürüyor.
Naru’nun, kanalın en deneyimli gazetecisi Qodrat (Anwar Hashimi) ile sahaya çıkması, aralarındaki profesyonel iş birliğinin ötesinde duygusal bir kıvılcımı ateşliyor ve birlikte Kabil’in sokaklarını, parklarını ve göreceli özgürlüğün son anlarını yakalıyorlar. Naru’nun “Afganistan’da iyi adam var mı?” sorusu filmin temel felsefi sorunsalı haline geliyor.
Hiç şüphesiz Sadat, bu filmde Afgan sineması için “imkânsız” kabul edilen sınırları zorladı. Filmde yer alan bazı unsurlar, hem sanatsal hem de siyasi birer protesto niteliğinde:
- Onscreen kiss (ekranda öpüşme): Naru ve Qodrat arasındaki tutkulu öpüşme sahnesi, Afgan yapımı bir filmde muhtemelen bir ilk ve Sadat tarafından “geleneksel izleyici için korku filmi sahnelerinden daha sarsıcı” olarak nitelendirildi.
- Seks oyuncağı sahnesi: ABD’den gelen bir arkadaşının Naru’ya özgürlüğünü kutlamak için bir vibratör hediye etmesi hem mizahi bir doruk noktası hem de kadın bedeninin özerkliğine dair güçlü bir vurgu.
- Ataerkil eleştiri: Sadat, sadece Taliban’ı değil, Batı işgali sırasında devam eden derin ataerkil yapıları da eleştiryor. “Sistem sizi desteklemiyorsa güçlü bir kadın olmak yeterli değil” diyerek toplumsal dönüşümün sadece bireysel başarıyla mümkün olmadığını savunuyor.
Sadat, “Afgan toplumunda iyi bir adam olmak gerçekten çok zor; çünkü diğer erkekler tarafından sürekli baskılanıyor, alay ediliyor ve kadınları kontrol etmeniz gerektiği söyleniyor” diyerek, erkekliğin de toplumsal bir hapishane olduğunu dile getiriyor. Film, bu canavarca erkeklik imajına karşı, tanıdığı “iyi adamlara” bir saygı duruşu niteliğinde.
Prodüksiyonun trajikomik serüveni
“İyi Adamlar Yok”un çekim süreci, filmin kendisi kadar dramatik ve yer yer absürt bir hikâyeye sahip. Sadat, senaryoyu yazarken pandemi nedeniyle Almanya’da mahsur kalmış, Kabil’in düşüşü sırasında ise son tahliye uçaklarından biriyle Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Bu süreç, filmi bir “sürgün yapımı” haline getirdi. Filmin çekimleri, Kabil’de yapılması planlanırken, güvenlik ve siyasi nedenlerle tamamen Almanya’da gerçekleştirildi. Hamburg’un Wilhelmsburg ve Rothenburgsort bölgeleri, sanat yönetimiyle Taliban öncesi Kabil’in kalabalık caddelerine ve haber merkezlerine dönüştürüldü. Sadat, bu “suni Kabil”in aslında gerçeğinden daha çok şeyi anlattığını, çünkü artık o gerçekliğin sadece hafızalarda yaşadığını belirtecekti.
Sadat, filmi finanse etmeye çalışırken Avrupa film fonlarından gelen dirençle karşılaştığını anlatıyor. Kurumlar, “Afgan kadınları sokaklarda Taliban’a karşı savaşırken bir komedi yapmaya nasıl cüret edersiniz?” şeklinde bir tavır takınmışlar. Sadat ise bu duruma, “Ben o kadınlardan biriyim ve bir şeyler yapmak istiyorum, siz ise bana karşı çıkıyorsunuz; asıl siz nasıl cüret edersiniz?” diyerek yanıt vermiş. Bu çatışma, filmin bir “trajedi” değil, “trajikomedi” olarak tanımlanmasına neden olmuş.
Film, tüm bu zorluklara rağmen toplamda beş ülkenin iş birliğiyle (Almanya, Fransa, Norveç, Danimarka, Afganistan) tamamlanabildi ve sürgün koşullarında yaşayan Afgan oyuncuların katılımıyla çekildi. Çekimler 5 Mart 2025’te sona erdi ve film, 12 Şubat 2026’daki Berlinale açılışına yetiştirildi.
“İyi Adamlar Yok”, 2021 öncesindeki “İslam Cumhuriyeti” döneminin toplumsal çelişkilerini de dürüstlükle yansıtıyor. Sadat, o dönemi körü körüne romantize etmek yerine, demokratik sistemin zayıflıklarını ve kadınların karşılaştığı yapısal engelleri göz önüne seriyor.
