07 Ağustos 2026

Ingmar Bergman ve Kim Ki-duk: Pieta imgesi

Hristiyanlık inancının temel merhamet sembolü olan “pieta” imgesi; Ingmar Bergman'ın “Çığlıklar ve Fısıltılar” ile Kim Ki Duk'un “Pieta” filmlerinde nasıl işlendi? Bu yazıda acı, fedakârlık ve annelik kavramlarının beyaz perdede nasıl yeniden anlamlandırıldığına şahit olacaksınız.

Direkt sözlük anlamıyla başlarsak “pieta”, İtalyancada “merhamet” ve “şefkat” anlamlarına geliyor. Aslında bu kelime Hristiyanlık inancında çarmıhtan indirilmiş İsa’nın cansız bedenini kucaklamış Meryem’in görüntüsüdür. Pieta; acı içindeki annenin oğlunun kanlar içindeki bedenini son bir kez kucaklayışı, ona olan sevgisi ve şefkatini son defa gösterişi, vedalaşması, yas tutması ve bir nevi onunla bütünleşmesidir. Öte yandan bu görüntü, Michelangelo tarafından Fransız Piskopos Jean Bilheres’in siparişi doğrultusunda “Pieta” (Acı) heykeli olarak yapılmıştır.

Ingmar Bergman: Çığlıklar ve Fısıltılar

Pieta imgesi bağlamında Ingmar Bergman’ın 1972 yılında çektiği Çığlıklar ve Fısıltılar (orijinal adıyla Viskningar och Rop) filmi oldukça önemli bir eserdir. Bergman’ın hem senaryosunu yazmış hem de yönetmenliğini yapmış olduğu 1 saat 30 dakikalık dram filmi, sadece pieta imgesini değil; aynı zamanda birçok dini betimlemeyi de içerir. Filmin konusuna bakacak olursak büyük bir malikânede son günlerini geçiren kanser hastası Agnes (Harriet Andersson) ile ona nöbetleşe bakan iki kız kardeşi Maria (Liv Ullmann) ve Karin (Ingrid Thulin), bir de bakıcısı Anna’nın (Kari Sylwan) birbiriyle olan ilişkileri karşımıza çıkıyor. Öncelikle kız kardeşlerin arasındaki üçlü yapının, Yunan mitolojisindeki üç formda tasvir edilen Tanrıça Hekate’ye benzediğini belirtmek gerekir. Tanrıçayı anlatan eserlerde sırt sırta vermiş üç kadın ve kadınların ellerinde anahtar, meşale ve yılan bulunur. Bu figürün ana fikri, yapılan seçimler doğrultusunda hayatın nasıl etkilendiğidir. Bu açıdan filme baktığımızda filmdeki Agnes’i hasta yatağında sürekli acı çekerken görüyoruz. Şehvetli Maria hasta kız kardeşine yardım etmek isteyen bir karakter. Karin ise Agnes’ten rahatsız, kocasıyla arasında ilişkisi kötü olan bir kadın. Aynı anneden doğan bu üç kız kardeşin, flashbacklerle aynı ortamda yetiştiğini görüyoruz. Ancak üç kadının da zaman içerisinde yaptıkları seçimler sonucunda nasıl şekillendiklerini ve tekrar bir araya geldiklerinde bu farklılıklarıyla nasıl yüzleştiklerini gözlemliyoruz. İşte bu yüzleşme, yani Maria ve Karin ikilisinin saf olan Agnes’le yüzleşmeleri filmin ana kurgusunu oluşturuyor.

Filmin başlangıcında kiliseden çıkan bir çan sesi duyarız ve dış mekânı gözlemledikten sonra asıl olayın gerçekleştiği evin içine gireriz. Yakın çekimlerin olduğu bu sahnede bir saat karşılar bizi ve saatin çıkardığı ses de çan sesini andırır. Ölü için Tanrı’ya dua eden kadının daha sonra yanında duran kırmızı elmalardan bir tanesini yemesi, Âdem ve Havva’nın yasak elma tasvirine bir göndermedir. Bu açıdan dini öğelerle bezeli bir filmin bizi karşılayacağı aşikârdır. Sinematografik açıdan filme baktığımızda ilk bakışta akış boyunca kırmızı rengin hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Ancak filmde karşımıza çıkan üç renk önce beyaz, sonra kırmızı ve en son siyahtır. Karakterler ruh hâllerine bağlı olarak toplu bir şekilde beyaz ya da siyah giyerken, evin neredeyse her yerine kırmızının hâkim olduğunu belirtmek doğru olacaktır. Renklerin psikolojik etkilerinde kırmızı tutku ve şehveti temsil ederken öte yandan öfke ve korkunun da rengidir. Siyah karanlık ve yalnızlıkken beyaz ise saflık, iyilik ve vicdanın göstergesidir. Tanrıça Hekate’nin üç formunda; genç kız beyazlar içerisinde saflığı temsil ederken; anne kırmızı, bilge kadın ise siyah giyimlidir. Bu bağlamda yatağında sürekli beyaz giyen Agnes üçlü formun saflığını temsil eder diyebiliriz. Maria ise anne olmasının yanında filmin ona odaklandığı, onun anılarının anlatıldığı kısmında kırmızı giyimlidir. Ayrıca Maria’nın saçları da kızıldır; bu açıdan kocasını da aldatan Maria, baştan çıkarıcı kadınlığın bir göstergesi olarak film içerisinde bulunur. Karin’e baktığımızda kadınlığın iki formunu da yaşamış ve bilgelik aşamasına geçmiş olarak siyahlar içerisinde karşımıza çıkar. Karin’in kocasına bir başkaldırı için vajinasını kesmesi üçüncü aşamaya geçtiğini ifade ederken, aynı zamanda kendi organını kesmesi çoğu dinde bulunan kurban imgesidir. Çığlıklar ve Fısıltılar filmindeki erkekler zaten pasif konumdadır. Maria’nın kocasının ölmeyi bile becerememesi, o andaki çaresizliği ve film boyunca yaşanan olayların yükünün hep kadınlar tarafından sırtlanılması bunun göstergeleridir.

