Uyuşturucu gerçeği: Suç, bağımlılık ve ruh sağlığına uzman yorumları
2025 Türkiye Uyuşturucu Raporuna göre uyuşturucu kullanımı artıyor, sentetik maddeler de yayılıyor. Peki, ünlüler üzerinden yürütülen soruşturmalar bize ne anlatıyor? Madde bağımlılığı ile teknoloji arasında nasıl bir bağ var? Uzmanlar, bağımlılığı önlemenin altın değerinde ipuçlarını paylaştılar.
Türkiye’de uyuşturucuya ilişkin resmi veriler, yargı dosyalarının ağırlıkla kullanıcı suçlarında yoğunlaştığını gösteriyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre, 2015-2024 döneminde “kullanmak için bulundurma” suçları kapsamında ceza mahkemelerine yansıyan dosyalar %400’ün üzerinde artış gösterirken, imal ve ticaret suçlarındaki artış daha sınırlı kaldı. Emniyet Genel Müdürlüğü ise 2024’te kayda geçen uyuşturucu olaylarının %83’ünün kullanıcı dosyaları kapsamında olduğunu açıkladı.
Türkiye Uyuşturucu Raporu 2025, piyasadaki değişimi ve sentetik maddelerin yaygınlaşmasını gözler önüne seriyor. Metamfetamin, ecstasy ve sentetik kannabinoid gibi maddeler hızla çoğalırken, üretim ve dağıtım süreçlerinin esnekliği, bu maddeleri kaçakçılar için cazip hâle getiriyor. Atık su analizleri ve tedavi başvuruları da kullanımın sadece yakalama istatistikleriyle sınırlı olmadığını ve özellikle gençlerde ilk deneme yaşının düştüğünü ortaya koyuyor.
Özellikle İstanbul’daki operasyon verileri, yakalama miktarlarının ve ele geçirilen uyuşturucu türlerinin son yıllarda belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Uluslararası raporlar, Türkiye’yi bir üretim veya nihai tüketim merkezi olarak sınıflandırmasa da Orta Doğu, Güneybatı Asya ve Avrupa arasında uyuşturucu akışlarının izlendiği coğrafya içinde önemli bir geçiş noktası olarak konumlandırıyor. Ortaya çıkan tablo, Türkiye’de uyuşturucu sorununun hem adli hem de ruhsal açıdan çok boyutlu bir nitelik kazandığını ortaya koyuyor.
Adli verilerin, suçun gerçek boyutunu tam olarak yansıtmayabileceğine dikkat çeken Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahmut Kaplan, “Suç istatistikleri resmî makamlara yansımış dosyalar üzerinden okunmaktadır. Bu nedenle önemli bir veri olmasına rağmen gerçek suçluluğu tam olarak yansıtmaz. Bu noktada ‘siyah sayılar’ dediğimiz, yani işlenmiş ama istatistiklere yansımamış suç oranları önem kazanıyor. Kullanım amaçlı uyuşturucu veya uyarıcı madde bulundurma suçlarında görülen artış, geçmişte bu suçların büyük bölümünün kayda geçmediğini ortaya koyuyor. Türkiye’de uyuşturucu madde suçları tahmin edilenden kat kat fazla işleniyor; özellikle ortaöğretim seviyesinde kullanım yaygınlaşıyor” dedi.
