Fotoğrafın hikâyesi: Cottingley Perileri
Savaşın gölgesindeki bir derenin kıyısında iki çocuğun objektifine takılan sihirli kareler, Sherlock Holmes’un yaratıcısı Conan Doyle’u ve tüm dünyayı nasıl büyülemişti? Perilerin izini süren bu rüyanın ve insanlığın mucizelere duyduğu sonsuz tutkunun ardındaki dünyaya adım atmaya hazır mısınız?
1917 yılı… I. Dünya Savaşı’nın kanlı siperleri ve milyonlarca insanın hayatını söndüren acımasız bir kıyım, tarih sayfalarını zifiri bir dumana boğuyordu. Avrupa’nın üzerini ölüm ve barut kokulu ağır bir sis örtmüştü. Yine de Kuzey İngiltere’de, Yorkshire’ın rüzgârlı, yemyeşil kasabası Cottingley’de, yetişkinlerin dünyasından, acılardan ve insanlığın akıl almaz vahşetinden bihaber iki çocuk, küçücük evrenlerinde bambaşka bir gerçekliğin peşindeydi.
Güney Afrika’nın kavurucu sıcağından yeni kopup gelmiş 9 yaşındaki Frances Griffiths ve teyzesinin kızı, 16 yaşındaki Elsie Wright... Onları bir arada tutan çocukluğun taze hayal gücü, dünyanın sert ve yaralayıcı gerçekliğine karşı ördükleri gizli bir sığınaktı. Günün her saati bahçenin ucundaki usul usul akan derenin kıyısına koştular. Annelerinin sürekli şikâyet ettiği ıslak etekleri, çamura bulanmış ayakkabıları onlar için önemsizdi. Çünkü yetişkinlerin görmediği, göremeyeceği bir dünya vardı orada. Kızların açıklaması tek bir cümleyle sığacak kadardı:
“Biz sadece perileri görmeye gidiyoruz.”
Bir çocuğun masum iddiası, büyüklerin dünyasında alay konusu olmaya mahkûmdur lakin Elsie ve Frances için bu bir gurur meselesine dönüşmüştü. Sihirli bir dünyanın varlığını kanıtlamak zorundaydılar. Bir gün Elsie, babasının çok sevdiği ve küçük bir çantaya benzeyen Midg marka çeyrek plakalı fotoğraf makinesini ödünç aldı. Sadece otuz dakika sonra, yüzlerinde dünyayı fethetmiş çocukların o zafer sarhoşluğuyla eve geri döndüler.
Elsie’nin babası Arthur, fotoğrafın büyüsüne kapılmış hevesli bir amatördü; evin bir köşesini kendi elleriyle kurduğu karanlık bir odaya çevirmişti. Kızların getirdiği cam negatifi banyo solüsyonuna batırdığında, oda derin bir sessizliğe gömüldü. Yavaşça beliren suretler Arthur’u şaşkına çevirmişti:
Cottingley Perileri
Negatif netleştikçe, ön plandaki çalılığın ardında duran Frances’in etrafında dans eden dört zarif peri silueti belirdi. Fakat Arthur, gerçeği arayan şüpheci bir babaydı. Kızının yetenekli bir çizer olduğunu, hatta daha önce bir fotoğraf stüdyosunda çalıştığını çok iyi biliyordu. İki ay sonra kızlar makineyi bir kez daha ödünç alıp, çimenlerin üzerine bağdaş kurmuş, avucuna dokunmaya çalışan bir karış boyundaki bir cüceye gülümseyen Frances’in fotoğrafıyla döndüklerinde, Arthur’un sabrı tamamen tükendi. Bunun masum bir şakadan çok, makineye yapılan kurnazca bir müdahale olduğuna yemin etti ve bir daha o makineyi onlara vermedi. Arthur, makinenin çarklarında ve cam negatifin gölgelerinde sadece bir insan hilesi ararken; karısı Polly, çocukların gözlerindeki o saf inanca sığınmış ve fotoğrafların gerçekliğine çoktan inanmıştı.
