Venezuela’da yanlış olan, başka yerde neden doğru?
ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu zorla kaçırması, hukuk, demokrasi ve güvenlik söylemleriyle meşrulaştırılan eski bir refleksi yeniden görünür kılıyor. Aynı eylemler müttefiklerde “kusur”, rakiplerde “tehdit” sayılıyor. Egemenlik ne zaman koşullu bir ödüle dönüştü?
Bazı olaylar, haber döngüsünün arka plan gürültüsünü kırarak, bizi dünyaya filtresiz bakmaya zorlar. Hiç görülmemiş ya da eşi benzeri olmadığından değil, eski bir mantığı kırılma noktasına getirdiği içindir. Geçtiğimiz hafta içinde Amerika Birleşik Devletleri'nin Venezuela'da gerçekleştirdiği askerî operasyon tam da bu bağlamda oturtmak istiyorum. Ülkenin Cumhurbaşkanı Nicolás Maduro, yurdundan kaçırıldı, New York'taki bir federal hapishaneye zorla nakledildi, bombardıman ve yabancı savaş uçaklarının koruması altında. Sahne, adeta siyasi bir gerilim filmine ait olabilirdi. Hâlbuki her şey fazlasıyla gerçektir.
Hemen dikkat çeken şey; eylemin vahşeti değil, aynı zamanda güven verici, çetrefilli yasal bir dille kolayca nasıl gizlendiğidir: Uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele; Amerikan hukukunun sınır ötesi uygulaması; sözde bir demokrasinin savunulması. Oysa hepsi basit bir eylemin şiddetini zar zor gizleyen, özenle seçilmiş, düzgün tatlı kelimelerdir. Gerçek olan; bir devlet, başka bir devletin artık gerçekten egemen olmadığına karar vererek buna göre hareket etmesidir.
Bu noktadadan sonra, açıkça görülür ki Maduro'nun kendisinin çok ötesine geçen bir tartışmayla karşı karşıyayız. Bu, şahsı aklamak ya da kutsallaştırmaya yönelik bir görüş değildir kesinlikle. Venezuela, diğer birçok ülke gibi, iç krizler, otoriter eğilimler, yolsuzluk ve toplumsal bölünmelerle boğuşuyor. Ancak yakın tarihinin bize verdiği önemli bir ders vardır: Büyük güçlerin müdahalesini tetikleyen şey neredeyse hiçbir zaman halkın çektiği acılar değildir. Bu acıların siyasi olarak önemli hâle geldiği anlardır.
Adalet ne zaman gizli bir işgale dönüşüyor?
Beyaz Saray, operasyonu uluslararası adalet eylemi olarak kamuoyuna servis etmiş. Sağlam bir iddianame, çarpıcı suçlamalar, barış sağlama çabalarından ödünç alınmış bir dil... Ancak bu cephenin ardında bir gerçek var: Caracas’ı bombalayarak yabancı güçler, kendi topraklarında bir devlet başkanını ele geçirmiş. Ne de olsa, bu noktadan itibaren bir çizgi aşıldı. Ve Venezuela rejimine zerre sempati duymayanlar için bile bir soru ortaya çıkıyor: Adalet ne zaman gizli bir işgale dönüşüyor?
Uluslararası ilişkiler tarihi, bu tür anlamsal kaymalarla doludur. Amerikan müdahalesini Latin Amerika'da haklı çıkarmak için uzun zamandır başvurulan Monroe Doktrini hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Kılığı değiştirdi sadece. Bir zamanlar bölgesel egemenlik mantığı olarak benimsenen bu yaklaşım, şimdi hukuk, ahlak ve küresel güvenlik kılığına büründü. Fakat mekanizma aynı kaldı: arka bahçenin kontrolden kaçmasına izin verilmemelidir.