Doç. Dr. Kaplan, ünlü isimler üzerinden yürütülen operasyonların ve istatistiklerdeki artışın, uyuşturucu kullanımına karşı yürütülen mücadelenin yeni bir perde açtığını ifade etti. Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçunun kullanım amaçlı suçlara göre daha az görünmesinin ise birden çok nedeni olduğunu belirtti: “Öncelikle ticaret suçunun oluşabilmesi için maddenin dağıtıcıdan nihai kullanıcıya aktarılması gerekir. Bir satıcı için bir suç oluşurken, alan kişi sayısı binlerce olabilir; bu nedenle rakamlar farklı çıkar. Ayrıca failin ticaret kastı kanıtlanamazsa, istatistiklere sadece kullanım olarak geçer. Kolluğun hukuka aykırı delil toplaması veya faillerin ticaretten kaçınma stratejileri de istatistikleri etkiliyor. Özetle, ticaret sayısının kullanım sayısından düşük görünmesi, bu parametrelerle açıklanabilir…”
“Ceza hukuku elbette önemli bir araçtır ama tek başına yeterli değildir”
Doç. Dr. Kaplan, uyuşturucu kullanımının mali durum veya eğitim seviyesi fark etmeksizin yaygınlaştığını ve üst gelir gruplarında dahi kullanımın görüldüğünü söyledi: “Bu süreç, topluma mal olmuş kişilerin kullanımı özendirmesi, basının hassas davranmaması ve eğitim tedbirlerinin yetersizliğinin bir sonucu. Ceza hukuku elbette önemli bir araçtır ama tek başına yeterli değildir. Sopayı yalnızca vurmak olarak görmek başarılı olmaz; destekleyici önlemlerle birlikte uygulanmalı. Uyuşturucuya ulaşımı kolaylaştıran ortamların ortadan kaldırılması, kolluğun adli eğitimleri, öğretmenlerin farkındalığı, gençlerin rehabilitasyonu ve ıslahı gibi tedbirlerle mücadele mümkün olabilir.”
Adli kolluk mekanizmasına değinen Doç. Dr. Kaplan, uygulamada bazı alanlarda iyileştirme fırsatları olduğunu şöyle aktardı: “Arama ve el koyma işlemleri sırasında zaman zaman aksaklıklar olabiliyor; bunun sonucunda ciddi ceza alabilecek faillerin işlemleri gecikebiliyor. Adli kolluk sistemi güçlendirilmeli, savcılık ve sulh ceza hakimliği süreçleri etkinleştirilmeli, arama kararları dijital ortamda hızlı iletilmeli. Hâlâ kâğıt üzerinden yürüyen işlemler, delillerin dosyada kullanılmasını zorlaştırıyor; bu sürecin modernize edilmesi gerekiyor.”
Doç. Dr. Kaplan, uluslararası sözleşmelere de işaret ederek cezalandırmanın tek çözüm olmadığını vurguladı: “1961 Tek Sözleşmesi ve 1971 Psikotrop Maddeler Sözleşmesi, mahkûmiyet yerine veya ek olarak tedavi, eğitim ve rehabilitasyon imkânlarını içeriyor. Kontrollü izin sistemleri de uygulanıyor; örneğin Hollanda ve Almanya’da belirli miktarda kullanım kontrollü şekilde izinli. Bu yöntem, kontrolsüz ve tehlikeli kullanım yerine nispeten daha az zararlı bir yol sunuyor ve sürecin kontrolünü kolaylaştırıyor.”
Sentetik maddelerin yaygınlaşmasını değerlendiren Doç. Dr. Kaplan, “Sentetik maddeler, doğal maddelerin artık beklenen etkiyi vermemesi ve üretim maliyetinin düşük olması nedeniyle tercih ediliyor. Daha az miktar aynı etkiyi veriyor. Ancak geri dönüşü olmayan bir yola hızla gidiliyor. Medyada yer alan bağımlılık vakalarında çoğu kişinin sentetik madde kullandığı tespit ediliyor. Bu, sadece kullanıcıya değil çevresine de zarar veriyor. Saklama ve taşıma kolaylığı da sentetiklerin tercih edilmesinde etkili” diye konuştu.
Ceza hukuku ve kolluk mekanizmalarının sınırlarına işaret eden bu tablo, uyuşturucu sorununu yalnızca suç ve yaptırım başlığı altında ele almanın yetersiz kaldığını da ortaya koyuyor. Uzmanlara göre, yargı istatistiklerine yansımayan asıl mesele, bağımlılığın ruhsal, biyolojik ve toplumsal boyutlarında düğümleniyor.
“Uyuşturucu madde, fiziksel ve ruhsal bağımlılığa yol açan, bireysel ve toplumsal çöküntü yaratan bir olgudur”
Kıbrıs Amerikan Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölüm Başkanı Prof. Dr. Demet Karakartal, “Uyuşturucu Madde Bağımlılığı ve Suç İlişkisi” adlı çalışmasında uyuşturucu kavramının farklı disiplinlerde ele alındığını vurguluyor. Uyuşturucu kelimesinin kökenine değinen Prof. Dr. Karakartal, “Yunanca ‘uyku’ anlamına gelen ‘narke’ sözcüğünden türeyen ve İngilizce’de ‘narkotik’ olarak kullanılan uyuşturucu; uyuşturma özelliği olan, fiziksel ve ruhsal bağımlılığa yol açabilen, bireysel, toplumsal ve ekonomik açıdan ciddi sosyal çöküntüler yaratan bağımlılık yapıcı maddeleri ifade etmektedir” diyor.
