A Knight of the Seven Kingdoms: Bir şövalye sadeliği
Ejderhaların gölgesinden sıyrılan Westeros, kahramanlığı bir devin sadakatinde ve bir çocuğun merakında buluyor. Kanlı taht kavgalarının ötesinde, gerçek dünyanın karmaşasından kaçıp sığınabileceğimiz; onur, dostluk ve masumiyetle örülü o son güvenli limanı, hüzünlü bir umutla yeniden inşa ediyor.
Buz ve Ateşin Şarkısı evreni, on yılı aşkın bir süredir kolektif bilincimizi devasa ejderhalar, ensest ilişkiler, zehirli kadehler ve "Kırmızı Düğün"lerin kanlı dehşetiyle meşgul etti. George R.R. Martin’in yarattığı bu dünya, Hobbesçu bir "herkesin herkesle savaşı" simülasyonuydu. Ancak ekranlarımıza düşen "Yedi Krallığın Şövalyesi" (A Knight of the Seven Kingdoms), bize tanıdığımız ama unuttuğumuz bir şeyi vaat ediyor: İnsan sıcaklığı.
Gerçek dünyanın jeopolitik krizleri ve bitmek bilmeyen kutuplaşması artık Westeros’un dehşetiyle yarışır hâle gelmişken; Dunk ve Egg’in hikâyesi, vahşi bir ormanın ortasında yakılmış küçük, mütevazı bir kamp ateşi gibi duruyor. Peki, neden en karanlık fantezi evrenlerinden birinde "huzur" arıyoruz ve bu sade yolculuk aslında hangi devasa fırtınaların habercisi?
Game of Thrones (GoT) ve House of the Dragon (HotD), "iktidar" odaklı anlatılardı. Foucaultyen bir perspektifle, bu dizilerde her nefes alış bir güç mücadelesiydi. Ancak Dunk ve Egg’de odak noktası, Demir Taht’ın kimin tarafından işgal edildiği değil, bir insanın onuruyla karnını nasıl doyuracağıdır.
Dunk (Uzun Sör Duncan), Orta Çağ anlatılarının o parlayan zırhlı kahramanlarından biri değil. O, Peter Claffey’in devasa ama şaşkın fiziğinde hayat bulan, tabiri caizse "iyilik dolu bir labrador"dur. Dunk’ın şövalyeliği bir soyluluk beratına değil, ölen ustası Sör Arlan’ın eski zırhına ve kendi vicdanına dayanır. O, Westeros’un gördüğü en "sahte" ama aslında en "gerçek" şövalyedir. Orijinal dizinin entrikacı karakterleri her kelimesini üç kez tartarken, Dunk "Şövalyelik bir yemindir, bir zırh değil" düsturuyla hareket eder.
Onun yaveri Egg (Dexter Sol Ansell) ise kel kafasının altında bir krallığın ağırlığını ve çocuksu bir bilgeliği taşır. Aralarındaki dinamik, Don Kişot ve Sancho Panza’nın ters yüz edilmiş bir versiyonu gibidir; burada fiziksel güç "saf" olanda, entelektüel strateji ise "küçük" olandadır. Egg, dünyayı kitaplardan öğrenmiş bir prensin merakıyla, Dunk ise dünyayı sokaklardan öğrenmiş bir garibanın sağduyusuyla birbirini tamamlar.
Bir çocuğun gözlerinde saklı trajedi
Bu masalsı atmosferin altında, aslında Westeros tarihinin en kırılgan ve belirleyici dönemlerinden biri yatıyor. Egg, yani V. Aegon Targaryen, sıradan bir çocuk değil; o, tahtın dördüncü oğlunun dördüncü oğlu, yani "olmayacak olan kral"dır. Dunk ile tozlu yollarda arşınladığı bu mütevazı hayat, aslında onun ileride "Halkın Dostu Aegon" olarak anılacağı hükümdarlığının temel taşlarını döşüyor.
Dunk, Egg’e sadece mızrak tutmayı değil, bir köylünün çamurlu ayakkabısındaki sızıyı hissetmeyi öğretiyor. Bu, Targaryen kanının o kibirli, tanrısal ve çoğu zaman delilikle sarmalanmış doğasına vurulan en büyük darbedir. Aegon, asillerin salonlarında değil, halkın meyhanelerinde büyüyen ilk kral olacaktır. Ancak bu eğitimin sonu, ironik bir trajediyle mühürlenmiştir. Egg, halkını sevdiği ve reformlar yapmak istediği için soyluların nefretini kazanacak; yasaları değiştirmeye çalıştıkça karşısında aşılmaz bir duvar bulacaktır.
