İklim krizi ve edebiyat: Felaketin hikâyesi, insanlığın sınavı
Joaquin Phoenix ve Greta Thunberg’in çarpıcı uyarılarıyla görünür olan iklim krizi, edebiyatta da merkezî bir meseleye dönüşüyor. Dünya ve Türk romanı, doğa tahribatını yalnızca anlatmakla kalmıyor; insanlığa sorumluluk alması için güçlü bir çağrı yapıyor.
Hollywood yıldızı Joaquin Phoenix’in 2020’de Oscar ödül törenindeki konuşmasında, iklim krizine dair yaptığı tespit oldukça ses getirmişti. Ünlü oyuncu "Hepimizin ortak noktası, doğal dünyadan kopmuş olmamızdır. Evrenin merkezinde olduğumuza inanıyoruz. Doğanın bize sunduğu kaynakları yağmalıyoruz. Sevgi ve merhameti yol gösterici ilkelerimiz olarak benimsediğimizde, çevre için faydalı olacak değişim sistemleri yaratabilir, geliştirebilir ve uygulayabiliriz” cümleleri ile çevresel felaketin meydana gelmesinde ve sona erdirilebilmesinde insanlığın sorumluluğunun altını çizdi. Aynı yıl iklim krizine dair bir diğer dikkat çekici konuşma da genç aktivist Greta Thunberg tarafından Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda gerçekleştirilmişti. Thunberg bu konuşması ile Phoneix’in tespitinden çok daha sert ve vurucu cümleler ile iklim sorununu gündeme getirmişti: “Geçen yıl size evimizin yandığını söylemiştim. Beni uyardığınız için değil, tehlikeyi gördüğüm için paniğe kapılmıştım. Sizin eylemsizliğiniz her geçen saat bu yangını daha da körüklüyor.” Görülüyor ki İsveçli genç aktivist, bireysel mücadelenin fitilini yakma gayretinde.
Ona göre bireyler derhâl elini taşın altına sokmalı ve alınacak önlemler sırası ile hayata geçirilmelidir. Yeryüzünün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalması hakkında yalnızca bu iki isim değil; Jane Fonda, Arnold Schwarzenegger, Leonardo DiCaprio ve Mark Ruffalo gibi isimler de farkındalık yaratmaya yönelik demeçler verdiler.
Nitekim 2050’lerde etkilerinin yoğun olarak görüleceği tahmin edilen iklim krizi; ne yazık ki 2020’lerin ortalarında sel baskınları, aşırı sıcaklar ve ani yangınlarla kendisini iyiden iyiye hissettiriyor. Öyle ki tüm bunlar sağlık, beslenme ve barınma güvenliğinin tehdit altında olması anlamına da geliyor.
İkazdan ekolojik korkuya uzanan süreç
İnsanlığın karşısına alt etmesi hiç de kolay olmayan amansız bir düşman gibi dikilen iklim sorunu edebiyatta, özellikle de roman türünde kendisine yer bulur. Edebiyat disiplininde temsil yeri bulan iklim krizi, romanın kurgulanması ve incelenmesinde yepyeni bir dönemin başlamasına ön ayak olur. Artık bu sorun, edebî metinlerin arka planını oluşturmaktan ziyade edebiyatın tam da merkezinde kendine ait alanını hem kurgusal hem de eleştiri bağlamında yaratmış bir gerçekliktir. Bu bağlamda edebiyatın dahi insanlığın boğuştuğu bu devasa sorun ile bir dönüşüm geçirdiği ortadadır.
Öncelikle dünya edebiyatında neler olduğuna odaklanılırsa aslında Gazap Üzümleri, Sular Altında, Dune ve Dünyaya Orman Denir gibi 1939’dan 1970’lerin sonuna değin çevre sorununa örtük biçimde değinen romanlardan bahsedilebilir. Bu eserlere daha yakından bakıldığında örneğin J. Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde ekolojik dengenin bozulmasının, toplumsal çöküşe ve yoğun insan göçlerine yol açacağı vurgulanır. Diğer yandan J.G. Ballard Sular Altında Kalan Dünya adlı romanında küresel ısınma nedeniyle buzulların eridiği, deniz seviyelerinin yükseldiği ve büyük şehirlerin bataklıklara dönüştüğü bir dünyayı gözler önüne serer. F. Herbert, Dune adlı bilim kurgu türü yapıtında ise doğal kaynakların acımasızca sömürülmesini kurmaca dünyada eleştiriye tabi tutar. U. Le Guin’in Dünya’ya Orman Denir adlı eseri başlı başına iklim sorunu üzerine eğilen bir roman olup diğer eserlere kıyasla bu soruna başka bir veçheden bakar. Bir diğer ifade ile burada başka bir gezegeni sömürgeleştiren insanların, o gezegenin barışçıl halkı ve ekosistemi üzerindeki yıkıcı etkisi güçlü bir ekolojik emperyalizm eleştirisi olarak dile getirilir.