Kız kardeşlik

Pieta imgesine gelecek olursak, Agnes’in aynı İsa’nın halkının günahlarını ödemek için acı çekmesi gibi kız kardeşlerinin kötülüklerinin bedelini hastalanarak ödediğini görüyoruz. Yine Hristiyanlıkta İsa’nın öldükten sonra geri geleceği inancına benzer şekilde Agnes de öldükten sonra dirilmiştir. Agnes öldükten sonra yakınlaşan Maria ve Karin geçmişin, yani Agnes’in yeniden canlanması ile tekrar eski hâllerine dönmüşlerdir. Bu rüya metaforu kız kardeşlerin geçmişlerinden kopamadığının, yani vicdanlarının bir göstergesidir. Pieta imgesi bağlamında asıl önemli nokta ise filmde Agnes’in öldükten sonra Anna’nın kolları arasında yattığı ikonik sahnedir. Bahsi geçen bu sahne, Michelangelo’nun haçtan indirilen İsa’nın Meryem’in kolları arasında yatışını anlatan "Pieta" (Acı) heykeliyle oldukça benzerdir. Hasta Agnes’e gerçekten bakan ve onun iyileşmesini isteyen Anna, koruyucu ve bakıcı göreviyle Agnes’i sakinleştirmek için göğsünün birini bebeğini emzirecek bir anne gibi çıkarmasıyla anneliği temsil eder. Zaten Agnes her ihtiyaç duyduğunda yanında Anna vardır; nitekim diriliş sahnesinde de elini tutan Anna’dır. Aynı zamanda Agnes’in, Anna’nın memesi ile sakinleşmesi Agnes’in oral döneminin de kötü geçtiğinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir.

Kim Ki-duk: Pieta

Kim Ki-duk’un 2013 yapımı 1 saat 44 dakikalık dram filmi Pieta’ya (Acı) baktığımızda bir intikam hikâyesini anlattığını görüyoruz. Duygusuz diyebileceğimiz, hiçbir şeyi olmayan ve tefeciler için çalışan Gang-Do (Lee Jung-Jin), karşısına bir gün annesi olduğunu söyleyen Mi-Son’un (Jo Min-soo) çıkmasıyla yaşamı yeniden sorgulamaya başlar. Kim Ki-duk, sözden daha çok sessizliği yansıtmayı tercih eden bir yönetmendir. Pieta filminde de birçok sekansta karakterlerin hangi durumda olduklarını daha iyi yansıtmak için ani yakın plan geçişleri, göğüs plan çekimleri, bilek kameraları ve titreyen kameralar kullanmasıyla ön plana çıkıyor.

Pieta imgesi bağlamında yine Michelangelo’nun İsa’nın çarmıhtan indirilen cansız bedenini kucaklayan genç Meryem tasviri filmin kapağında da direkt karşımıza çıkıyor. Ancak filmin ilk bölümü olarak adlandırabileceğimiz kısımda Gang-Do; İsa’nın aksine merhametli değil vahşi, acımasız ve duygusuz bir karakterizasyona sahiptir. On misli geri almak üzere borç veren bir tefeci için çalışan Gang-Do borçları almakla yükümlüdür. Bu uğurda borçlarını ödeyemeyen insanlardan borçlarını almak için gerekirse onların uzuvlarını koparacak, inşaattan aşağıya iterek sakat bırakacak ve sigortanın ödediği paraları borç karşılığı temin edecek kadar canidir. Canidir diyoruz, çünkü Gang-Do bunları bir görev bilincinden daha çok zevk için yapıyor. Hatta ve hatta bu doğrultuda film izleği içerisinde patronun ona insanları sakat bırakmasını söylemediğini hatırlattığını belirtmek gerekiyor.

