Şiire, miire dair
Tarık Buğra, 6 Ağustos 1978’de Tercüman’daki yazısında sahte edebiyatçılara dikkat çekerek devletin; kitle iletişim araçlarını kullanarak edebiyatı siyasi propagandalara kurban etmesini eleştiriyor. Niteliksizliğe tepki gösteren yazar; edebiyatın uygarlık meselesi kadar ciddi oluşunu vurguluyor.
Edebiyat yapma, deriz. Keşke adamını bulsak da, "Edebiyat yap, ne olur" diye rica etsek. Tek tek insanlar için ne söylesem boş: ama sıra toplum denen şeye geldi mi, gerçek ortada: Edebiyatını kaybeden ve edebiyat yapamayan bir toplum her şeyden umudunu kesmelidir.
Ve kim ne derse desin, biz işte o durumdayız:
Biliyorum; Osmanlıca, artık bir arkeolojik konudur. Ha geçen çağların özlemi, ha Osmanlıcaya özlem… İkisi de aynı şeydir, ikisi de imkânsızdır. Evet, bunu biliyorum; ama Osmanlıcanın büyük bir dil olduğunu da biliyorum... Tıpkı on altıncı yüzyılın asla geri gelmeyeceğini, ama onun muhteşem bir dönem olduğunu kabul zorunda oluşum gibi.
Osmanlıcada mütefelsif, mütatabbib, müteşair gibi kelimeler vardı ve bunlar özentiyi anlatırlardı; sahte şair, filozof veya doktor deyimini karşılardı. Biz edebiyatı, sahte edebiyatçılar yüzünden, edebiyat şarlatanları, edebiyat demagogları yüzünden kaybettik. Hem de, Allah inandırsın, devletin bunları arkalaması yüzünden kaybettik.
Koskoca bir milleti baltalamaktan başka bir anlama gelmeyen ve gelemeyecek olan bu durumda hâlâ da bir değişiklik yok. Kötü kasıtlara pek benzeyen bu tutum hâlâ sürüp gitmektedir. İşte TV'niz, işte radyonuz.. Ve işte okul kitaplarınız!
Hepsi de edebiyatı baltalamayı iş edinmişler gibi. Hepsi de gerçek edebiyattan kaçınıyor ve hepsi de edebiyat şarlatanlıklarını, demagojilerini arkalıyor.
Böyle olunca da bize, edebiyat yapma demek kalıyor.
Güzel bilinmeyince
Bütün konular için böyledir bu: Güzel, sağlam, doğru, iyi bilinmeyince insan demagojiye ve şarlatanlığa açık düşer, kandırılması çok kolaylaşır. Edebiyat konusunda Türkiye işte bu durumdadır; çünkü uzun ama çok uzun yıllardan beri devlet, daha doğrusu devlet benim demeyi mümkün gören iktidarlar, okul kitaplarını, radyoları ve TV ile konuya etkili olan bütün kurum ve kuruluşlarını kendi çıkarlarının, hiç değilse anlayışlarının bir aracı gibi kullanmıştır: bizden veya bize karşı düsturu edebiyat için de tek ölçü edinilmiştir.
Ve bu tutum bazı dönemlerde, özellikle şimdi, tam bir faşist nitelik almıştır. Kısacası söz -ayağa düştü deriz- uygarlığın baş ölçeği olan edebiyat ayağa düşürülmüştür. Bunun adı da millete ihanettir, insanlarımıza ihanettir. Çünkü edebiyata ihanet budur. Bunu anlamayanlar veya kavrayamayanlar, uygarlık tarihlerine şöyle bir baksınlar; bu eserlerin dörtte üçüne yakınını edebiyatın oluşturduğunu göreceklerdir.
Kim yazmış olursa olsun, bir Fransız medeniyeti tarihinin veya İngiliz medeniyeti tarihinin yarıdan çok fazlası Fransız edebiyatına veya İngiliz edebiyatına ayrılmıştır.
Ve bu medeniyetlerle birlikte, bütün medeniyetlerin aklını peynir ekmekle yememiş emanetçileri çocuklarına ve gençlerine edebiyatlarının en güzel, en sağlam, en iyi örneklerini öğretmeyi eğitimlerinin baş görevi sayarlar. Onların çocukları okuyup yazmaya klasiklerinden alınmış mısralar ve cümlelerle başlıyor.