2010’lu yıllara gelindiğinde ise iklim krizi arka plan olmaktan çıkıp âdeta romanların üzerine kurgulandığı asıl mesele olmaya başlar. Hatta edebiyat teorisinde dahi kendisine önemli bir yer bulur. Mesela Ian McEwan’ın 2010’da kaleme aldığı Solar adlı romanında bu kriz, fantastik bir felaket olmaktan öte devletlerin ve toplumların bu problem karşısındaki yetersiz kalışı kara mizah çerçevesinde ele alınır. Bu eser mühim bir adım olarak nitelendirilebilir; lâkin edebiyat eleştirmeni Adam Trexler, 2015’te yazdığı Anthropocene Fictions: The Novel in a Time of Climate Change adlı kitabında yazarların felaket tellallığı yapmaktan ileri gidip ekolojik sorunun tetiklediği ekonomik eşitsizlikler, göç dalgaları ve ülkelerin bu sorunla baş etme stratejilerinin de kurmaca dünyaya dahil edilmesini salık verir. Bir diğer önemli edebiyat eleştirmeni Amitav Ghosh ise yazarları iklim krizi bağlamında ağır bir eleştiriye tabi tutar. Zira ona göre, “Edebiyatçılar iklim krizinin boyutunu kavrayamaz ve bu konunun bilimkurgu romanlarda kendisine yer bulması gerektiğini düşünür. Oysa bu insanlığın karşı karşıya kaldığı devasa ve çok boyutlu bir krizdir. Hem etkileyen hem de etkilenendir. Kısacası edebiyat dünyası, “Bu probleme karşı kör kalmıştır.” Görülür ki edebiyatçılar bilhassa 2010’ların sonlarına doğru iklim krizini odağa alan eserler yaratmaya başlar.
Bu bağlamda Richard Powers’ın 2018’de kaleme aldığı The Overstory (Her Şeyin Hikâyesi) adlı romanına bakmak yerinde olacaktır. Yazarına Pulitzer ödülü getiren bu eserde tohumlar, ağaçlar ve ormanlar başroldedir. Böylelikle çevre tahribatı ele alınırken insan dışında canlıların da bir dili, kültürü ve yaşam hakkı olduğunun altı çizilir. Jenny Offill’in 2020’de yazdığı Weather (Hava Durumu) adlı roman ise bir adım daha öteye giderek aslında krizin kapının eşiğini çoktan aştığını, evin ve zihinlerin içine sızdığını vurgular. Ki bu da iklim krizine bağlı olarak ortaya çıkan ekolojik korku hâlinin ta kendisidir.
