07 Mayıs 2026

Hisseli Harikalar Kumpanyası: Türkiye’nin büyük sahne masalı

12 Eylül’ün gölgesindeki Türkiye’de “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, yalnızca bir müzikal değil; kahkahayla direnen bir kültür hafızasıydı. Haldun Dormen’den Çiğdem Talu ve Melih Kibar’a uzanan bu eşsiz birliktelik, Türk tiyatrosunun unutulmaz altın çağını yarattı.

Türkiye’nin çalkantılı 1980'li yıllarının hemen eşiğinde, sanatın iyileştirici gücünün belki de en somut kanıtı olarak sahnede belirmişti “Hisseli Harikalar Kumpanyası”. Karanlık ve belirsizliklerle dolu bu dönemde, insanların içini ısıtan, yüzünü güldüren bu eser; hem seyirciler için hem de yaratıcıları için de bir milattı. Öyle ki eserin mimarı Haldun Dormen, bu başyapıtın kendi hayatındaki yerini, "Hisseli Harikalar Kumpanyası birçok insan gibi benim de hayatımın dönüm noktalarından biri oldu" sözleriyle özetlemişti. Bu müzikal, dönemin buhranına karşı atılmış kahkahalarla dolu, renkli ve umutlu kolektif bir direniş niteliğinde olduğu içindi bu dönüm ya da kırılma noktaları.

Eserin temelinde, aslında otuzlu ve kırklı yılların Türkiyesi’nde Anadolu'yu karış karış gezen geleneksel çadır tiyatrolarının o naif ve sürprizlerle dolu dünyası yatıyordu. Bu kumpanyaların adlarının başına eklenen "hisseli" kelimesi ise o dönemde vergi yükümlülüklerini hafifletmek için oyuncuların sanki topluluğun birer hissedarıymış gibi gösterilmesi pratiğinden doğmuştu. Dormen, bu zekice tarihsel detayı alıp, kendi kumpanyasının harcı yapmış; çocukluğunda Suadiye'de izlediği cambaz Rıfat Telgezer'in çadırından ve vücudunu şekilden şekle sokan efsanevi "kemiksiz kız Maritza"dan aldığı ilhamla, yerel motifleri evrensel bir müzikal formatıyla harmanlamıştı.

Elbette böylesine bir klasiğin doğuşu, dönemin en parlak zekâlarının bir araya gelmesiyle mümkün oldu. Yapımcı Egemen Bostancı’nın tükenmek bilmeyen enerjisi ve büyük vizyonu, Çiğdem Talu ve Melih Kibar ikilisinin notalara ve sözlere dökülen dehası, Haldun Dormen’in usta kalemiyle birleştiğinde ortaya çıkan sinerji eşsizdi. O dönemde, ismin müzikal için fazla uzun olduğunu düşünen Çiğdem Talu’nun, "Şekerim çok uzun bir cümle, bundan şarkı sözü olmaz" şeklindeki tatlı itirazına rağmen, o zarif kalemden dökülen sözler bugün hâlâ kulaklarımızda çınlayan o ölümsüz melodileri yarattı: "Hisseli Harikalar Kumpanyası / Açıyor perdesini / Açıyor... / Harikalar dünyası burası / Herkese neşe saçıyor…"

Çadır tiyatrosundan Şan Sineması'na: Yazılma ve sahnelenme evreleri

Müzikalin fikir tohumları, Mersin Festivali sırasındaki o telaşlı ve sıcak günlerde, başlangıçta Huysuz Virjin (Seyfi Dursunoğlu) için düşünülen küçük çaplı bir oyun projesi olarak atıldı. Ancak Egemen Bostancı'nın "Büyük çapta bir şey yazmanı istiyorum, içinde dansçılar olsun ve de kadrosu çok görkemli isimlerden oluşsun" ısrarı, rotayı tamamen değiştirerek projeyi devasa bir şova dönüştürdü. Haldun Dormen; Kel Hasan'ın havuz başında Altan Karındaş'ın "kemiksiz kız" taklitlerinden, Kartal Kaan'ın gür sesiyle yaptığı çığırtkanlıklardan aldığı anlık ilhamlarla, karakterleri birer efsane olarak kâğıda dökmeye başladı. Erol Evgin'in projeye dâhil olmasıyla, eserin popüler kültürle olan bağı da perçinlenmiş oldu.

