Hilâlden mahyaya Osmanlı’da Ramazan
Kur’an’da adı geçen tek ay olan Ramazan, “yakıcı sıcak” mânâsından günahları arındıran bir rahmet mevsimine uzanır. Osmanlı’da hilâl gözetiminden mahyalara, iftar sofralarından teravihlere uzanan bu ay, şehri bütünüyle değiştiren bir ibadet ve cemiyet iklimiydi.
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen ve değerine atıf yapılan yegâne ay olan Ramazan ayı, lugat mânâsı itibariyle “günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalınayak yürümekle ayakların yanması” anlamlarındaki “ramad” mastarından türemiştir. Ayın ismi verilirken şiddetli sıcaklara geldiğinden bu isim tercih edilmiştir. Daha sonradan bir mecaz olarak “oruçlunun günahlarının yakılıp yok edilmesi” şeklinde bir “hüsn-i ta’lil” sanatıyla tevil edilmiştir.
Kadir Gecesi’nin bu ayda olması, Kur’an-ı Kerim’in yine bu ayda nazil olmaya başlamasıyla “Ramazânü’l-mübârek” diye anılmış ve diğer aylara olan bu kıymet üstünlüğü sebebiyle de “on bir ayın sultanı” denilmiştir.
Osmanlılar Ramazan ayına, ayın duhûlüne hürmeten öncesinden hazırlıklarla başlardı. Camiler temizlenir; mesai saatleri oruca göre tanzim olunur; mektep ve medreseler tatil edilirdi. Halk işi gücü bırakmaz fakat biraz rölantiye alırdı. İftara yakın çarşılarda açılan Ramazan sergileri dolaşılırdı. Bu sergilerde tesbihten kitaba envaı çeşit mal satılırdı.
Ayın başlaması hilâlin görülmesiyle olduğundan birkaç gece öncesinden hilâl gözetlenir; görülürse top atılarak Ramazan ayı ilân edilirdi. Görülmezse Şaban ayı otuza tamamlanıp, ertesi günü oruca başlanırdı. Bu iş için hususî vazifeliler vardı. Dünyanın bir yerinde hilâl görülünce orada oruca başlamak gerektiğinden, dünyanın farklı yerlerinde bir gün evvel veya sonra oruca başlandığı olabilirdi.
Ramazan ayında vakit hesabı çok mühim bir yer işgal ettiğinden sahur ve iftar saatleri, mahalle davulcuları tarafından mâniler söylenerek ilan edilirdi. Böylece teknolojik imkânların sınırlı olduğu bu dönemde, günlük meşgalelere dalmış insanların vakitlere dikkat kesilmesi sağlanırdı.
Bereket sofraları ve hayırda yarışan bir cemiyet
Ramazan, sofraların bereketlendiği bir ay olarak telakki edilir; oruçluya iftar ettirmenin sevabına erişmek için âdetâ bir hayır yarışına girilirdi. Topkapı Sarayı’nın ilk avlusunda açılan iftar sofrasına herkes katılabilir ve padişaha çıkan yemekten onlar da yiyebilirdi. İftar sofraları sadece saray veya paşa konaklarında değil, en küçük hanede dahi kurulurdu. Herkes bütçesi nispetinde ikramda bulunur ve ikramda bulunmanın hazzını yaşardı.
Ramazan sofralarının bereketi icabı olsa gerek herkesin sofrası kendi nispetince zengin olurdu. Hurma ile güllaç ise asla sofralardan eksik edilmezdi. Güllaç, hafif bir tatlı olması hasebiyle tercih edilmiş ve zamanla Ramazan ayı ile özdeşleşmiştir.
Osmanlı cemiyeti her daim fakir, fukarayı gözetmiştir. 16 ve 17. yüzyılda Osmanlı topraklarına gelip de hiç dilenci görmeyen Batılı seyyahların hayretleri ve müşahadeleriyle de sabit olan bu durum, Ramazan ayı münasebetiyle had safhaya çıkar, durumu olmayan insanlar daha fazla gözetilirdi. Zenginler daha ay başlamadan fakirlerin evine erzak gönderir, ay içerisinde ise çeşitli miktarlarda sadakalar vererek yardımda bulunurdu. Uzun yıllar bir arada yaşamayı bilmenin ve ideal bir cemiyet anlayışına ulaşmanın bir neticesi olarak oruç tutmayanlar ve gayrimüslimler aleni yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterirdi.