Yitirilene ağıt: Türk edebiyatında iklim sorunu
Türk edebiyatı tarafında ise daha 1940’ların sonundan itibaren doğrudan iklim krizi ile ilgili olmasa da çevre sorunlarına parmak basan anlatıların varlığı dikkat çeker. Bu bağlamda Yaşar Kemal, Fakir Baykurt ve Halikarnas Balıkçısı hızlı kentleşme, betonlaşma ve bozulan ekosisteme ağıtlar yakan romanlar kaleme alır. Örneğin Halikarnas Balıkçısı’nın, Aganta Burina Burinata adlı romanı insan eli ile meydana gelen çevresel yıkımın karadan sonra denizin de kapısını çalmamasına yönelik ikazını dile getirir. Ancak bu uyarının çok da dikkate alınmadığı Yaşar Kemal’in iki eserinde odağa aldığı mesele ile gün yüzüne çıkar. 1970’lerin sonuna gelindiğinde Yaşar Kemal, Deniz Küstü ve Kuşlar da Gitti adlı eserlerinde çevre sorununu ekolojik bir felaket olarak değerlendirir. Artık kara deniz ayrımı kalmamış, sorun bütün yaşam alanlarını etkiler hâle gelmiştir. Zira insanın rant uğruna sebep olduğu çevresel yıkım neticesinde deniz insana küserken, kuşlar da doğal yaşam alanlarından terki diyar eylemek zorunda kalmıştır. Tıpkı Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar adlı eserinde insanın sosyo-ekonomik çıkarı doğrultusunda olanın, doğaya ve tabiatın en masum canlılarından kaplumbağalara olması gibi…
1980’lerde ise Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları adlı kurmacasında o güne kadar değinilmemiş bir çevresel yıkım olan çarpık kentleşmenin ve tüketim toplumunun sebep olduğu çöp sorununu odağa alır. 2000’lere gelindiğinde ise Zülfü Livaneli çevre sorunu üzerine kurguladığı romanları ile dikkat çeker. Fakat yazar kendinden öncekilerden farklı olarak bir durum tespitinde bulunmakla yetinmez. Onun derdi, bu felaketi bambaşka bir anlatı dünyası ile vermektir. Şöyle ki onun Son Ada adlı eserinde doğayla uyum içinde, huzurlu ve ütopik bir ada baş roldedir. Rant hırsı yüzünden bu adanın ağaçlarının kesilmesi, martılarının öldürülmesi ve ekolojik dengesinin nasıl hızla bir distopyaya çevrildiği alegorik bir üslupla kaleme alınır. Bu esere tezat oluşturacak bir roman 2010’ların sonunda Oya Baydar tarafından üretilir. Zira Köpekli Çocuklar Gecesi; kurumuş dere yataklarının, plastik atıklarla kaplanmış denizlerin, eriyen buzulların ve tükenmiş su kaynaklarının olduğu bir distopyada geçer. İnsanlar dünyayı geri dönülmez bir tahribata sürüklemiştir. Kısacası ekolojik bir çöküş söz konusudur.
Her şeye rağmen dünyayı kurtarmaya çalışanlar ile yıkımı kabullenenler arasındaki amansız mücadele merkezdedir. Ne var ki felaket telafi edilemez ve dünya yerle yeksan olur. Yeryüzünde medeniyet kırıntısı dahi kalmaz; lâkin geride birkaç bilinçli genç kalmıştır. Eser, doğanın bu gençlerce yeniden yeşertilip yeşertilemeyeceğini sorgulatır okura. Ayşe Kulin de 2023’te kaleme aldığı Yarın Yok adlı distopik romanında okuru yüzyıllar sonrasına götürmektedir. Günümüz insanın doğaya verdiği zararı, savaşları ve tüketim hırsını ele alır. Kitap, gelecekte tüm bunların ne gibi felaketlere yol açabileceğini sarsıcı bir dille anlatır.
Elbette bu tür kitapların örnekleri çoğaltılabilir. Âşikârdır ki “Çoklu Kriz” ortamında edebiyat sahası da kendi payına düşen etkiden nasibini almıştır. Eskiden romanlar feminist, marksist, postyapısalcı teoriler ışığında değerlendirilirken artık işin içine çevre ve doğa da katılmaya başlamıştır.
Yeryüzünün yardım çığlığı karşısında insanlığın tercihi
Edebiyat dünyasına panoramik bakışla yaklaşılırsa hepsinin şu mesajı muhatabına verme kaygısı ile hareket ettiği gözden kaçmaz: Eğer insanlık bugün doğa tahribatına son vermezse insanlığın yaşayacağı bir gelecekten söz etmek maalesef ki imkânsızdır.
İşte tam bu noktada bir Kızılderili atasözü hatıra gelmektedir: “Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak!" Bu atasözü, sanki günümüzde yaşanacak iklim krizini bilircesine doğaya karşı insanın özenli davranması gerektiğini vurucu bir şekilde ortaya koymaktadır. Günümüzde ise Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, “küresel ısınmanın çoktan aşıldığını küresel kaynama çağına adım attığımızı” âdeta haykırmaktadır. Fakat atasözleri, romanlar, bilimsel veriler ve aktivistlerin protestolarına rağmen günümüzde devletler ve toplumların küstürdükleri doğa ile barış imzalamayı ne vakit gerçekleştireceği hâlâ muğlaklılığını korumaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki Amerikalı düşünür Eric Fromm’un dediği gibi "Her şeyin bir sonu, umudun ise her zaman bir başlangıcı vardır elbette!” Yeter ki bireyler her şeye rağmen bu felaketin farkında olmak ve sebep olacağı yıkımı azaltabilmek adına yılmadan mücadele edebilmeyi göze alabilsin.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.