Venezuela bu refleksi mükemmel bir şekilde gösteriyor. Başlangıçta içsel olan ve bölgesel mekanizmalar, siyasi müzakereler ve uluslararası ara buluculuk yoluyla ele alınması gereken bir krizdi. Ancak çok hızlı bir şekilde bu kriz; Caracas tarafından değil, ulusal bir çatışmayı küresel bir emsal hâline getiren dış bir müdahaleyle uluslararasılaştırıldı. BM Güvenlik Konseyi'nde, uluslararası hukukun açık bir ihlalini kınamak için birçok ses yükseldi. Maduro'ya duyulan sevgi nedeniyle değil, bu eylemin yarın neye izin vereceğinden duyulan korku nedeniyle. Çünkü argüman, basitliğiyle tehlikelidir: Yozlaşmış veya sapkın olarak gösterilen bu devlet, egemenliğini kaybedebilir. O yüzden haklı olarak da şu soruların sorulması lazım: hoşgörü eşiğini kim belirler? Kabul edilebilir ülkeler ve kabul edilemez ülkeler listesini kim oluşturur? Bu ilke kabul edilirse, Küresel Güney'deki hiçbir ülke gerçekten güvende değil; bilhassa petrol, stratejik mineraller veya kilit jeopolitik konuma sahip olanlar.
Krizin trajik ironisi, "demokratik meşruiyet"
Bu gerçekler neticesinde, şunu demek gerekiyor o zaman. Caracas'ın ardında, Washington'ı rahatsız eden başka bir hayaletin olması: çok kutuplu bir dünya. Venezuela, olduğu şey için değil, temsil ettiği şey için yaptırımlara maruz kalıyor. Çünkü ne kadar kusurlu olursa olsun, ittifaklarını çeşitlendirmeye çalışan bir ülke olduğu bilinir, ister Çin ile ticaret yapmak ister Rusya ile diyalog kurmak ya da İran ile daha yakın bağlar oluşturmak çabalarıyla. Başka bir deyişle, Amerikan nüfuz alanından kurtulma istediği. Hegemonyanın artık bir veri olmadığı uluslararası bir sistemde, bu tür davranışlar şüpheli, hatta cezalandırılabilir hâle geliyor.
Bu krizin trajik ironisi, "demokratik meşruiyet" veya "yolsuzlukla mücadele" argümanının, ABD'nin başka yerlerde savunduğunu iddia ettiği egemenlik ilkelerini ihlal eden bir eylemi haklı çıkarmak için kullanılmış olmasıdır. Başka bağlamlarda, büyük bir güç değerleri veya çıkarları koruma bahanesiyle askerî müdahalede bulunduğunda, bugün Maduro'nun kaçırılmasını alkışlayan aynı sesler, müdahaleyi yasa dışı olarak kınamaktadır. Yani müttefik olan her ülke’nin aşırılıkları göreceleştiriliyor, "demokratik kusurlar" olarak yeniden sınıflandırılıyor. Rakip olduğunda ise aynı uygulamalar dünya düzeni için varoluşsal tehditler haline geliyor. Tartışmalı seçimler mi? Bazıları tanınıyor, diğerleri diplomatik baskıyla iptal ediliyor. Bastırılmış muhalefet mi? Sessizlik, ortağın stratejik değerine göre değişiyor. Demokrasi tam o zamanda evrensel bir ilke olmaktan çıkar ve dış politikanın bir aracı hâline gelir. Ukrayna'ya müdahaleyi kınarken Latin Amerika'daki benzer bir operasyonu haklı göstermek kadar var mı bir ikiyüzlülük? İşte Batı uygulamalarındaki bu tutarsızlıklar uluslararası ilişkileri gerçekten yöneten bu çifte standardı ortaya koyuyor.
Ekonomik yaptırımlar da bu mantığın bir parçasıdır. Hedefli olarak sunulan bu yaptırımlar, cezalandırmayı amaçladıkları liderleri nadiren etkiler. Saraylardan önce hastaneleri, bakanlıklardan önce eczaneleri vururlar. Günlük hayatı, gösterişli görüntüler olmadan yavaşça, bir engel parkuruna dönüştürüyorlar. Yani ahlaki sorumluluk kılıfına bürünmüş toplu bir cezalandırma, gizli ama derin bir savaştir. Buna ek olarak; basitleştiren, zıtlaştıran ve karikatürleştiren bir medya anlatısı da hâkim. İyiye karşı kötü. İyiler kötülere karşı. Nüanslardan kaçınan ve eleştirel düşünmeyi körelten rahat bir anlatıdır. Bu tiyatroda Venezuela, uygun bir sembol, gösterilecek bir örnek, başka bir yola girmeye meyilli olabilecekler için sessiz bir uyarı hâline geliyor.