Tiryaki türbedar
Günümüzde olduğu gibi Osmanlı zamanında da tiryakilerin işi zordu. Rivayete göre, Sultan II. Mahmud, musahibi Said Efendiyle iftara yakın Sirkeci’de babasının türbesini ziyarete gitmiş. Tiryaki olduğunu bildiği türbedara takılmak istemiş. Babasının sarığını beğenmediğini, tekrar sarmasını söylemiş. Türbedar sarmış yine beğenmemiş. Tekrar sarmış yine beğenmeyince, oruç kafasına vuran tiryaki türbedar; “A hünkârım, babanız yarın Cuma selâmlığına mı çıkacak, varsın böyle kalsın” demiş. Türbedarın çıkışına padişah pek gülmüş; “Maksadım latifeydi” deyip bahşiş vererek türbeden ayrılmış.
Ramazan gecelerinin ziyneti ise terâvih namazlarıdır. Hazret-i Peygamber’in (sav) sünneti olarak sonraki asırlara intikal eden bu namaz, yatsıdan ayrı 20 rekattır. Namaz aralarında ilahiler okunur, salavatlar getirilir. Cemaatle kılmak sünnettir. Genç-yaşlı, büyük-küçük, erkek-kadın müsait olan bütün Müslümanlar; bu gecelerde câmiye koşup yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya çalışırdı. Büyük câmilerde saraydan gelme enderûn usulü denilen terâvih namazı kılınırdı. Bunun farkı, güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenasüp içinde olmasıdır. Ayrıca namazda okunan âyet ve sureler, rastgele seçilmezdi. Rahmet, tesbih ve Resulullah’ı (sav) öven âyet-i kerimeler okunurdu. Hatta Buhurizade Itri’nin tertip ettiği enderûn usulü teravihin perşembeyi cumaya bağlayan geceleri, cumhur müezzinliği tatbik edilir; birden fazla müezzin aynı makamda imama eşlik etmesiyle teravih namazı gayet saltanatlı bir biçimde eda edilirdi.
Mescid-i Nebi’de Ramazan geldiğinde bütün kandiller yakıldığından bu âdet, Osmanlı zamanında da tatbik edilmeye başlandı. Daha sonra Sultan II. Selim zamanından itibaren minareler arasına mahya denilen kandiller gerilmeye başlanmıştır ki bu mahya kültürü, nevi şahsına münhasır bir Osmanlı geleneği hâline gelmiştir. Mahyalarda ayın ilk yarısında âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler; yarısından sonra kayık, gemi, çiçek, Kızkulesi, köşk, fıskiye, câmi, top arabası, ay-yıldız gibi resimler olurdu. Bazen hareketli mahyalara bile yer verilirdi.
Osmanlı zamanı Ramazanlarının bir başka hususiyeti de sakal-ı şerif ziyaretiydi. Peygamber Efendimiz’in (sav) Veysel Karanî’ye hediye ettiği meşhur Hırka-ı Şerif, bu âilenin torunları tarafından halka gösterilirdi. Hatta Sultan Abdülmecid, bunun için Fatih semti civarında Hırka-ı Şerif Câmii’ni yaptırmıştı.
İbadetle canlanan günler, sohbet ve temaşayla şenlenen geceler
Ramazan günlerinde şehir hayatının ritmi belirgin biçimde değişirdi. Gün boyunca camilerde vaazlar verilir, mevlid toplantıları düzenlenir; cemaat, özellikle gündüz saatlerinde mâbetleri doldururdu. Mukabele geleneği ise çoğunlukla ikindi namazından sonra ya da sahur vaktinin ardından icra edilirdi. Bu usul el’an devam etmekte olup Kur’an-ı Kerîm’in, imam tarafından baştan sona okunup cemaatin metni takip etmesi, ayın sonunda da hep birlikte hatim duası etmesi şeklindedir. Bu dönemde kadınların türbe ziyaretlerine yönelmesi de dikkat çeken bir husustu.
Ramazan dışındaki zamanlarda yatsıdan sonra sessizliğe bürünen şehir, bu ayda geceleri de canlılığını korurdu. Çarşılar ve kahvehaneler geç saatlere kadar açık kalır, teravih namazının ardından halk buralarda toplanırdı. Meddah anlatıları, orta oyunu ve Karagöz gösterileri Ramazan gecelerinin vazgeçilmez eğlenceleri arasındaydı. Hacivat ve Karagöz gösterileri hem icrası hem de perde gazelleriyle tasavvufi bir mesaj da verirdi. Zamanla, gezici tiyatro topluluklarının sahneye taşıdığı trajik anlatılar da Ramazan gecelerinin parçası hâline geldi. Şehzadebaşı çevresinde “Direklerarası” adıyla anılan bu eğlence dünyası ise İstanbul’da gündelik hayatın daha gevşek ve görünür olduğu geç bir devrin ruhunu yansıtan, kendine mahsus bir Ramazan manzarası olarak belirdi.
Böylece Ramazan, Osmanlı dünyasında takvimdeki bir ay olmaktan çıkar; şehriyle, insanıyla ve âdetleriyle yaşanan bir hâl olurdu.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.