Gerçek hikâye: The Exorcism of Emily Rose
Zihnin karanlık dehlizlerinde kopan bir fırtına, içinde doğduğu toplumun aynasına çarptığında hangi maskeyi takar? Sinemasal yolculuğumuzda Emily Rose’un gerçek hikâyeden yola çıkarak, sosyokültürel bir drama nasıl dönüştüğünü ve kutsal olanın nasıl bir sömürü aracı hâline getirildiğini inceliyoruz.
1973 yılında William Friedkin’in yönettiği The Exorcist ile korku sineması tarihi geri dönülemez bir biçimde değişti. Beyaz perdede ilk kez bu denli sarsıcı bir biçimde işlenen "şeytan çıkarma" teması; bir korku filminden çıkıp, toplumsal bir fenomene dönüştü. İnsanlar sinema salonlarında bayılıyor, kutsal ve lanet kavramları arasındaki o tekinsiz boşluk ilk kez bu kadar gürültülü bir şekilde sorgulanıyordu. Ancak o kült eserdeki dehşet, büyük oranda kurgunun ve görsel efektlerin gücünden besleniyordu.
Takvimler 2005 yılını gösterdiğinde ise Scott Derrickson imzalı bir film, bu karanlık mirası devraldı ancak kez odağına, kutsal ritüeller ile modern hukukun, inanç ile tıbbın mahkeme salonundaki amansız çarpışmasını yerleştirdi. Emily Rose’un hikâyesi, izleyiciyi görsel efektlerden ziyade, "Ya her şey gerçekse?" sorusunun yarattığı şüphe ve ürpertiyle baş başa bırakmıştı:
The Exorcism of Emily Rose
The Exorcism of Emily Rose, korku filmlerinin alışık olduğumuz anlatısıyla değil, bir mahkeme süreciyle başlar. Peder Richard Moore genç bir kıza şeytan çıkarma ayini uygulayan ve onun ölümüne sebebiyet vermekle suçlanmaktadır.
Genç ve hırslı Avukat Erin Bruner için bu dava, kariyeri için kritik bir rol oynar. Erin’in kendi yeteneklerine dair şüpheleri olsa da bu davanın sonunda çalıştığı hukuk bürosunda kıdemli ortaklığa terfi etme hayali, onu isteksizce de olsa bu zorlu göreve iter. Peder Moore ise tek bir şartla onun vekilliğini kabul eder: Emily’nin gerçek hikâyesini tüm dünyaya anlatacaktır.
Dava, Savcı Ethan Thomas’ın tıp dünyasını tanık kürsüsüne davet etmesiyle bir bilim gösterisine dönüşür. Uzman hekimler, Emily’nin yaşadıklarını epilepsi ve psikoz olarak nitelendirirler. Savcıya göre ortada doğaüstü bir durum değil, sadece ihmal edilmiş bir hasta vardır. Erin Bruner ise stratejik davranır; "çarpılma" kelimesini kullanmaktan kaçınarak, Emily’nin durumunun tıbbın açıklayamayacağı kadar sıra dışı olduğunu ve ailesi ile Peder Moore’un bu çaresizlikle başka yollara başvurduğunu savunur.
Emily’nin kâbusa dönen hikâyesi, üniversite eğitimi için kırsaldaki evinden ayrılıp şehre gelişiyle başlar. Ancak bir gece, saat tam 03:00 sularında odasında yalnızken, huzur yerini dehşete bırakır. Koridordan gelen ağır bir yanık kokusuyla irkilir; kapılar kendi kendine açılıp kapanmakta, masasının üzerindeki kalemlik gizli bir güçle hareket ettirilmektedir. O an, göğsüne çöken devasa bir ağırlıkla sarsılır. Sanki gizli bir güç onu boğmaya çalışmaktadır.
Emily yaşadığı korkunç hadiseler üzerine hastaneye kaldırıldığında doktorlar ona epilepsi teşhisi koyar ve antikonvülzif ilaçlar verirler. Ancak ne ilaçlar ne de hastane duvarları onu koruyabilir. Sanrılar ve vücudundaki ürkütücü burulmalar artarak devam eder. Emily, sonunda okulu bırakıp ailesinin yanına döner. Bilimin çaresiz kaldığı noktada, ailesi ve bölge rahibi Moore, bu acının kaynağının ruhsal bir rahatsızlık değil, “şeytan çarpması” olduğuna inanarak Kilise’den ayin izni alırlar. Artık Emily’nin kaderi Peder Moore’un elindedir.