O sırada, binlerce kilometre uzakta, Frances’in hayatının büyük kısmını geçirdiği Güney Afrika’nın kavurucu güneşinin hüküm sürdüğü topraklara doğru çoktan yola çıkmıştı. Frances, perilerle birlikte çekildiği o kareyi okyanus ötesindeki arkadaşı Johanna Parvin’e gönderirken, fotoğrafın arkasına çocuk safiyetiyle şu notu düşüyordu: “Çok komik, Afrika’da onları hiç göremezdim. Demek ki orası onlar için çok sıcak olmalı.”
Fakat bu masum sır, bir aile albümünün sararmış sayfaları arasında saklı kalamayacak kadar büyüktü. 1919 yılının ortalarında, Elsie’nin annesi Polly, Bradford’daki Teosofi Cemiyeti’nin merak dolu salonundaki toplantıya katıldı. O akşam kürsüde “peri yaşamı” konuşuluyordu. Toplantının sonunda Polly, kızıyla yeğeninin çektiği küçük kareleri konuşmacıya uzattığında, salonun kaderi değişti. Kısa süre sonra bu fotoğraflar, Harrogate’deki yıllık cemiyet konferansında sergilenmeye başladı ve cemiyetin en önde gelen isimlerinden biri olan Edward Gardner’ın dikkatini çekti.
Teosofi felsefesinin merkezinde, insanlığın daha kusursuz bir boyuta doğru evrildiği inancı yatıyordu. Gardner fotoğraflara baktığında, sıradan bir optik yanılsamadan çok daha fazlasını gördü. Ona göre tarihte ilk kez, iki küçük kız sadece perileri görmekle kalmamış; onları bir fotoğraf plakasına kaydedilebilecek kadar yoğun bir biçimde maddeleştirmeyi başarmıştı. Bu, insanlık tarihinin yepyeni bir evrim döngüsüne girdiğinin, görünmeyen âlemin dünyaya kapı araladığının mutlak kanıtıydı.
Edward Gardner, bu gizemi sıradan bir inanç meselesi olmaktan çıkarıp somut bir hakikate dönüştürme kararlılığındaydı. Orijinal cam negatifleri ve baskıları dönemin tanınmış fotoğraf uzmanlarından Harold Snelling’in masasına bıraktığında, beklediği büyük fırtına koptu. Snelling’in incelemesi, inananların sırtını sıvazlayan türdendi: Ona göre negatifler tamamen orijinaldi; stüdyo ortamında kâğıt ya da karton maketlerle yapılmış bir hilenin izine bile rastlanmamıştı. Her ne kadar perilerin varlığını tescillemekten kaçınıp “Bunlar, o an kameranın önünde ne varsa onun dosdoğru fotoğraflarıdır” cevabını verdi. Bu ifade Gardner için yeter de artardı. Gardner hemen yeni ve daha net baskılar ürettirdi; bu büyüleyici kareleri yanına alıp Britanya’yı karış karış gezeceği konferans turuna çıktı.
Ancak rasyonel dünyanın sokaklarında herkes bu büyüye kapılmaya niyetli değildi. Şüpheciler odanın bir köşesinde akıl ararken, diğer köşede tarihin en büyük rasyonel zihinlerinden biri kendi kalesine gol atmak üzereydi:
Sir Arthur Conan Doyle
Sherlock Holmes’un yaratıcısı, usta yazar ve ateşli bir spiritüalist olan Sir Arthur Conan Doyle, Light dergisinden bu fotoğrafların haberini almıştı. Tam da o sıralarda The Strand Magazine’in prestijli Noel sayısı için periler üzerine bir makale yazmakla görevlendirilmişti. Tarihçi Magnus Magnusson’un o çarpıcı tespitiyle, bu fotoğraflar Doyle için gökten inen bir lütuf gibiydi.