Naru’nun filmdeki en büyük trajedisi, boşanmak istediğinde çocuğunu kaybetme riskiyle karşı karşıya kalması. Afgan Medeni Kanunu (2004-2021), her ne kadar kadınlara bazı boşanma hakları tanısa da, uygulama aşamasında geleneksel ve ataerkil baskılar baskın geliyordu. Taliban’ın 2021’de iktidara gelmesiyle, bu kısıtlı haklar bile tamamen ortadan kalktı, kadınların mahkemelere erişimi yasaklandı ve birçok kadının kazanılmış boşanma kararları "şer’i uygunsuzluk" gerekçesiyle iptal edildi.
Sadat’ın filminin vizyona girmesinden kısa bir süre önce, 2025 yılında Taliban’ın Afgan Film Kurumu’nu (AFO) feshetmesi, ülkede sinemanın bir “kurum” olarak sonunu getirdi. AFO, on yıllar boyunca Afganistan’ın görsel tarihini (haber makaraları, belgeseller, filmler) saklayan bir depoydu. Bugün bu arşivin akıbeti meçhul ve kültürel bir silinme tehdidiyle karşı karşıya. Sadat, “Afganistan’ın bir film endüstrisi yok ve yabancı yönetmenler tarafından yapılan filmlerde her zaman yanlış temsil ediliyor” diyerek, kendi pentalojisinin bu boşluğu dolduracak bir direniş arşivi olmasını amaçlıyor.
Sinema bir kurtuluş olabilir mi?
Berlinale 2026’daki eleştirmenler, “İyi Adamlar Yok”un üslubunu Ken Loach’un toplumsal gerçekçiliği ile Bollywood’un fantastik kaçışçılığı arasında bir köprü olarak tanımladılar. Film, sert bir siyasi arka plana sahip olmasına rağmen, izleyiciyi boğmak yerine mizah yoluyla ona nefes aldırıyor.
Sadat’ın, filmin Afgan izleyiciler için bir “korku filmi” olacağı yönündeki şakası, aslında derin bir gerçeği barındırıyor. Geleneksel değerlerin ve sansürün hüküm sürdüğü bir toplumda, bir kadının özgürce âşık olması, öpüşmesi ve kendi bedenine dair kararlar alması, statüko için “korkutucu” bir tehdit. Ancak yönetmen, Afgan halkının bu filmi TikTok gibi mecralar üzerinden parça parça da olsa bulup izleyeceğine ve Naru’da kendi bastırılmış arzularını göreceğine inanıyor. Sadat’ın pentalojisi, Fransız yönetmen Francois Truffaut’nun Antoine Doinel serisine benzetiliyor; bir karakterin büyümesini değil, bir ülkenin ruhunun farklı evrelerini tek bir hayat öyküsü (Anwar Hashimi) üzerinden takip ediliyor.
Shahrbanoo Sadat, “İyi Adamlar Yok” ile Afgan sinemasına bir tür (romantik komedi) kazandırmakla kalmadı, sinemanın bir "tanıklık" borcu olduğunu hatırlattı. Kabil’in düşüşünden önceki o son parıltılı anlar, haber odalarındaki o heyecanlı koşturmacalar ve kadınların en karanlık günlerin arifesinde bile âşık olma cesareti, Sadat’ın kamerasında ölümsüzleşti. Berlin’deki kırmızı halı, Sadat için bir prestij alanından ziyade, Kabil’de yıkılan sinemaların, yakılan film makaralarının ve susturulan kadınların sesini dünyaya duyurduğu bir kürsü. “İyi Adamlar Yok”, bir aşk mektubu olarak başlamış olabilir, ancak Berlinale’deki dünya prömiyeriyle birlikte, bir halkın kültürel soykırıma karşı verdiği sinematik bir yanıta, sarsılmaz bir direniş beyanına dönüştü.
Gelecekte Afgan sineması, belki de sadece Sadat gibi sürgündeki seslerin kurduğu bu "hayali Kabil"lerde yaşamaya devam edecek; ancak "İyi Adamlar Yok"un gösterdiği üzere, bir hikâye anlatılmaya değer olduğu sürece ne sansür ne de sürgün onun ışığını söndüremeyecek. Sadat’ın Naru karakteri aracılığıyla sorduğu “İyi adam var mı?” sorusu, aslında Afganistan’ın geleceğine dair bir umut arayışı ve bu film, o umudun romantizm ve isyanla harmanlanmış en çarpıcı delili.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.