Dava sürerken, tuhaf olaylar Avukat Erin Bruner’in hayatına da sızar. Sabaha karşı saat 03:00’te evinde duyduğu ilginç kokular ve sesler, onu korkunun eşiğine getirir. Peder Moore’un açıklaması tüyler ürperticidir: Saat 03:00, şeytanın kutsal üçlemeyle alay ettiği "şeytanın saati"dir ve Erin, karanlığı deştiği için artık hedeftedir.
Savunma tarafı, Antropoloji Profesörü Dr. Sadira Adani’yi tanık olarak çağırır. Adani, Carlos Castaneda’dan alıntılar yaparak Emily’nin aşırı hassas bir ruh olduğunu ve bu yüzden iblislerin onun peşinde olduğunu belirtir. Ayrıca şeytan çıkarma ayinin Emily’nin kullandığı Gambutrol isimli ilaç yüzünden başarısız olduğunu belirtir. Ancak bu görüş mahkemede sözdebilim olarak aşağılanır. Duruşmanın seyri, Dr. Cartwright’ın ayin sırasında gizlice kaydettiği ses bandıyla değişir. Cadılar Bayramı gecesi yapılan o ayinde, Emily bağlı olduğu yerden kurtulup pencereden atlamış, ahırda telekinetik bir güç gösterisi yapmış ve tarihte insanlığı felakete sürüklemiş altı farklı kişinin bedenine giren iblisin isimlerini haykırmıştı:
- İbranice: אני הוא ששוכן בתוך קין. (Ani hu sheshokhen betokh Cain.) Kabil'in içinde yaşayan benim!
- Latince: Ego sum quis habitavit in Nerone. Neron'un içinde yaşayan benim!
- Antik Yunanca: Mιά φορά κατοίκησε μέσα σε Ιούδας! (Mia fora katoikese mesa se Ioudas!) Yehuda'nin içinde yaşadım!
- Almanca: Ich [bin] mit Legion. Legion ile birlikteyim.
- Aramice: ܐܢܐ ܒܠܝܐܝܠ. (Ana Belial.) Ben Belial'im.
- İngilizce: And I am Lucifer, the devil in the flesh. Ve Lucifer, vücuttaki şeytan benim.
Peder Moore, son duruşmada Emily’nin ölmeden önce yazdığı vasiyet niteliğindeki mektubu okur. Mektupta Emily, bir sabah Meryem Ana’yı gördüğünü yazar. Meryem ona bir seçenek sunmuştur: Ya huzura kavuşacak ya da Tanrı ve Şeytan’ın gerçekliğini kanıtlamak için acı çekmeye devam edecektir. Emily, dünyayı uyandırmak adına acıyı seçer. Vücudunda beliren stigmata yaraları, Moore’a göre ilahi bir işaret, savcıya göre ise Emily’nin kendi kendine verdiği zararlardır.
Jüri, Peder Moore’u suçlu bulur ancak hâkime sundukları tavsiyeyle onun serbest kalmasını sağlarlar. Dava bittiğinde Erin, teklif edilen ortaklığı reddeder; artık o eski hırslı avukat değildir. Son sahnede Moore ve Erin, Emily’nin mezarı başında buluşurlar. Mezarın üzerine, Emily’nin son sözü olan Pavlus’un Filipililere Mektubu’ndaki şu ayet bırakılır:
"… kurtuluşunuzu saygı ve korkuyla sonuca götürmek için daha çok gayret edin."
… ve perde kararır. Işıklar yandığında gerçek hikâye başlar. Bu kez gerçek ismiyle:
Anneliese Michel
21 Eylül 1952’de dünyaya gelen Anna Elisabeth “Anneliese” Michel, üç kız kardeşe sahip sessiz, içine kapanık ve muhafazakâr bir aile ve çevreyle yoğrulmuş genç bir kızdı. Okul arkadaşları onu elinde İncil’i, kalbinde taşıdığı derin bir Tanrı sevgisiyle tanırdı. Ancak bu huzurlu tablo, Anneliese 16 yaşına geldiğinde ilk çatlağını verdi. Ansızın gelen şiddetli nöbetlerin ardından doktorlara başvurduğunda, hastahanenin soğuk koridorlarında yaşadıkları için "temporal lob epilepsisi" teşhisi kondu. Bilim, onun beynindeki fırtınayı dindirmek için Dilantin gibi güçlü ilaçlar önerdi ama Anneliese için kâbus yeni başlıyordu.