Buna karşılık biz, evet, uzun yıllardan beri bu işi de bir siyasi telkin konusu yapmışız, bir beyin yıkama aracı yapmışız; kısacası faşizme devretmişiz: radyolarımız, TV’miz, okul kitaplarımız, ödenekli tiyatrolarımız güzele, iyiye, başarılıya; seviyeye sırt çevirmiş birer faşist propaganda aracı derekesine düşürülmüştür.
Buna ihanet; insana ihanet, beyne ihanet, sonuç olarak da, millete ihanet demeyecek olanlar, sadece ihanetle var olanlar ve ihanete ancak ihanete bel bağlayanlardır… Bir de... Elbette... Budalalar!
Şöyle bir silkinip…
Şöyle bir silkinip Tanrı'nın her kula bağışladığı sağ düşünce ile bakanlar, kör partizanlıklarını bir an için bir yana bırakabilenler -hiç abartmıyorum- uçurumu burunlarının dibinde görecek, çünkü edebiyata, dolayısı ile de insana yapılan, adinin bayağısı bir iktidar hırsı ile yapılan ihaneti göreceklerdir.
Okul kitapları da, radyolar da, ödenekli tiyatrolar ile TV de, özel bir dikkatle güzelden, iyiden, seviyeliden titizlikle kaçmaktadır, buna karşılık da kırk paralık ve insanı budala sayarak yola çıkan politik propagandayı iş edinen bayağılıklara dört elle sarılmaktadır.
Gene altını çizerek tekrarlıyorum ki, hiç abartma yoktur, sözüm de: Temelimizi, yani yaşama şansımızı kemiren keşmekeş -evet, anarşiden bin beteri, keşmekeş- edebiyatsızlıktandır, edebiyata devlet aracılığı ile yapılan ihanettendir. Çünkü insanı insan yapan değer yargılarının öğretilmesi, aşılanması ancak gerçek edebiyat sayesinde mümkündür.
Bu da edebiyat olmayınca meydanın her çeşit demagojiye, şarlatanlığa ve üçkâğıtçılığa teslimi demektir. Türkiye'de işte bu yapılmış ve kötü politikacılar tarafından yapılmıştır; okullar kullanılarak, radyolar kullanılarak, TV kullanılarak yapılmıştır… Bir barbar hırsla yapılmaktadır da…
Ve yanabileceğiniz kadar yanınız, bu barbarlık kötü politikacıların tek bu konudaki iş ve anlayış beraberliği ile zaferini sağlamıştır.
O kadar sağlamıştır ki, bu ihanete uğramış eğitim ve öğretimin ortaokul çocuklarının bile güleceği kırık dökük cümleler bugün artık şiir diye -vallahi- koskoca bakanlar tarafından bile piyasaya sürülebiliyor.
Ve böyle olunca da millet, edebiyat yapma diyor; edebiyattan, yani uygarlığın baş unsurundan kopuyor, şarlatanlığa ve keşmekeşe açık düşüyor.
Bıkmadan usanmadan söylerim anarşi -keşke anarşi olsa, keşmekeş edebiyatsızlıktır, edebiyata sahip çıkamamaktır. Ve yerli yabana, bütün ihtirasların ve ihanetlerin edebiyata saldırışları da bu yüzdendir, kızıl veya kara veya mavi veya kahverengi, bütün faşistler de, gene bu yüzden ilk olarak ve bütün güçleri ile radyoda veya TV'de veya perdede veya sahnede veya okul kitaplarında şiiri, romanı, hikâyeyi, piyesi, senaryoyu yozlaştırmaya bakarlar; ilk önce ve olanca güçleri ile gerçek şiirin, gerçek romanın, gerçek hikaye, gerçek tiyatro, gerçek sinemanın direnişini kırmaya, bunları küllemeye, diri diri gömmeye çalışırlar.
Anlamayana ve bu sese yardıma olmayana yuf çekerim ki, Türkiye'mizde okul kitapları, radyolar, TV ve ödenekli tiyatrolar işte bu barbar çabanın elindedir.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.