Ay ışığında ölümle dans: Ay Tedirginliği
1950’lerin puslu İstanbul gecesinde karşılaşan iki yabancı, geçmişin yaraları ve ölüm arzusu etrafında şiirsel bir tangoya tutuşuyor. Özen Yula’nın kült eseri “Ay Tedirginliği”, minimal sahnesi ve güçlü oyunculuklarıyla seyirciyi karanlık bir yüzleşmeye çağırıyor.
7 Şubat 2026 akşamı Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, tiyatroseverlerin kalabalık ve meraklı adımlarıyla doluydu. Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın yeni vizyonunun önemli halkalarından biri olan “Ay Tedirginliği”, yazılışının otuzuncu yılında görkemli bir gala ile sahneye taşındı. Özen Yula’nın Afife ödüllü metni, 1950’lerin puslu İstanbul gecesine açılan bir kapı gibi, izleyiciyi hem romantik hem de ürpertici bir atmosferin içine çekiyor.
Yönetmenliğini Burcu Halaçoğlu’nun üstlendiği yapım, sahnede yalnızca iki oyuncunun varlığıyla koca bir psikolojik evren kuruyor. Emre Koç ve Damla Karaelmas, denizin kıyısında, ay ışığı altında kesişen iki kaderi canlandırırken; oyun, seyircisini bir suç hikâyesinden çok daha fazlasıyla baş başa bırakıyor: ölüm arzusu, travma, aşk, korku ve insanın kendisiyle hesaplaşması.
Tedirginlik Kapısı’nda başlayan hikâye
Oyun, 1950’lerin İstanbul’unda, kayalık bir kıyıda başlar. Şık giyimli bir adam, elindeki kâğıtları tek tek okuyup denize atmaktadır. İlk sözleri, oyunun kaderini belirleyen bir önsezi gibidir: “Her hikâye biter. Hikâyenin sonu başında gizlidir…” Bu cümle, oyunun dramatik yapısını özetleyen bir anahtar gibidir. Çünkü seyirci daha ilk dakikadan, sahnedeki karşılaşmanın sıradan bir rastlantı olmadığını hisseder.
Kadın karakterin sahneye girişi ise gerilimi hemen yükseltir. Adamın arkasına yaklaşır, tabancasını doğrultur; fakat ateş etmez. Bu geri çekilme, oyunun bütün dramatik tansiyonunu kuran ilk andır. İki karakter arasındaki diyalog, suç ile merhamet, korku ile merak arasında gidip gelen bir ritim tutturur.
Şairane bir tango: Sözlerle kurulan yakınlık
Oyunun en dikkat çekici yanı, iki karakterin konuşmalarındaki şiirsellik ve ironidir. Diyaloglar, neredeyse bir dans koreografisi gibi ilerler. Adamın, kadınla kurduğu sahte romantik senaryolar; ucuz filmlere, masallara ve hayatın sıradan sahnelerine yapılan göndermelerle örülüdür: “Tenha bir yerde karşılaşan bir adamla bir kadın arasında daha zarif biçimde başka şeyler olabilir.”
Bu sözler, bir yandan romantik bir ihtimali çağırırken, diğer yandan oyunun karanlık atmosferiyle çelişir. Kadın karakter, her an gitmek ister ama adamın ona tutunduğu başka bir duygu bu gitme dürtüsünü engeller. Hikâyeler başk şeyleri deşifre eder, örtük olanı açığa çıkarırken, anlatılmayanı da kazıyıp derinlerden çıkarır… Bir konyak, iki masal değildir bunu yapan. Ölüm ile yaşam, katil ile maktul arasında gerçekleşen başka bir zarif şey doğar: Cinayetin tangosu; acının, merakın, çekimin, korkunun, endişenin, hayatın rengiyle dolanır bir iki adım.
Bu sadece hissel anlamda da yaşanmaz; tangonun hakiki koreografisi Gülçin Yiğit’e aittir. Okan Kaya’nın müziği ise bu duygusal dansı somutlaştırır. Zaten “dans başlarsa orkestra da muhakkak vardır.” Ve dans, bu garip diyaloğun sırrını daha da güçlendirir, atılan her adım iki cambazın ipte yürüyüşünü andırır…
Cinayetlerin gölgesindeki sır: Travma ve ölüm arzusu
Adam ve kadın karakter arasındaki gerilim, fiziksel bir şiddetten ziyade, kelimelerin gücüyle yükselir. Adamın, "En çok sözlerle işleyebiliriz cinayetleri değil mi?" tespiti, oyunun omurgasını oluşturur âdeta. Bu yüzden yapılması istenen, beklenen, arzulanan şey; sözcüklerde, anlatılan hikâyelerde, geçmişin anılarında, çocuklukta saklıdır. Biri ölümü, yaşananları cezalandırmak; diğeri ise son bulmuş bir hayatı özgürlüğe kavuşturmak için seçmiş iki kişinin paylaşamadıkları sırdır bu. Tek perdelik bu anlatıda bir türlü dile gelmez bu.