Bu yolculuk bizi, fantezi edebiyatının en hüzünlü gizemlerinden biri olan Summerhall Trajedisi’ne hazırlıyor. Egg’in yaşlılık döneminde, belki de halkına söz verdiği o huzuru ancak ejderhaların gücüyle getirebileceğine inanarak (veya sadece o eski görkemi özleyerek) giriştiği büyü ritüeli, büyük bir yangınla son bulur. Dunk, kralını ve dostunu kurtarmak için alevlerin arasına dalar ve ikisi de o trajedide can verir. Rhaegar Targaryen tam o gün, o küllerin arasından doğar. Yani bu "neşeli" dizi, aslında trajediye giden en uzun ve en masum yolun başlangıcıdır.
Nostalji ve "küçük şeyler"
Orijinal serideki devasa, bölümleri servet değerinde olan savaş sahnelerinin yerini; bir tavernada içilen biranın tadı, eski bir kalkanın üzerindeki boyanın kuruması ve bir mızrak dövüşü turnuvasının tozlu heyecanı alıyor. Bu, epik fantezinin "ev içi" (domestic) hâlidir. Dizinin 30-40 dakikalık bölümleri, izleyiciyi yormak yerine bir masal anlatıcısının yanına oturtuyor. Ramsay Bolton’un sadist işkenceleri veya Joffrey’in histerik çığlıkları yok. Onun yerine;
- Kapı eşiklerine kafasını çarpan devasa bir adamın sakarlığı,
- Dünyanın adaletsizliğine karşı duyulan saf bir şaşkınlık,
- Ve her şeyden önemlisi, umut var.
Bu "nezaket", GoT evreninde alışık olmadığımız bir lüks. Ned Stark’ın başının uçurulduğu günden beri Westeros’ta "iyi adamlar kaybeder" mottosuna o kadar alıştık ki, Dunk gibi birinin hayatta kalma çabası bize devrimsel bir iyimserlik gibi geliyor. Burada kötülük hâlâ var, ancak bu kötülük metafiziksel bir "Ak Gezen" tehdidi değil; daha çok insan kibri ve feodalizmin getirdiği o hantal, adaletsiz çarklardır.
Gerçek dünya artık bizim başa çıkamayacağımız kadar Westeros’a benziyor. Sosyal medyanın linç kültürü, ekonominin belirsizliği ve küresel siyasetin gaddarlığı karşısında, Dunk’ın bir karaağaç altında uyuması bize bir "güvenli alan" sunuyor. İronik olan şu: Karakterlerin her an ölebileceği bir dünyayı izleyerek rahatlıyoruz. Çünkü bu dünyada kurallar -her ne kadar sert olsa da- bellidir. Kılıç kılıca çarpışır, yalan söyleyenin maskesi er ya da geç düşer. Oysa bizim dünyamızın belirsizliği, Westeros’un kılıç darbelerinden daha çok acıtıyor.
Dunk ve Egg, sadece iki yol arkadaşı değil; onlar Westeros'un son saflık kırıntılarıdır. Onların hikâyesi, ejderhaların küllerinden doğan bir hanedanın, en sonunda "insan" olmayı bir meyhanenin loş ışığında keşfetmesinin öyküsüdür. Bu dizi, epik fantezinin artık ejderha ateşine değil, bir parça merhamete ihtiyacı olduğunu kanıtlıyor.
Pamuk çoraplı kahraman
Yedi Krallığın Şövalyesi, bize kahramanlığın büyük savaş meydanlarında değil, bir meyhanede haksızlığa uğrayan birini savunurken veya bir çocuğa doğruyu öğretirken kazanıldığını hatırlatıyor. Dunk ve Egg, Westeros’un vicdan azabıdır; geçmişin hataları ve geleceğin felaketleri arasında sıkışmış, "insan olmaya" çalışan iki yolcudur.
Kopmuş uzuvlar, turta içinde servis edilen düşmanlar ve zehirli düğünlerden yorulan ruhlarımız için bu dizi, serin bir bahar akşamı gibi geliyor. Gerçek dünya Westeros kadar karanlıklaştığında, bize gereken şey bir fatih değil, sadece bir şövalye ve onun küçük, kel yaveridir. Çünkü bazen dünyayı kurtarmak gerekmez; sadece birinin elini tutmak ve bir sonraki kasabaya kadar beraber yürümek yeterlidir. Dunk'ın o meşhur ifadesiyle söylersek, "Kafana bir şaplak" yemek pahasına bile olsa, bu masumiyete tutunmak şu an hepimizin en büyük ihtiyacı.
