02 Ekim 2026

Hasadın, bedenin ve hafızanın direnişi: Emitaï

Ousmane Sembène’in "Emitaï" filmi, İkinci Dünya Savaşı’nı Afrika’dan, sömürgeciliğin gündelik hayata ve emeğe müdahalesi üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Pirinç, kadınların direnişi ve Diola halkının mücadelesi, savaşın görünmeyen bedellerini ortaya koyuyor.

İkinci Dünya Savaşı'na genellikle Avrupa'daki savaşın harap şehirleri, müttefiklerin savaştığı cepheler ve liderlerin aldığı kararlar üzerinden izleriz. Bu anlatı, Batı merkezli olup, sömürge bölgelerini yalnızca asker ve malzemeler sağlayacak uzak yerler olarak gösterir. Ama bir ordu için gerekli olan yiyecekler, başka bir bölgedeki insanların tek geçim kaynağı olabilir. Cepheye zorla gönderilen gençler, geride parçalanmış aileler ve tamamlanmamış hayatlar bırakır. Senegalli yönetmen Ousmane Sembène, 1971 yapımı Emitaï (Gök Gürültüsü Tanrısı) adlı filminde bu sömürgeci düşünceyi çok basit ama güçlü bir şekilde bizlere sunar. Bir köyün hasadı, uzakta devam eden bir savaşın ihtiyaçlarına dönüşünce, o toprakların sahibi kim olur? Sembène, anlatının odak noktasını Afrika'nın kırsal bir köyüne kaydırır. Senegal'in güneyindeki Casamance bölgesinde yaşayan Diola halkının günlük yaşamına odaklanarak, savaşın mesafeden görünmeyen insanlık yükünü ortaya koyar. Tarihin merkezini değiştirdiğimizde, aynı olayın anlamı da değişir. Film, sömürgeciliğin gündelik hayata, üretime ve insanların bedenlerine nasıl müdahale ettiğini açıkça gösterir.

Emitaï; sadece anti-kolonyal bir hikâye değil, aynı zamanda tarihsel gerçeklere dayanan bir hikâye. Filmin 1942 yılında İkinci Dünya Savaşı gerekliliklerini karşılamak için Casamance bölgesinde Fransız sömürge yönetiminin (Vichy yönetimi ve daha sonra Özgür Fransa birlikleri) arpa hasadının zorla el konulması politikası ve askerî birliklerinin konuşlandırılması üzerine bir hikâyesi var. Casamance bölgesinin yerli nüfusu olan Diola halkı diğer Senegal bölgelerinin aksine hiyerarşik yapıları olmayan eşitlikçi bir sosyal yapıya sahiptir. Diola halkı için arpa yetiştirme sadece bir ekonomik uygulama değil, bütün kültürlerini oluşturan bir elementtir. Fransız sömürge kuvvetleri köye geldiğinde Diola gençlerini zorla askere alır ve köyün pirinç stoklarını da ele geçirir. Köylülerden beklenen, kendi hayati ihtiyaçlarının önüne geçerek uzak bir emperyalist savaşın askerî önceliklerini yerine getirmektir. Bu eşit olmayan ilişkide silahlı otoritenin kararları köylünün ihtiyacının önüne geçer ve köylü bu duruma boyun eğmek zorunda kalır. Ancak filmdeki direnişin derinliğini anlamak için mücadelenin sembol ismi Aline Sitoé Diatta (1920–1944) tanımamız gerekir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Diatta, Tanrı Emitaï’den vahiy aldığını iddia eder. Fransızların pirinç gaspına ve zorunlu askerlik politikalarına karşı sivil itaatsizlik başlatır. Sömürge idaresi Diatta’yı Timbuktu’ya sürgün eder ve genç yaşta yaşamını yitirir. Filmde kadınların pirinci saklama kararlılığı, doğrudan adı anılmasa da Aline Sitoé Diatta’nın ekrana yansımasıdır.

Öte yandan Sembène, sömürgeciyi ele alırken kendi geçmişinden doğrudan faydalanır. İkinci Dünya Savaşı’nda Fransız ordusunda “Senegalli Nişancılar” birliğinde askerlik yapmıştır. Sömürgeci askerî sistemin, yerli halkı nasıl araçsallaştırdığını Çavuş Badji karakteri üzerinden anlatır. Fransız bir subayın emriyle kendi halkına silah doğrultan ama aynı zamanda yaşadığı güçlü bir kimlik çatışması ile Çavuş Badji, sömürgeciliğin yerli insanı kendi kökenine yabancılaştıran amaçlayan bir stratejiyi gösterir.

Pirincin anlamı ve kadınların kararı

Filmin odaklandığı ana eylem kadınların pirinç vermeme kararlarıdır. Pirinç sadece tüccarlar ve ordular arasında aktarılan bir tüketim malı değildir. Pirinç yetiştirilmesinde harcanan zaman, çaba ve gelecekteki umutların somutlaşmış hâlidir. Ürün elden çıkarıldığında bir yıllık gıdanın kaybı ile birlikte köyün geleceğinin kaybıdır. Köylü kendi emeği ile ürettiği pirinci vermek zorunda kalarak onurlu bir yaşam sürme yolunu da kaybeder. Bir sömürge toplumunda insanlar kendi emeklerinin değerlerini kendileri belirleyemiyorsa emek kavramının da içi boşalır.