Doyle, 1920’nin Haziran ayında Gardner ile köprüleri kurdu ve ardından Elsie ile babasına mektup yazarak bu kareleri kullanmak için izin istedi. Karşısında dünyanın en ünlü dedektifinin yaratıcısını bulan baba Arthur Wright büyülenmişti; tereddütsüz onay verdi. Üstelik teklif edilen telif ücretini elinin tersiyle itti. Ona göre, eğer bu görüntüler gerçekten gerçeğin birer parçasıysa, asla parayla “kirletilmemeliydi.”
Gardner ve Doyle, fotoğrafları dönemin dev fotoğraf şirketi Kodak’ın laboratuvarına da taşıdılar. Şirketin teknisyenleri ellerindeki baskıları incelediklerinde ortada bariz bir müdahalenin izine rastlayamadılar fakat bunun perilerin gerçek olduğunu kanıtlayamayacağını söyleyerek sertifika vermeyi reddettiler. Gardner, bu kararın arkasındaki gizli önyargıyı hemen sezmişti; nitekim teknisyenlerden birinin şu sözü her şeyi özetliyordu: “Ne de olsa periler gerçek olamayacağına göre, fotoğraflar bir şekilde sahte olmalıydı.” Bir diğer fotoğraf devi olan Ilford ise hiç tereddüt etmeden fotoğraflarda hile izleri olduğunu raporladı. Buna rağmen Gardner ve Doyle, oldukça iyimser bir kurnazlıkla üç raporu “ikisi lehte, biri aleyhte” diye yorumlayarak yollarına devam ettiler. Dönemin öncü fizikçilerinden ve ruhsal araştırmacısı Sir Oliver Lodge ise fotoğraflara baktığında yalnızca gülümsemişti; ona göre bunlar olsa olsa peri kılığına girmiş bir dansçı troupe’uydu ve şüpheyle eklemişti: “Perilerin saç modelleri de fazlasıyla Paris işi görünüyor.”
Artık perde açılmıştı. Laboratuvarlardaki mikroskoplar hile arayadursun, bir yazarın inanma tutkusu ve kitlelerin sihir açlığı, Cottingley’in perilerini dünyanın en büyük sahnesine fırlatmak üzereydi. Gerçeğin ne olduğu artık kimsenin umurunda değildi; çünkü insanlık, inanmayı seçtiği rüyanın içinde kaybolmaya çoktan hazırdı.
Arthur Conan Doyle Avustralya’daki yaklaşan konferans maratonunun telaşıyla koştururken, 1920’nin Temmuz ayında Edward Gardner’ı gerçeğin kilidini açması için Cottingley’e, Wright ailesinin kapısına gönderdi. Frances o sırada anne ve babasıyla birlikte Scarborough’da yaşıyordu. Ancak Elsie’nin babası Arthur, içindeki o inatçı kuşkuyu Gardner’a sakınmadan itiraf etti. Kızlar evde yokken yatak odalarını ve derenin çevresini köşe bucak aramış, hileyi için her yeri didik didik etmişti fakat ortada "suç teşkil edecek" tek bir delil bile bulamamıştı.