Film ilerledikçe Gang-Do’nun da İsa gibi gayrimeşru olarak dünyaya geldiğini görüyoruz. Ancak Gang-Do’nun babasından çok annesine kızgın olduğunu söylemek mümkündür. Dartın üzerindeki yüzü gözükmeyen ve göğsüne kadar çıplak olan kadın resmi, Gang-Do’nun eve her geldiğinde bıçağını fırlattığı yerdir. Bu resmin yüzünün gözükmemesinden dolayı kimliği belirsizken, göğsünün gözükmesini emzirmeyle ilişkilendirip Gang-Do için anne figürü olduğunu söyleyebiliriz. Gang-Do’nun annesi olduğunu iddia eden Min-Son ortaya çıktığında, Gang-Do onu bir nevi sınava çeker ve Min-Son’a etini sunar. Bu et sunma; bir kurban ritüeli olduğu kadar İsa’nın etini ve kanını yedirişini hatırlatır. Yortu da denilen, İsa’nın etini temsil eden ekmek ve İsa’nın kanının göstergesi şarap ayininin aksine burada gerçekten et ve kan söz konusudur. Annesine tecavüz etmesi, yine Gang-Do’nun anne figürüne ne kadar öfkeli olduğunu gösterir. Min-Son, Gang-Do’nun evinde onun karşısına oturduğunda dartın üzerindeki resmin altına oturur ve temsili figürle gerçek anne bütünleşmiş olur. Nitekim Gang-Do “anne”yi kabul edince darttaki bıçaklanmış resim kalkar ve yerini Min-Son’un fotoğrafı alır. Bu doğrultuda dartın Gang-Do’nun iç dünyasını temsil ettiğini söyleyebiliriz. Çünkü belirsiz anne resmi üzerine bıçağını atarak öfkesini dışa vuran Gang-Do, onun yerini alan fotoğrafla birlikte değişerek yaşayamadığı çocukluğunu yaşamaya başlar. Ancak annesi hayatına girdikten sonra Gang-Do’nun birden değişivermesini yönetmen film izleği içerisinde tam anlamıyla açıklamaz.

Feda kavramı

Ninni, annenin Gang-Do tarafından tanınması ve Gang-Do’nun anneyi kabul edişi yönünden önemli bir metafordur. Yine annenin aslında kimin annesi olduğunu net bir şekilde gördüğümüz sahnede ninni ön plandadır. Gang-Do’nun, Min-Son’un çocuğunu sakat bıraktığı için çocuğunun kendini öldürdüğünü bu sahnede anlarız. Min-Son intihar eden oğlunun atölyesini kapatmak için kullandığı zincirle tefeciyi de öldürür ve oğlunun intikamını Gang-Do’dan almak için üç katlı inşaata gider. Burada Min-Son’u o hâlde gören Gang-Do tüm suçun kendisinde olduğunu ve cezalandırılması gereken bir kişi varsa bunun annesi değil, kendisi olduğunu söylemesiyle Min-Son ona acır. Bu doğrultuda kendiyle çelişen Min-Son intikamını almak için sonunda kendini boşluğa bırakır.

İnşaatın tepesinde Min-Son’dan başka bir karakter daha vardır; anne kendini aşağı itmese sanki o Min-Son’u aşağı itecek gibidir. Yönetmen bu sahneyi izleyicilere göstererek annenin itilmediğini, bunun yerine kendini aşağı attığını, yani intikamı vurgular. Min-Son ölünce Gang-Do değişmez, hatta Min-Son’u gömmek için toprağı kazdığında Min-Son’un intihar eden oğlunu görür ve onun üzerinden annesinin ördüğü kazağı alıp kendisi giyer; bu onun anneye bağlılığının bir göstergesidir. Gang-Do, yine aynı zincirle kendini filmin başında sakat bıraktığı adamın eşinin kullandığı pikabın altına bağlar. Bu durum bir nevi o aileden özür dileme olarak da okunabilir. Gang-Do tıpkı Hristiyanlık inancında İsa’nın yaptığı gibi insanların yararı için kendi hayatından vazgeçmiştir. Sonuç olarak diğer insanların günahlarını, borçlarını ödemek için çarmıha gerilen İsa’nın borçlanma-borç ödeme meselesi film boyunca işlenmiş ve sonunda Gang-Do hesabı kapatmıştır.

Son olarak pieta imgesi bağlamında Michelangelo’nun eserine baktığımızda İsa neredeyse tamamen çıplak olarak karşımıza çıkar. Buna karşılık olarak Meryem ise İsa’nın aksine bol dökümlü bir kıyafet giyer. Meryem’in ilk defa genç tasvir edildiği bu eserde Meryem, İsa’yı hem koruyup kollar hem de onu gösterir, sunar gibidir. Öte yandan Meryem dış çevreyle bütünleşmiş hâldeyken İsa sadece sağ ayak ucuyla yere temas eder. Bu bağlamda incelediğimiz filmlerde İsa’nın göstergesi olan Agnes ve Gang-Do’nun da aynı İsa gibi dünyevi şeylerle gerek isteyerek gerek istemeyerek temaslarını kesmiş ve kendi dünyalarında, kendi gerçekleriyle yaşayan iki karakter olduğunu söyleyebiliriz.

Kaynak

Demircan, Havva; İnsanın Yeni İmgeleri, Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 2013. Yüzgüller, Serap ve Yavuz, Seda; “Acıyı Okumak: Temsil ve İfade bağlamında Pieta Betimleri”, Art Sanat, 2016, Sayı 5, ss 47-62. 

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...