Bu durum, sömürgeci şiddetin doğasını yeniden düşünmemizi ister. Şiddeti yalnızca patlayan silahlar, sıkılan kurşunlar ve yaralanan bedenler içinde aramak çok eksik bir bakış açısıdır. Bir topluluğun hayatta kalması için gerekli gıda kaynaklarına el koymak, onları açlıkla tehdit etmek, bedenlerini zayıflatmak ve iradelerini kırmak amacıyla kullanılan dolaylı ama çok yıkıcı bir yöntemdir. Yiyeceği kontrol eden kolonyal otorite, köyün ne kadar dayanabileceğini ve ne zaman pes edeceğini ön görmüştür. Bu yüzden gündelik hayatın en önemli maddesi olan pirinç, sömürgeci tahakkümün ve boyun eğdirmenin ana aracına dönüşür.

Sömürgeci baskıya karşı köyün verdiği tepki, toplumsal cinsiyet rollerinde de kendini gösteriyor. Erkek liderler kutsal ağaçların olduğu ormanda tanrılara hayvan kurban ederek çözümler ararken, kadınlar pirinci saklayıp vermemeye karar verip harekete geçiyor. Hasadın sorumluluğunu ve üretim işini üstlenen kadınlar için pirinç kaybı sadece bir tartışma değil, çocuklarının ve topluluğun yaşaması için önemli bir kaynak. Onların başkaldırı gücü ve farkındalığı, günlük iş yapma ve yaşama dair alışkanlıklarından doğuyor. 

Sembène’in kadın karakterlerini oluştururken kullandığı yöntem, Üçüncü Sinema yöntemi ile uyum gösteriyor. Hollywood sinemasında sık sık görülen tek başına, bireysel ve çekici bir kadın kahramanın hikâyesiyle ya da Avrupa sinemasındaki bireysel varoluşsal sıkıntılar yerine, Üçüncü Sinema, toplumun birlikte hareket etmesini, birlikte kurtulmayı vurgular. Bu sinema, bireyin değil, toplumun gücünü ön plana çıkarır.

Emitaï’de de bir kurtarıcı lider yok. Hikâyenin merkezinde Diola adındaki kadınların oluşturduğu bir toplum var. Kadınlar, Fransız askerlerine pirinç hakkında bilgi vermesi için günlerce sıcak güneş altında tutuluyor. Bu, otoritenin fiziksel güçle iradeyi kırmaya çalışmasının bir örneği. Ancak kadınların sessizce beklemesi, pasif bir duruş olarak değerlendirmemek gerekiyor. Aslında bu, konuşmaya dahi gerek kalmadan daha güçlü bir sivil itaatsizlik ve kolektif direnç şeklidir. Kadınlar, sessizliklerinde, çok güçlü bir mesaj veriyor.

Ousmane Sembène'nin sineması; sömürgecilikle ilişkili şiddetle birlikte, yerli kültürün içindeki zayıflıkları da gün yüzüne çıkartır. Yaşlı adamların konseyi hiçbir aktif eylem almazlar; aksine dinin kanatları altına sığınıp, Tanrı'dan bir mucize beklerler. Yaşlı adam Djimoke tanrılarla tartışırken vurulur ve ölürken "Eğer senin için ölüyorsak sen de bizim için ölebilirsin" diyerek bir içsel eleştiri sunar.

Sembène, baskıya karşı çıkmanın olan her şeyi kutsamak anlamına gelmediğini gösteriyor. Bu, koloni gücünün yaşam kaynaklarının sınırlarını aşarak ölüm hakkına ve yas tutmaya kadar pek çok şeyi kapsayacak şekilde ne kadar çok sızdığını gösteriyor. Fransız ordusunun yaşlı Djimoke'un cenazesine izin vermemesi ve pirinç teslim edilene kadar cenazeyi ertelemesi insanın varoluşsal haklarının nasıl bir saldırı konusu hâline geldiğini gösteriyor. Sömürgecinin ölüm hakkına ve yas tutmaya kadar köy halkının hayatına sızdığının göstergesi oluyor. Topluluğun yas tutma ve cenazelerini kendi geleneklerine uygun olarak yapma hakkının olmaması topluluğun kolektif anılarının da yok edilmeye çalışıldığını gösteriyor. Köylülerin silahlara rağmen cenaze törenini cesedi mızraklarla çevreleyerek gerçekleştirmesi ise direnişin özünü gösteriyor.

Emitaï Ousmane Sembène'nin "Tarihsel Üçlemesi"nin ilk durağı: Emitaï (1971), Ceddo (1976), Camp de Thiaroye (1988). Üç film de oryantalistlerin arşivinden Afrika tarihini alıp yerli halkın, ezilenlerin ve kadınların varlığını yeniden inşa ediyor. Film izleyicilere kolay bir zafer vaat etmiyor. Filmin trajik finalinde Diola erkekleri pirincin saklandığı yeri gösterip teslim etmelerine rağmen Fransız askerleri tarafından kurşuna dizilirler. Koloni güçleriyle uzlaşmanın asla güvenli bir sonuç doğurmayacağına dair güçlü bir mesajdır. Adamlar acımasızca öldürüldüğünde silahlarını alan kadınlar bu adamların intikamını almak için direnişin devralındığını bize gösterir. Emitaï, tarihi kazananların veya devlet adamlarının gözünden değil, o kararların ağır bedellerini ödeyen sıradan insanların deneyiminden okumamızı sağlar. Tarihi yalnızca ulaşılmış sonuçlar ve galibiyetlerle değerlendirdiğimizde, insanların savundukları değerleri ve bu uğurda verdikleri haysiyet mücadelesini gözden kaçırırız. Sembène’in yapıtı, güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen temel bir soruyla bizi baş başa bırakır: Başkalarının iktidar veya savaş hesapları gerekçe gösterildiğinde, insanın kendi yaşamı ve emeği hakkında karar verme hakkı kimden ve nasıl esirgenir?

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...