Gardner ise ailenin dürüstlüğüne ve saygınlığına kefil olmaya hazırdı. Fotoğrafların gerçekliğini her türlü şüphenin ötesine taşımak için Temmuz sonunda Cottingley’e geri döndü. Yanında iki adet W. Butcher & Sons Cameo katlanabilir plakalı fotoğraf makinesi ve gizlice işaretlenmiş 24 adet cam negatif getirmişti. Yaz tatili bahanesiyle Frances da Cottingley’e çağrıldı; amaç iki kuzenin perilerle yeniden buluşmasını sağlamaktı. Gardner, 1945 yılında kaleme aldığı Fairies: A Book of Real Fairies adlı kitabında o anları şöyle anlatıyordu:
“Londra’dan iki kamera ve plakalarla yeniden Cottingley’e gittim; aileyle buluşup kızlara kameraların basit çalışmasını anlattım ve birer tane verdim. Makineler yüklüydü. Son tavsiyem, daha önce alışık oldukları gibi sadece güzel günlerde vadiye gitmeleri, perileri çekmek için bildikleri yöntemi denemeleri ve ne elde edebileceklerine bakmalarıydı. Aydınlık ve mesafe konusunda sadece en basit, en kolay önermelerde bulundum; çünkü onların kendilerini tamamen özgür, kısıtlanmamış hissetmelerini ve omuzlarında hiçbir sorumluluk yükü olmamasını istiyordum. Eğer sonuç çıkmazsa, hiç üzülmemelerini söyledim.”
Ağustos ayının 19’una kadar gökyüzü fotoğrafçılığa hiç yüz vermedi. Frances ve Elsie, başkaları izlerken perilerin asla görünmeyeceğinde ısrarcı oldukları için Elsie’nin annesi komşu teyzesine çaya gitmeye ikna edildi ve evde yalnız bırakıldılar. Annelerinin yokluğunda kızlar hemen harekete geçip birkaç kare yakaladılar; bunlardan ikisinde periler tüm netliğiyle sahnedeydi.
İlk kare, Frances ve Sıçrayan Peri’ydi; Frances profilden görünürken, burnunun hemen ucunda kanatlı bir peri süzülüyordu. İkinci kare, Elsie’ye Çan Çiçeği Demeti Sunan Peri adını aldı; bu fotoğrafta bir peri dalın üzerinde parmak uçlarında doğrulmuş Elsie’ye bir çiçek uzatıyordu. İki gün sonra ise serinin son karesi olan Periler ve Güneş Banyosu çekildi.
Negatifler özenle pamuklara sarılıp Londra’daki Gardner’a postalandı. Gardner, ellerindeki mucizeyi görür görmez o dönenin en heyecanlı telgrafını okyanus ötesine, Melbourne’de turnede olan Conan Doyle’a patlattı. Binlerce kilometre öteden gelen cevap, Doyle’un içindeki inancın ne kadar derin olduğunu ele veriyordu:
“Uzak Avustralya’dayken senden aldığım not ve yayınladığımız sonuçları doğrulayan o üç harika fotoğraf içimi sevinçle doldurdu. Perilerimiz kabul gördüğünde, diğer psişik fenomenler de çok daha kolay kabul görecek... Bir süredir celselerden, görünür bir işaretin yolda olduğuna dair mesajlar alıp duruyorduk.”
Bilinmezliğin sisleri arasından gelen o pamuğa sarılı cam plakalar, ruhsal bir devrimin müjdecisi gibi kutlanıyordu. İnsanlık, kendi elleriyle kurduğu rüyanın hakikatine varmak için gözlerini kapatmaya ve inanmayı seçtiği o masalın ardında yürümeye artık tamamen hazırdı.
Aralık 1920’de yayımlanan The Strand Magazine, kapağını açtığı anda tarihin en tuhaf kültürel fırtınalarından birini kopardı. Sir Arthur Conan Doyle’un kaleme aldığı makale, 1917 tarihli fotoğrafların daha yüksek çözünürlüklü iki baskısını barındırıyordu ve dergi raflara çıktığı gibi günler içinde tamamen tükendi. Kızların kimliğini korumak için Frances’e Alice, Elsie’ye Iris denmiş; Wright ailesi ise metinde “Carpenter” soyadıyla gizlenmişti. Doyle’un asıl gayesi büyüktü: Eğer halk perilerin varlığına inanırsa, ruhsal dünyanın diğer gizemlerini ve psişik fenomenleri de çok daha kolay kabul edecekti. Makalesini şu iddialı cümlelerle bitiriyordu:
“Onların varlığının kabul edilmesi, materyalist yirminci yüzyıl zihnini çamurlu ve ağır rutubetli hendeklerinden çekip çıkaracak; yaşamda hâlâ bir büyü ve gizem olduğunu ona kabul ettirecektir. Bunu keşfeden dünya, daha önce önüne konulmuş olan fiziksel gerçeklerle desteklenen o ruhsal mesajı kabul etmekte de o kadar zorlanmayacaktır.”