Yazım süreci; Çiğdem Talu'nun Bebek tepelerindeki evinde, dönemin ruhunu yansıtan o meşhur beş çaylarında bir şölene dönüştü. Dormen’in yazdığı sahneler Talu’nun eleğinden geçiyor, Melih Kibar ise piyanosunun başına geçip bir Rubinstein edasıyla yeni bestelerini art arda çalıyor, dönemin popüler şarkılarından çok daha fazlasını yaratıyorlardı. Bu üçlü çalışma sistemine, Esin Engin’in sihirli aranjmanları da eklenince ortaya çıkan eser kusursuzdu. Melih Kibar'ın zaman zaman geçirdiği sanatsal krizler ve "Bu kadar çok şeyi bu kadar kısa bir zamanda bestelememe olanak yok" isyanları bile, Talu'nun o dinginleyici "Aldırma, bunlar oyunun parçasıdır" bakışlarıyla yatıştırılarak eserin üretim sürecindeki tatlı anılara karıştı.

Sahnelenme evresi ise dönemin Türkiye'sinin karanlık yüzüyle tam bir tezat oluşturuyordu; dışarıda yakıt sıkıntısı, anarşi ve belirsizlik varken; Şan Sineması'nın eksi dereceleri bulan dondurucu soğuğunda büyük bir tutkuyla provalar yapılıyordu. Dormen’in “İnanılacak şey değildi, altı yıllık bir aradan sonra Türkiye'de yeniden yönetmenlik yapıyordum. (...) O günlerde benden mutlu insan yoktu herhalde. Gün geçtikçe bizleri bir kıskaç gibi sıkmaya başlayan 'terör'ü bile unutuyordum zaman zaman. Oysa terörü, devletin o günlerdeki zaafını ve hükûmetin kargaşasını tam olarak unutmaya olanak yoktu. Umutsuzluk ve ‘Ne olacak?” korkusu kapkara bir bulut gibi çökmüştü üstümüze. Ayrıca her yer buz gibiydi, İstanbul'da ısınılabilecek yer kalmamıştı. 'Yakıt yok', 'Benzin yok', 'O yok, bu yok' sözleri olağan hâle gelmiş, bir depo benzin için 24 saat beklemek şaşıracak bir şey olmaktan çıkmıştı. (...) Sıfırın altındaki ısıyla Şan'daki provaları sürdürüyorduk. Tabii Şan'daki her prova, gece sinemanın son seansından sonra gerçekleşebiliyordu. Kostümlü prova gecesi, Egemen bütün çevresine rağmen yakıt bulamamıştı..." sözleri, kumpanyanın hangi atmosferde can bulmaya çalıştığını yeteri kadar özetliyordu.

Tüm bu yokluk, kriz ve heyecan ve belirsizlik dolu provaların ardından kumpanya nihayet, 3 Mart 1980’de Şan Sineması’nda galasını gerçekleştirdi ve izleyicinin yüzünü hiç değilse bu sinema salonu içerisinde güldürebildi. İstanbul’daki etki, bir müddet sonra diğer şehirlere de taşacaktı tabii ki. 1980’in yaz aylarında sahne serüveni, İzmir Fuarı’nda devam etti, hatta 12 Eylül’e de oradaki gösterimlerin yapıldığı sırada yakalandı kumpanya. Elbette ki darbenin siyasi iklimde yarattığı sarsıcı etki, kültürel ve toplumsal alanlarda da keskin bir şekilde hissedilmekteydi. Bu postal sesli tesirin, sahnelere de yansıması kaçınılmazdı. Fakat kumpanya; bu tesiri güçlü metniyle ve ustalıklı temsiliyle yumuşatmış, kısa sürede ülkenin takdirini ve beğenisini kazanan bir yapıta dönüşmüştü. Zira Aralık ayındaki Ankara turnelerinde izleyicileri arasında artık apoletli konuklar da bulunuyordu. Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, beraberinde MGK üyelerinden Orgeneral Tahsin Şahinkaya ve Orgenaral Sedat Celasun müzikalin 200. temsilini izlemeye gelmişlerdi. Hatta temsilden sonra Evren; beğenisini “Tatlı dakikalar geçirdim” diyerek belirtmiş, sanatçılarla bir süre sohbet etmişti.