1970’lerin başında, hastane odasında gördüğü o korkunç "şeytan yüzleri", ne antipsikotik ilaçlarla ne de doktorların rasyonel açıklamalarıyla silindi. O, artık sadece bir hasta değil; kendi bedenine ve yaşadığı dünyaya yabancılaşmış, sürekli lanetli olduğunu ve cehennemde yanacağını fısıldayan sesleri işiten kaybolmuş bir ruhtu. Zamanla depresyona girdi. Kutsal objelere, haçlara ve dualara karşı hissettiği tarif edilemez öfke, ailesini ve çevresini kaygı içerisinde bırakıyordu.
San Damiano’ya yapılan bir hac yolculuğu, kırılma noktası oldu. Kutsal su içemeyen, bir haçın önünden geçemeyen Anneliese’in geliştirdiği dinî objelere karşı tahammülsüzlüğü (teofobi) için refakatçisi ona şeytanın musallat olduğunu (possession) düşündü. Rahipler Ernst Alt ve Arnold Renz devreye girdi ve 1975'in Eylül ayında Piskopos Josef Stangl'ın onayıyla, Anneliese’in kaderi tıp literatüründen çekilip şeytan çıkarma ismiyle bilinen "Rituale Romanum"un (Roma Ritüeli) karanlık sayfalarına teslim edildi.
Anneliese bu süreçte ilaç almayı ve doktorların önerdiği tedaviyi sürdürse de durumu daha da kötüleşiyordu. Ritüeller sanrılarını besleyerek onu gerçeklikten tamamen koparıyordu. Kendi idrarını içiyor, böcek yiyor ve artık dizlerinin üzerinde duramayacak hâle gelene kadar secde ediyordu. Klinik açıdan bakıldığında, Anneliese’nin kendi idrarını içmesi ve böcek yemesi, ileri derecede psikomotor ajitasyon ve pika benzeri davranış bozukluklardı. Seanslar devam ettikçe dissosiyatif kimlik bozukluğuna sahip (çoklu kişilik bozukluğu) Anneliese’in ağzından konuşanlar rahiplere göre, basit sanrılar değil; Lucifer, Kabil, Yahuda, Belial, Lejyon ve Neron’un ta kendisiydi. Anneliese, dünyadaki günahların bedelini ödeyen bir "kurban" olduğuna inanarak yemeği ve suyu reddetti. Ailesi onun isteği üzerine doktor desteği almayı bıraktı. Artık mantığın yerini inanca, tıbbın yerini ritüellere bıraktığı o son eşiğe gelmişlerdi.
10 ay boyunca haftada bir ya da iki kez, her biri dörder saat süren toplam 67 ayin gerçekleştirildi. 1 Temmuz 1976 sabahı, henüz 23 yaşında olan Anneliese’nin yorgun bedeni pes etti. Öldüğünde sadece 31 kiloydu. Sürekli tekrarladığı secde etmesinden kaynaklı dizlerinde kırıklar oluşan Anneliese’in otopsi raporunda, ölüm nedeninin "malnütrisyon ve dehidrasyon” (yetersiz beslenme ve susuzluk) olduğu belirlenerek trajedinin asıl nedeni tescilledi. Eğer ölümünden sadece bir hafta önce bile doğru bir yaklaşım uygulansaydı kurtarılabileceği notu düşüldü. Genç kızın dramı, artık mahkeme salonlarına taşınacaktı.