Uyuşturucu maddelerin birey üzerindeki etkilerine dikkat çeken Prof. Dr. Karakartal, “Bu maddeler bireyin duygu, düşünce ve buna bağlı davranışlarında olumsuz değişikliklere neden olabilmekte; bir kez kullanıldığında bile bağımlılık riski taşıyabilmekte, zaman içinde ekonomik ve sosyal sorunlara yol açabilmekte ve kullanım ile satışı kanunlarca yasaklanmaktadır” değerlendirmesinde bulunuyor. Sözlük tanımlarında ise uyuşturucunun “uyuşturma özelliği bulunan ilaçlar” olarak yer aldığını belirtiyor.
Uyuşturucu maddelerin “psikoaktif madde” olarak adlandırıldığını vurgulayan Prof. Dr. Karakartal, “Uyuşturucu maddeler kullanıldığında kişide uyuşturucu etkiler doğurmakta, hem fiziksel hem de psikolojik alışkanlık yaratabilmekte ve ortaya çıkan klinik tablolar nedeniyle çağımızın en önemli sorunları arasında yer almaktadır” ifadelerini kullanıyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına da yer veren Prof. Dr. Karakartal, uyuşturucu madde bağımlılığını “biyolojik süreçlere bağlı olarak bedensel, ruhsal ve toplumsal sorunlar ortaya çıkaran; sahte bir iyi oluş hâli sağlamak amacıyla doğal ya da sentetik maddelerin vücuda alınması ve tekrar eden kullanım sonucu oluşan bir zehirlenme durumu” olarak tanımlıyor.
Bir maddenin uyuşturucu olarak değerlendirilebilmesi için belirli ölçütler bulunduğunu vurgulayan Prof. Dr. Karakartal, “Uluslararası sözleşmelere bağlı listelerde yer alması, toksik ve keyif verici etki göstermesi, giderek artan miktarlarda kullanılma eğilimi yaratması, fiziksel ve/veya psikolojik bağımlılık oluşturması ve bırakıldığında yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkması” gerektiğini ifade ediyor.
“Geçici bir rahatlama ve sözde bir tedavi yolu olarak görülebiliyor”
Prof. Dr. Karakartal, günümüz yaşam koşulları ve teknolojik dönüşümün bireyleri yalnızlaştırdığını belirterek, “Yalnızlaşmanın arttığı günümüzde bireyler, sağlıklarını ve üretkenliklerini tehdit eden zararlı yönelimlere daha kolay yönelebilmektedir. Madde bağımlılığı; biyolojik, ruhsal ve sosyal boyutları olan, yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir sorun olarak özellikle gençleri derinden etkilemektedir” değerlendirmesinde bulunuyor. Prof. Dr. Karakartal’a göre madde kullanımının arkasında “psikolojik ve kalıtımsal nedenler, sosyo-kültürel etkenler, aile içinde madde kullanan bireylerin varlığı, merak, arkadaş baskısı, sorunlardan kaçma ve eğlenme arayışı” gibi çok sayıda faktör yer alıyor; bireyler depresyon, kaygı ve stresle baş etmek için uyuşturucuyu “geçici bir rahatlama ve sözde bir tedavi yolu” olarak görebiliyor.
Uyuşturucu kullanımı ile suç arasındaki bağa da dikkat çeken Prof. Dr. Karakartal, “Uyuşturucu maddeler bireylerin davranışlarını değiştirerek şiddet eğilimini artırabilmekte; kişi madde etkisi altındayken suçun faili ya da mağduru olabilmektedir” diyor. Uyuşturucunun tek başına bir suç türü olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Karakartal, “Hırsızlık, cinayet, trafik suçları ve cinsel saldırı gibi pek çok suçun temelinde uyuşturucu madde kullanımı yer alabilmektedir. Madde etkisi altındaki bireyler yanlış kararlar sonucu saldırganlık, hırsızlık, şantaj, trafik kazaları ve ağır suçlara karışabilmektedir” ifadelerini kullanıyor.