Ancak basının tepkisi şaşkınlık ve utancın harmanlandığı karmaşık bir şok dalgasıydı; Japon akademisyen Kaori Inuma’nın belirttiği gibi zaman zaman olumlu sesler yükselse de rasyonel dünya ayaklanmıştı. Tarihçi ve şair Maurice Hewlett, John O' London’s Weekly dergisindeki makalelerinde çocukların Sir Arthur Conan Doyle’u ustalıkla kandırdığı konusunda net bir fikir beyan ediyordu.
Londra’da yayımlanan Truth gazetesi de 5 Ocak 1921 tarihli sayısında aynı taraftaydı: “Bu peri fotoğraflarının gerçek açıklaması için gereken şey okült fenomenlerin bilgisi değil, çocukların bilgisidir.”
Bazı önemli figürler ise büyüye teslim olmaya hazırdı. Eğitim ve sosyal reformcu Margaret McMillan, “Bu sevgili çocuklara böyle harika bir hediyenin bahşedilmiş olması ne kadar büyüleyici” diyerek hayranlığını gizlemezken, romancı Henry De Vere Stacpoole fotoğrafları ve çocukları tamamen saf bir gerçeklik olarak kabul etti. Gardner’a yazdığı mektupta inancını şu çarpıcı sözlerle savunuyordu:
“Alice’in [Frances] yüzüne bakın. Iris’in [Elsie] yüzüne bakın. 10 milyon farklı yüzü ve biçimi olan Hakikat adında olağanüstü bir şey var; o Tanrı’nın para birimidir ve en akıllı kalpazanlar bile onu taklit edemez.”
Buna karşın, Britanya’da tıbbi röntgen tedavilerinin öncüsü ve keskin gözlü bir fotoğrafçı olan Binbaşı John Hall-Edwards, en sert muhaliflerin başında geliyordu:
“Elimdeki kanıtlara dayanarak bu fotoğrafların ‘sahte’ olabileceğini söylemekte tereddüt etmiyorum. Bu resimlerin çekildiği koşullarda doğaüstü bir şeyler olduğunu iddia edenlerin tutumunu eleştiriyorum; çünkü bir tıp doktoru olarak, bu tür saçma fikirlerin çocukların zihnine aşılanmasının ileriki yaşamlarında ruhsal bozukluklara ve zihinsel sarsıntılara yol açacağına inanıyorum.”
Doyle, 1921’de The Strand için ikinci bir makale kaleme alarak yeni fotoğrafları sergiledi ve diğer peri hikâyelerini derledi. Bu makaleler kısa süre sonra, 1922’de yayımlanan The Coming of the Fairies (Perilerin Gelişi) kitabının temelini oluşturdu. Ancak şüpheciler haklı çıkmakta gecikmedi; eleştirmenler perilerin masal kitaplarındaki geleneksel figürlere “fazla benzediğini” ve dönemin en gözde Paris işi saç modellerini taşıdıklarını alaycı bir dille not ediyorlardı. Bir yanda insanlığın rasyonel aklı, diğer yanda ise inanmanın o tatlı ve tehlikeli sığınağı; Cottingley’in kâğıt perileri, tüm dünyayı ikiye bölen keskin bir aynaya dönüşmüştü.