1978'deki "Aschaffenburg Davası", din özgürlüğü ile yaşam hakkı arasındaki ince çizgiyi tartıştı. Savunma sırasında, şeytan çıkarma ayinleri sırasında kaydedilen dehşet verici ses kayıtları delil olarak sunuldu. Savunma tarafı, Anneliese'nin kendi iradesiyle acı çektiğini ve anayasanın inanç özgürlüğünü koruduğunu iddia etse de mahkeme, bilimin sesini dinledi. Aile ve rahipler, "ihmal sonucu ölüme sebebiyet vermekten" suçlu bulundular. Alınan 6 aylık hapis cezası 3 yıllık şartlı tahliyeye çevrildi. Bu sembolik bir bedel gibi kalsa da Kilise'nin prestiji derin bir yara almıştı. Genç kızın anne ve babası ise yaşadıkların derin üzüntü sebep gösterilerek cezai işlemin uygulanmamasına karar verdi.
Anneliese’nin hikâyesi, ölümünden sonra da bitmedi. Ailesi defin işleminin aceleye geldiği gerekçesiyle 1978 yılında mezarı, çürümüş tabutunu değiştirmek için açıldı. 2013 yılında ise anılarının sindiği evi bir yangında kül oldu. Yerel polisin araştırmasına göre bu yangının sebebi kundaklamaydı. Bugün, mezar taşında yazan ayet ve o meşhur ses kayıtları, bir genç kızın inancı uğruna içine düştüğü ibret verici mücadelesini anlatmaya devam ediyor.
Anneliese’in hikâyesinden ilham alınarak 2005 yılında gösterime giren The Exorcism of Emily Rose’un senaryosu, Scott Derrickson ve Paul Harris Boardman’ın zıt kutuplardaki dünya görüşlerinden beslendi. Derrickson, anlatının tarafsız bir zeminde yükselmesi için bilinçli bir tercih yaparak “şüpheci” Boardman ile el ele verdi. Amacı inanç ve kuşku arasında kusursuz bir denge kurmaktı. Ancak sinematografik dilin cazibesi ve gişe kaygısı, şüpheci yaklaşımı çoğu zaman bir gölge gibi arkada bıraktı. Rasyonalist iddialar kısa sahnelerle geçiştirilirken, filmin ruhu kaçınılmaz olarak metafiziksel olan yaklaşımın ağırlığı altında ezildi.
Bir toplumda hangi inanç baskınsa, psikiyatrik sanrılar da o inancın sembolleriyle kendini gösterir. Almanya'da Lucifer’ın musallat olduğunu düşünen hastalar, Türkiye'de yatırlara, karabasana veya üç harflilere maruz kalır. Bu, sadece biyolojik bir rahatsızlığın sosyokültürel bir kılıf giymesidir.
Anneliese’in yaşadıkları ise hiçbir zaman sadece geçmişe ait bir hikâye olmadı. Yakın bir geçmişte ülkemizde yaşanan Palu Ailesi skandalıyla görülüyor ki bugün bile ülkemiz “cinci hoca”, “büyücü”, “muskacı” adı altında inançları suistimal eden kötü niyetli insanlarla dolu. Psikolojik rahatsızlıkları veya kişisel sorunları, cin çarpması ve büyü olarak nitelendiren, zaten mağdur olan insanların canına, malına ve iffetine göz diken bu tacirler, aslında cehaletin karanlığından beslenen modern çağ şeytanlarının insan suretindeki hâliydi.
— Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın ve o çok aldatıcı (şeytan) sakın sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın (Fatır Suresi, 5. Ayet)…
Kaynakça
Bayerisches Staatsministerium der Justiz (Bavyera Adalet Bakanlığı). “The Trial Records of Aschaffenburg (Duruşma Kayıtları)”. 1978.
Petra Ney-Hellmuth. “Der Fall Anneliese Michel: Eine Rekonstruktion”. Würzburg University Press, 2014.
Felicitas D Goodman. “The Exorcism of Anneliese Michel”. Resource Publications, 2005.
Carlos Castaneda, “A Separate Reality (Bir Başka Gerçeklik)”, Simon & Schuster, 1971.
Kutsal Kitap (Kitab-ı Mukaddes) “Filipililere 2:12”. Yeni Yaşam Yayınları, 2022.
The New York Times. “Two Priests Charged in Exorcism Death”. 14 July 1977.
John M Duffey. “Lessons Learned: The Anneliese Michel Case”. 2011.
Scott Derrickson. “The Exorcism of Emily Rose”. Screen Gems, 2005.
Jost Weyer. “Der Fall Anneliese Michel”. Pattloch Verlag, 2006.
Michael W. Cuneo. “American Exorcism”. Doubleday, 2001.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.