Oyunun en çarpıcı anlarından biri o yüzden adamın anlattığı “Cellat Franz” hikâyesidir. Yasaya göre kurbanın 40. kemiği kırıldığında ölmesi gerekirken, Franz’ın kayınbiraderini 30. kemikte öldürerek ona "merhamet" etmesi... Bu hikâye, adamın kadından beklediği "merhametli ölümü" simgeler. Evet, adam ölümü arzular, hem de şehirde işlenen faili meçhul cinayetlerin sahibinin ellerinden, merhametli bir ölümü hak ettiğini ispatlarcasına konuşur onunla.
Konuşmaların altındaki karanlık gerçek açığa çıkmıştır artık. Şehirdeki yaşlı ve evsiz erkekleri öldüren katil, birlikte dans ettiği bu güzel, zeki kadındır. Adam zaten bu cinayetleri işleyenin karşısındaki kadın olduğunu bilmektedir. Onu tesadüfen değil, bilinçli olarak bulmuştur. Ölümü onun elinden olmalıdır, tek isteği budur. Ölmek, onun için aşk kadar canlı bir tutkuya dönüşmüştür. Kadının iç dünyası ise bambaşkadır ve travmatik bir itirafla açılır: Çocukluğunda dedesi tarafından istismar edilmiştir ve bu cinayetler, aslında o figürü öldürmeye yönelik bir tekrarın ürünüdür. Adamın motivasyonu ile çelişir bu acı. Bencilce bir ölüm için kadının travmasına oynar. Bu noktada oyunun dramatik yönü tersine döner… Çekilen tetik, kapanan ışık, duyulan ses… Giden her ruh gibi sönen bir hayat, kana bulanmış bir başka yaşam…
Sahnedeki iki yalnız: Oyunculuklar ve sahne arkası
“Ay Tedirginliği”, tek mekânda ve yalnızca iki oyuncuyla kurulan bir oyun. Bu yüzden bütün yük, performansların omuzlarında. Tedirginliğin mekânda bıraktığı ton; dekorlarla muntazam bir şekilde dokunmuş. Keza iki kişinin tesadüfi olmayan karşılaşmaları hem ölüm ile yaşam arasındaki endişeyi hem de bu aradalığın iki ucundaki kişinin birbirine duyduğu duygusal yakınlığı verebilmesi büyük bir başarı. Hâlbuki dekor çok sade ama hisle paralel. Soğuk kayalar, taşlar, sakin bir deniz, küskün bir lamba direği… Ve hikâyelerin, anıların, masalların yansıdığı bir kum kütlesi…
Emre Koç, ölüm arzusunu neredeyse romantik bir ideal gibi taşıyan adam karakterini, ironik ve şiirsel bir tonla canlandırıyor. Oyunculuğundaki sakinlik, karakterin içsel çöküşünü daha da görünür kılıyor. Damla Karaelmas ise travmanın sertliğini ve kırılganlığını aynı anda taşıyan bir performans sunuyor. Karakterin gitmekle kalmak, öldürmekle affetmek arasında gidip gelen ruh hâlini başarılı biçimde yansıtıyor.
Metnin yaratıcısı Özen Yula, diyaloglarıyla karakterlerin psikolojisini açarken; yönetmen Burcu Halaçoğlu bu metni abartısız, sade ve yoğun bir sahne diliyle yorumluyor. Dramaturg Ceren Ercan’ın metne kattığı yapısal denge ise oyunun ritmini ayakta tutuyor.
Işık tasarımında Yasin Gültekin, ay ışığının soğukluğunu sahneye taşıyarak atmosferi güçlendirirken; kum sanatçısı Ramazan Yumrutepe’nin dokunuşları, oyunun görsel hafızasını zenginleştiriyor. Karakterlerin anlattığı her hikâye, onun kumdan oluşturduğu görsel aktarımla daha da ruha dokunuyor, yaşanan anın trajedisini daha görünür hâle getiriyor. Minimalist dekor ve Ayçın Tar’ın dönemi çağrıştıran kostümleri ise seyirciyi 1950’lerin melankolik estetiğine taşıyor.
Yenilenen BBT ve gelecek gösterimler
Gala gecesinin sonunda sahneye çıkan Bakırköy Belediye Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Ragıp Savaş, BBT’nin vizyonunun yenilediğini de belirterek, "Geçmişin mirasını modern bir estetikle geleceğe taşıyoruz" vurgusunu yaptı. Oyunun yazarı Özen Yula ise eserinin 30. yılında, böylesine taze ve güçlü bir rejiyle sahnelenmesinden duyduğu mutluluğu dile getirdi.
"Ay Tedirginliği", sadece bir dönem oyunu değil; travmalar, güven ve varoluş üzerine zamansız bir metin. Eğer siz de bu sarsıcı yüzleşmeye tanık olmak isterseniz; oyun sezon boyunca her Çarşamba saat 20.00’de, tarihî atmosferiyle büyüleyen Ataköy Baruthane Sahnesi ve Leyla Gencer Sahnesi’nde dönüşümlü olarak seyirciyle buluşmaya devam edecek.
Kaçırmayın, zira "Başlayan biter" ama bu oyunun etkisi uzun süre bitmeyecek gibi görünüyor.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.