1921 yılının Ağsutos’unda Edward Gardner, Cottingley’e son kez adım attığında yanındaki kameralardan çok daha fazlasını taşıyordu. Bu kez yalnız değildi; görünmeyen âlemlerin piri olduğunu iddia eden okültist Geoffrey Hodson da sabırsızlıkla onunla birlikte gelmişti. Ancak dere kenarındaki sihir çoktan buharlaşmıştı. Artık büyümüş, bu çocukluk oyunundan iyice bıkıp usanmış olan Elsie ve Frances, bu kez ne bir peri gördüler ne de geriye yeni bir kare kaldı. Fakat Hodson cephesinde tablo bambaşkaydı. Hodson, perileri her yerde gördüğünü iddia ediyor, gördüğü her hayali coşkuyla defterine işliyordu. Yıllar sonra Elsie, Hodson’la yan yana çekildikleri o soluk fotoğrafa bakıp gülerek şöyle diyecekti: “Şuna bakın, perilerden ne kadar bıkmışız.” İki kuzen, o günlerde kendilerini izleyen bu hevesli adamla sadece yaramazlık olsun diye oynadıklarını ve onu içten içe bir sahtekâr olarak gördüklerini itiraf edeceklerdi.
1921’den sonra Cottingley’in üzerindeki büyük gizem bulutu yavaş yavaş dağıldı. Elsie ve Frances evlendi, yuvadan uçtu; farklı ülkelerde, sıradan hayatların içinde kayboldular. Fakat efsane, sahiplerinin yakasını asla bırakmadı. 1966’da bir gazete muhabiri İngiltere’de Elsie’yi bulduğunda, yılların olgunluğunu omuzlayan geçen kadın ilk kez yumuşadı ve perilerin belki de hayal gücünün bir ürünü olabileceğini kabul etti. Ancak o düşünceleri bir şekilde filme geçirmeyi başardığına dair o çocukça inanca tamamen sırtını dönmedi. Medya iştahla yeniden uyandı; 1971’de BBC ekibi kapıya dayanırken Elsie ser verip sır vermedi: “Size bunların hayal gücümüzün ürünü fotoğraflar olduğunu söyledim ve sözümün arkasındayım.”
Sular ancak Eylül 1976’da Yorkshire Televizyonu’ndan Austin Mitchell’ın kamerası karşısında durulmaya başladı. Artık yaşlanmış olan iki kadın, kameraların ve sıkıştıran soruların altında nihayet gerçeğin üzerinden örtüyü sıyırarak, “Akılcı bir insan perileri görmez” cevabını verdiler.
Gerçekler ise gün yüzüne çıkmak için 1978 yılını bekliyordu…
Gerçek hikâye
1978’de bu konuya obsesif bir ilgi duyan ünlü şüpheci James Randi ve ekibi fotoğrafları bilgisayar teknolojisiyle didik didik etti; perileri tutan incecik ipler ve destek izleri nihayet açığa çıkmıştı. 1982-1983 yıllarında ise British Journal of Photography editörü Geoffrey Crawley, olayın en kapsamlı bilimsel otopsisini yaparak resimlerin tamamen birer manipülasyon olduğunu tescilledi.
1983 yılında, The Unexplained dergisinde yayımlanan bir makale, on yıllardır tüm dünyayı peşinden koşturan gizemin üzerindeki örtüyü nihayet kaldırdı. Artık yaşlı birer kadın olan kuzenler, gerçeği itiraf ettiler: Fotoğraflar sahteydi. Elsie, savaşın başlarında yayımlanan Prenses Mary’nin Hediye Kitabı'ndan Claude Shepperson’ın üç dans eden peri resmini kopyalamış, birkaç ayrıntı ekleyip kanatlar takarak karton figürler hazırlamıştı. Şapka iğneleriyle çalılara tutturdukları bu maketleri fotoğrafladıktan sonra ise destek malzemelerini dereye atıp izleri silmişlerdi.