Fakat şunu da belirtmek gerekir. Trump bu politikayı icat etmedi. Onu daha acımasız, daha doğrudan, formalitelerle daha az sınırlı hâle getirdi. Ancak özü ondan önce vardı ve muhtemelen ondan sonra da var olmaya devam edecek. Değişen şey bağlamdır. Sonuçta, güç merkezlerinin kaydığı bir dünya içerisindeyiz. Afrika, Asya ve Latin Amerika'nın başka yerlere baktığı bir dünya. Öngörülemeyenin norm hâline geldiği bir dünya. Ve tarih bu konuda açık: İmparatorluklar öngörülemeyenden nefret eder.
Türkiye'den bakıldığında, bu senaryo soyut olmaktan çok uzak. Bu, iyi bilinen bir deneyimi yansıtıyor: Değişen kriterlere göre yargılanmak: bazen stratejik ortak, bazen jeopolitik bir sorun; Bazen vazgeçilmez, bazen eleştiriye açık. Batı perspektifindeki bu istikrarsızlık, Venezuela'nın Latin Amerika'nın ötesindeki kitlelere hitap etmesinin nedenini şüphesiz açıklıyor. Çünkü egemenliğin artık bir hak değil, koşullu bir ödül olduğu bir dünya düzenini ortaya koyuyor.
Yeniden üretilen güvensizlik, reddetme ve radikalleşme
Baştan ifade etmiştim, tekrar ediyorum. Bu görüş, körü körüne bir hükûmeti savunmaktan çok uzaktır. Fakat, asgari bir ilkeyi savunmakla ilgili: İnsanlar dış gündemlere esir olmadan krizlerini çözebilmelidir. Nasıl ki demokrasi bombalama yoluyla dayatılamazsa, tek bir gücün stratejik çıkarlarıyla da kesinlikle ölçülemez.
Dünyayı sürekli olarak yaptırımlar, baskı ve seçici müdahalelerle düzeltmeye çalışaraktan, ilan edilenin tam tersini üretiyoruz: güvensizlik, reddetme ve radikalleşme. Ve büyük güçler satranç oynarken, tahtadan her zaman aynı taşlar atlıyor: en üst düzeylerde görünmez, kararlardan uzak sıradan vatandaşlar. Dolayısıyla bu yazı bitirirken kolay cevapları olmadığı için rahatsız edici olan temel soruları bir daha dile geireyim: Bir ülke büyük güçlerin gözünde ne zaman egemenliğini kaybeder? Değerleri savunmak ile gizli müdahale arasındaki gerçek çizgi nerede? Egemenlik nerede bitiyor, müdahale nerede başlıyor? Bir ülkenin iç meselesi ne zaman küresel krize dönüşür?
Belki de cevapları basitliğinde acımasızdır. Ne de olsa, bu trajedi, güçlü ulusların eylemlerini haklı çıkarmak için nasıl anlatılar kurduklarını ortaya koyuyor. Dahası, egemenliğin çıkar gruplarına göre nasıl göreceli hâle getirildiğini ve hâlâ hegemonyaların tahakkümünde olan bir dünya ile daha dengeli bir düzenin ortaya çıkışı arasındaki derin gerilimin karakteristik bir göstergesidir. Ne yazık ki bu çifte standartlar devam ettiği sürece, dünya istikrarsız, parçalanmış ve güvensiz kalacaktır. Vıcdana sahip varlıklar olarak, bir devletin, yasallık kisvesi altında diğerinin kaderini tek taraflı olarak belirleyebileceğini kabul etmeye hazır mıyız? Yoksa her halkın müdahale olmaksızın kendi geleceğini tanımlama hakkına sahip olduğunu yeniden beyan etmeli miyiz? Çok kutuplu bu dünyada, bu soru hiç bu kadar acil olmamıştı.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.