Devlet yönetiminden takdir alması, yeterli değildi tiyatronun yükselmesi için, daha doğrusu yaşaması için. Koşulların git gide zorlanması, sokağa çıkma yasakları, sert siyasi yaptırımlar, ekonomik buhranlar toplumu vururken, sanatı, tiyatroyu da derinden sarsmıştı. Dormen o günleri şöyle anlatıyordu: “Hisseli’nin başlamasından kısa bir süre sonra, İstanbul’da sokağa çıkma yasağı kondu. 1’de başlayan yasak 12, hatta Sivas’ta olan çarpışmalardan sonra 11’e kadar indi. Tabii bu yasaklar en çok tiyatroyu etkiledi. Ama Hisseli’nin gişesi bana mısın demiyor, 11’de konan yasak yüzünden akşam 7’de başlayan suareler bile tıklım tıklım doluyordu. Üç saat süren oyun 10’u biraz geçe bitiyor, insanlar bir anda çeşitli yönlere çil yavrusu gibi dağılıyorlardı.”

Demek ki Türkiye'nin üzerinden silindir gibi geçen siyasi kargaşanın ortasında dahi tiyatronun o büyülü ışığı sönmemiş, kumpanya izleyicisine ve yaratıcılarına bir can simidi olmaya devam etmişti.

Yıldızlar geçidi ve kumpanyanın sahnedeki büyüsü

“Hisseli Harikalar Kumpanyası”nın sahnede yarattığı mucizenin en büyük sırrı, kusursuz ve yıldızlar geçidini andıran oyuncu kadrosuydu. Erol Evgin'in kendisinin büyük bir hayranı olan "Erol Sevgin" karakterine hayat vermesi eserin mizahını katlarken, Adile Naşit ve Ayşen Gruda gibi dev isimler sahneye kendi doğal yıldız ışıklarını taşıdılar. Kast süreci zaman zaman krizli anlara da sahne olmuştu; Huysuz Virjin'in rolü ezberlemekte zorlanarak vazgeçmesi üzerine, o yıllarda devlete bağlı tiyatrolardan gelen genç yetenek Mehmet Ali Erbil'in kadroya girmesi oyunun dinamiklerini tazelemişti. Aynı şekilde, dönemin ünlü popüler şarkıcılarının burun kıvırdığı baş kadın karakter "Süheyla" rolü, "şarkıcıların dibine darı ekilince" Haldun Dormen’in en başından beri arzu ettiği ustalıkla Nevra Serezli'ye geçmiş ve Serezli bu rolle sahnede devleşmişti.

Sahnenin arka planındaki teknik devrimler de kumpanyanın büyüsünü perçinledi. Türkiye’de ilk defa yaka mikrofonlarının bu çapta kullanıldığı bu müzikalde, müzikler play-back çalınırken sanatçıların bu müziğin üzerine canlı vokal yapması büyük bir yenilikti. Ancak mikrofonların bağlı olduğu koca telsiz kutularını o zarif kostümlere sığdırmak, dekor ve kostüm tasarımcısı Osman Şengezer’e hafif çaplı krizler yaşatmadı değil. Yine de hiçbir zorluk, eserin sahnedeki o samimi sıcaklığını bozamamış, her kriz büyülü dünyayı besleyen unsurlar olarak çözüme ulaşmıştı. Tabii bir de işin ucunda popüler müziği de besleyen bir alan da bulunuyordu. Sözlerini Çiğdem Talu’nun, bestelerini Melih Kibar’ın yaptığı müzikaldeki pek çok şarkı, dönemin şarkılarıyla birleşiyor, birbirini harlayan bir kaynağa dönüşüyordu: Erol Evgin’in “İşte Öyle Bir Şey”, “Sevdan Olmasa”, “Söyle Canım” şarkıları; Barış Manço’nun “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa”, Charles Aznavour’un “Hier Encore”, Cem Karaca’nın “Namus Belası” şarkıları müzikalde birlikte yürüyordu. Dönemin siyasi atmosferinde bazı şarkıların sakıncalı bulunup yasaklandığını düşünürsek, bu birliktelik oldukça cesur bir atılım da sergiliyordu.