Prof. Dr. Karakartal, uyuşturucu kullanımının ve yayılmasının önlenmesi için bütüncül bir yaklaşım gerektiğini vurgulayarak, “Uyuşturucu maddelerin yol açtığı bireysel ve toplumsal sorunları azaltmak için önleme çalışmalarında kişi ve kurumların birlikte hareket etmesi, madde kullanımının nedenlerinin araştırılması ve ortadan kaldırılması büyük önem taşımaktadır” diyor. Prof. Dr. Karakartal, bu süreçte “toplumun, ailelerin ve gençlerin farkındalığını artıracak eğitimlerin yaygınlaştırılması, maddenin etkileri ve sonuçlarına ilişkin ailelere, çocuklara ve gençlere yönelik seminerler düzenlenmesi” gerektiğini belirtiyor; ayrıca “okul müfredatına, çocukların gelişim dönemlerine uygun biçimde ‘madde bağımlılığı’ dersinin eklenmesi ve çocuklara problem çözme becerilerinin kazandırılmasının” koruyucu etkisine dikkat çekiyor.
“Birey farkındalık kazandıktan sonra sağlıklı adımlar atabilir”
Bağımlılığın önlenmesinde hem bireysel farkındalık hem de kapsamlı kurum destekleri kritik rol oynuyor; bu çerçevede İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Merve Bat Tonkuş ve arkadaşları yayınladıkları derleme çalışmasında bağımlılık döngüsü ve önleme stratejilerini detaylandırıyor. Dr. Tonkuş ve arkadaşları derleme çalışmasında bağımlılığı, “Herhangi bir maddenin etkisini elde etmek için kullanım sırasında psikolojik, fizyolojik veya ruhsal sorunlar ortaya çıkmasına rağmen kişinin madde kullanımına devam etmesi” olarak tanımlamıştır. Çalışmada, bağımlılığın hem fizyolojik hem psikolojik boyutları olduğunu belirterek, fizyolojik bağımlılık, “maddenin yokluğunda bulantı, kusma, terleme, titreme gibi belirtilerle kendini gösteren fiziksel ihtiyaç” şeklinde açıklanmıştır. Psikolojik bağımlılık ise “Maddeyi alışkanlık haline getirme, onsuzluğu kabullenememe, anksiyete, huzursuzluk, sinirlilik ve kontrol kaybı gibi duygudurumlarla kendini gösteriyor; madde alındığında ise doyum, rahatlama ve haz durumu sağlıyor” şeklinde ifade edilmiştir.
Dr. Tonkuş ve arkadaşlarına göre, çalışmada bağımlılık döngüsünden çıkışın, bireyin kendi ruhsal sorunlarının farkına varmasıyla mümkün olabileceği vurgulanmaktadır: “Bu farkındalık sürecinin, kişinin potansiyeline uygun olarak yaşamını yeniden yapılandırması ve iyileşmesini mümkün kıldığı belirtilmiştir.”
Bağımlılığın oluşumunda psikolojik, genetik, biyolojik ve sosyokültürel faktörlerin rol oynadığını vurgulayan Dr. Tonkuş ve arkadaşları, çalışmada özellikle ergenlik dönemine dikkat çekiyor: “Uyumsuzluk, duygusal dalgalanmalar ve kimlik karmaşasının yaşandığı ergenlik, bağımlılık için riskli bir dönem. Arkadaş çevresinde madde kullanımı, sosyal izolasyon, aile çatışmaları ve baskıcı tutumlar bu riski artırıyor. Ayrıca içe dönük, dürtüsel ve agresif kişilik özellikleri, çevreye uyum sağlayamama ve okul başarısızlığı, bağımlılığa zemin hazırlıyor.”