Ancak işin en büyüleyici ironisi şuydu: Tüm bu itiraflara rağmen, her iki kadın da hayatları boyunca derinlerde bir yerde gerçekten periler gördüklerinde ısrar etmekten vazgeçmediler. Özellikle serinin beşinci ve son karesi olan Periler ve Güneş Banyoları, kuzenler arasında yıllar boyu süren tatlı bir anlaşmazlığın odağı oldu. Elsie bu karenin de diğerleri gibi tamamen sahte olduğunu söylerken, Frances fotoğrafı çektiği anı hayatının sonuna kadar büyük bir inançla savundu:
“Yağmurlu bir cumartesi öğleden sonrasıydı ve biz de kameralarımızla öylece dolaşıyorduk, Elsie’nin ise hiçbir hazırlığı yoktu. Çimenlerde perilerin toplandığını gördüm ve kamerayı doğrultup bir fotoğraf çektim.”
İki kadının da bu fotoğrafı kendilerinin çektiğini iddia etmesindeki sırrı, yıllar sonra The Times’a yazan editör Geoffrey Crawley çözdü: Görüntü, çimenlerdeki peri figürlerinin kasıtsız bir çift pozlamasıydı; bu yüzden her iki kadın da o kareyi kendilerinin çektiğine inanmakta tamamen samimiydi.
1985’te Yorkshire Television’ın Arthur C. Clarke’s World of Strange Powers programına konuk olduklarında Elsie, Sherlock Holmes’un yaratıcısı Conan Doyle gibi dev bir dehanın nasıl kandırıldığını tebessümle anlattı: “İki köy çocuğu ve Conan Doyle gibi zeki bir adam… Bizler, sadece sessiz kalabilirdik.” Frances ise işin özünü şu çarpıcı cümleyle özetliyordu: “Bunu bir dolandırıcılık olarak hiç düşünmedim bile. Sadece Elsie ve ben biraz eğleniyorduk ve bugün bile neden kandırıldıklarını anlayamıyorum. Kandırılmak istediler.”
Zaman akıp gitti. Frances 1986’da, Elsie ise 1988’de bu dünyadan göçtü. Aralarında bazen kırgınlıkların da yer aldığı mektuplar, kameralar ve o soluk fotoğraflar müzelerde sergilenmeye, açık artırmalarda binlerce sterline alıcı bulmaya başladı. 2009 yılında Frances’in kızı Christine Lynch, Antiques Roadshow programına katıldığında, annesi gibi o da beşinci fotoğraftaki perilerin gerçekliğine inanmaya devam ediyordu. Efsane; filmlere, kitaplara ve sayısız komediye ilham vererek popüler kültürün ölümsüz bir parçasına dönüştü.
Cottingley’in serin sularında kâğıttan kesilip iğnelenen o küçük figürler, gerçeğin soğuk duvarına çarpıp paramparça olabilirdi. Lakin insanlık, o masalın güvenli limanında kalmayı, inanmayı ve aldanmayı seçmişti. Periler belki hiç var olmamıştı; ama insanın mucizeye duyduğu o sonsuz açlık, tarihin en tatlı yalanını ölümsüz kılmaya yetmişti.
Bir zamanlar derenin serin sularında kâğıttan kesilip iğnelenen o küçük figürler; Conan Doyle gibi dâhileri, laboratuvarları, okültistleri ve tüm dünyayı peşinden koşturan büyük bir rüyaya sürüklemişti. Periler hiç var olmamıştı fakat insanın inanma tutkusu, gerçeğin kendisinden çok daha büyüleyici ve ölümsüz bir masal bırakmıştı geriye.
Kaynakça
Geoffrey Crawley. “The Cottingley Fairies: Summary of Investigation of the Evidence”. British Journal of Photography, 1982–1983.
Peter Narváez. “The Good People: New Fairylore Essays (Garland Reference Library of the Humanities)”. Garland Pub., 1991.
Sir Arthur Conan Doyle . “The Coming of the Fairies”. Hodder & Stoughton, 1921.
Joe Cooper. “The Case of the Cottingley Fairies”. Robert Hale, 1990.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.