Müziğiyle, kostümüyle, dekoruyla, koreografisiyle sahnede yaratılan bu büyü, sadece başrol oyuncularının yarattığı bir şey değildi dolayısıyla. Dönemine göre çok daha kapsamlı bir emeğe işaret ediyordu: Follies-Bergère'i aratmayan merdiven sahneleri ve devasa dans koreografileriyle görsel bir şölen olarak tasarlanmıştı. Oytun Turfanda'nın koreografisiyle sahne alan genç dansçıların birçoğu (Yonca Evcimik, Çiğdem Tunç, Burçin Orhon, Melih Çardak gibi isimler) daha sonra Türkiye’nin kendi alanlarındaki en büyük yıldızları hâline gelmişlerdi. Kadıköy'deki temsillerinde bir ay oynaması planlanırken tam altı ay kapalı gişe oynayan oyun; her bir sahnesinde seyircinin kalbine dokunan, sahnedeki oyuncuların enerjisinin doğrudan salona aktığı muazzam, canlı bir organizma gibi işlemişti.

“Hisseli Harikalar Kumpanyası”; 1980’lerin o gri, soğuk ve zorlu Türkiye'sinde sadece bir eğlence aracı değildi. Topluma birlikte gülmeyi, umut etmeyi ve sanat etrafında kenetlenmeyi hatırlatan sığınak işlevi görmüştü her şeyden önce. Zaten sahnelendiği süre boyunca, toplamda yedi ilde, on bir sahnede, 385 kez sahnelenen oyun; 400.000 kişi tarafından izlenmiş olmasıyla toplum nezdinde karşılığını ve kalıcılığını ispatlamıştı.

Zamana direnen bir sahne mirası

Bugün geriye dönüp baktığımızda bu dev müzikalin geleceğe bıraktığı en büyük mirasın, sanat disiplinlerinin kusursuz bir uyumla nasıl bir araya gelebileceğinin en somut örneğini sunması olduğunu söyleyebiliriz. Keza Egemen Bostancı’nın cesur yapımcılığı, Haldun Dormen’in öngörülü rejisi, Talu-Kibar ikilisinin ölümsüz müzikleri ve o dev oyuncu kadrosunun saf yeteneği, Türk müzikal tarihinin erişilmesi güç altın standartlarını belirledi. Müzikalin içinden çıkan şarkılar bugün hâlâ hafızalardaysa, bir melodi duyulduğunda herkes o çadır tiyatrosunun ışıklı merdivenlerine geri dönüyorsa; bu, eserin zamansızlığının en net ispatıdır.

Nihayetinde “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, Türk tiyatrosunun ve müziğinin kalbinde atmaya devam eden, yaşayan bir hafıza. Tiyatromuzun zorluklara karşı dik duruşunu, yaratıcılığın imkânsızlıklara rağmen o şahane insan birliğiyle nasıl yeşerdiğini anlatan bir ders niteliğindedir. Çiğdem Talu’nun en başta zarifçe itiraz ettiği ama sonra muazzam bir klasiğe dönüştürdüğü dizeleriyle hafızalarımızda yaşamaya hep devam edecek; umuda, neşeye ve sanata ihtiyacımız olan her an zihnimizde bir kez daha, "Harikalar Kumpanyası burası / Herkese neşe saçıyor..." nidalarıyla perdesini açacaktır.

Kaynaklar

Derya Bengi. 80’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük. YKY: 2023.

Haldun Dormen. Anılar – Sürç-ü Lisan Ettikse – Antrakt – İkinci Perde. YKY: 2023.

Şakir Eroğlu. “Dormen Tiyatrosu”. Türk Tiyatrosunda İstanbul. İBB Kültür: 2022.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...