Dunk ve Egg’in hikâyesini sadece bir "yol hikâyesi" olmaktan çıkarıp onu bir Yunan trajedisine dönüştüren şey, bu iki can dostun hikâyesinin nerede bittiğini biliyor oluşumuzdur. George R.R. Martin’in bu yan seriyi ana serinin bir antitezi olarak kurgulamasının sebebi de budur: Bize önce sevmeyi ve umut etmeyi öğretir, ardından bu umudun küllerini yüzümüze savurur.
Summerhall Trajedisi, Westeros tarihinin en büyük "Ne oldu?" sorularından biridir. 259 yılında, Kral V. Aegon (Egg), bir zamanlar Dunk ile arşınladığı o tozlu yollarda öğrendiği halk sevgisini bir üst seviyeye taşımak; lordların direncini kırmak ve krallığa gerçek barışı getirmek için ejderhaları geri getirmeye karar verir. Yanında ise sarsılmaz gölgesi, Kral Muhafızları Lord Kumandanı Uzun Sör Duncan vardır.
Ejderha rüyasından küllere…
Martin, ana seride ejderhaları gücün, yıkımın ve tiranlığın sembolü olarak kullanırken; Dunk ve Egg’de ejderhalar, Egg’in zihninde "halkı kurtaracak olan mucize"ye dönüşür. İşte trajedi burada başlar: En insancıl Targaryen bile, en saf niyetlerle (halkına yardım etmek için) Targaryenlerin o kadim hatasına, yani "ejderha tutkusuna" düşer.
Summerhall’da çıkan o devasa yangın, bir saray ile birlikte Westeros’un son masumiyet kırıntılarını da yakıp kül etmiştir. Dunk, alevlerin arasında kralını kurtarmaya çalışırken, aslında bir devrin kapanışına tanıklık eder. O gün, masumiyetin yerini Rhaegar Targaryen’in doğumuyla birlikte hüzünlü bir melankoli alır. Dunk ve Egg’in yol boyunca biriktirdiği tüm o sade neşe, Summerhall’ın dumanlı havasında bir vasiyete dönüşür: En iyi niyetler bile, eğer güç ile zehirlenirse, dünyayı ateşe verebilir.
Neden bu hikâye Game of Thrones’un tam zıddıdır?
- İktidar vs. insan: Ana seride karakterler iktidar için insanlıklarından vazgeçerken; Dunk, insan kalabilmek için iktidarın sunduğu tüm kolaylıklardan (şatafat, soyluluk, hile) vazgeçer.
- Büyük savaş vs. küçük kavga: Ak Gezenler dünyayı yok etmeye çalışırken, Dunk sadece bir kadının onurunu veya bir çocuğun güvenliğini kurtarmaya çalışır. Martin bize şunu fısıldar: Bir kadını kurtaramayan adam, dünyayı hiç kurtaramaz.
- Ejderha vs. karaağaç: Ejderha, Targaryenlerin yıkıcı gücünü temsil ederken; Dunk’ın kalkanındaki karaağaç ve kayan yıldız, gelip geçici ama kökleri yere sağlam basan bir onuru simgeler.
"Yedi Krallığın Şövalyesi"ni izlerken hissettiğimiz o iç ısıtan huzur, aslında fırtınadan önceki son sessizliktir. Dunk’ın o saf sadakati ve Egg’in meraklı gözleri, bize Westeros’un bir zamanlar "kurtarılmaya değer" olduğunu hatırlatır. Eğer ana serideki karakterler sadece birer satranç taşıysa; Dunk ve Egg, o tahtanın üzerine düşen birer gözyaşıdır. Bu hikâye, bizlere kılıçların keskinliğinden çok, yüreklerin genişliğinin önemli olduğunu kanıtlıyor. Summerhall’da alevler göğe yükseldiğinde bile, Duncan’ın son anında muhtemelen düşündüğü tek şey, o kel kafalı küçük yaverini bir kez daha korumak olmuştur. Gerçek şövalyelik de zaten budur: Dünyayı değiştiremesen bile, yanındakinin dünyası kalabilmek.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.