Dr. Tonkuş ve arkadaşları, beyin ödül sistemi ve nörokimyasal değişimlerin bağımlılıkta kritik bir rol oynadığını belirterek, “Bir maddeyi denedikten sonra beyin dopamin salgısını artırır; kişi normal yaşantısı için bile madde kullanma ihtiyacı duyar ve zamanla kullanım şiddeti artar” ifadesi ile dikkat çekmektedir. Bu durumun, bireylerin bağımlılık döngüsüne girmesinde ve kontrolü kaybetmesinde temel faktör olduğunu vurgulamışlardır.
Dr. Tonkuş ve arkadaşları çalışmada bağımlılık döngüsüne ve risk faktörlerine dair değerlendirmelerinin ardından, bağımlılığı önlemeye yönelik uygulamalara odaklanmak da büyük önem taşıyor. Bağımlılığı “biyolojik, psikososyal, sosyoekonomik ve hukuksal boyutları olan bir durum” olarak tanımlamıştır ve önleme çalışmalarının kapsamlı ve farklı grupları hedef alacak şekilde planlanması gerektiğini vurgulamıştır.
“TBM, Yeşilay ile iş birliği içinde birçok proje yürütmektedir”
Dr. Tonkuş ve arkadaşları, Türkiye’de bağımlılıkla mücadelede birçok kurumun faaliyet yürüttüğünü belirtmiştir: “Millî Eğitim Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Yeşilay’ın birçok faaliyeti bulunmaktadır. Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitimleri (TBM) günümüzde Yeşilay ile iş birliği içerisinde aileye, bireye ve topluma yönelik madde ve davranışsal bağımlılığı önlemek amacıyla birçok projeyi yürütmektedir. Yeşilay bünyesinde bulunan YEDAM ise motivasyon sağlama, relapsı önleme ve bağımlılık nedeniyle oluşan ruhsal problemlerle baş etme gibi konularda danışmanlık yapmaktadır.”
Çalışma, önleme çalışmalarında okul temelli programların önemine dikkat çekiyor: “Birincil önleme kapsamında çocuk veya ergenlere erişim daha hızlı ve kolaydır; aile ve öğretmenleri de kapsadığı için okul temelli eğitim programlarına öncelik verilmektedir. Ortaokul ve liselilere yönelik Life Skills Training (LST) ve Lions-Quest Skills for Adolescence (SFA) programları, bireysel ve sosyal becerilerin kazandırılmasını ve madde kullanımına yönelik baskılar karşısında doğru kararlar alınmasını amaçlamaktadır.”
“Bağımlı bireyler bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalı”
Son olarak Dr. Tonkuş ve arkadaşları, çalışmada bağımlılık konusunda kapsamlı önlemlerin önemini vurgulamıştır: “Bağımlı bireyler bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalı, mevcut ve olası ruhsal sorunları değerlendirilmeli, motivasyonları artırılmalı, aile içi iletişim ve ilişkiler güçlendirilmelidir. Stresle baş etme becerileri desteklenmeli, tedavi merkezlerine erişimleri sağlanmalı, nüksü önlemeye yönelik rehabilitasyon çalışmaları artırılmalı ve bağımlılık ile ilgili bilimsel çalışmalar desteklenmelidir.”
Hülasa, uyuşturucu sorunu yalnızca bireysel bir suç veya sağlık meselesi değil, toplumsal ve ekonomik boyutları olan çok katmanlı bir problem olarak öne çıkıyor. Doç. Dr. Mahmut Kaplan’a göre, “Türkiye’de uyuşturucu madde suçları tahmin edilenden kat kat fazla işleniyor; özellikle ortaöğretim seviyesinde kullanım yaygınlaşıyor.” Kaplan, adli verilerin gerçek boyutu göstermekte yetersiz kaldığını, yakalama ve istatistiklerin yalnızca görünen kısmı yansıttığını vurguluyor. Prof. Dr. Demet Karakartal da madde kullanımının gençler üzerinde ciddi ruhsal ve sosyal etkiler yarattığını belirterek, bağımlılığın biyolojik, ruhsal ve toplumsal boyutlarını öne çıkarıyor.
Uzmanlar, bağımlılık önleme çalışmalarında hem bireysel farkındalığın hem de kurumsal desteklerin kritik olduğunu söylüyor. Dr. Merve Bat Tonkuş ve arkadaşları, bireyin ruhsal sorunlarını fark etmesinin bağımlılık döngüsünden çıkış için temel olduğunu ifade ediyor. Kaplan, sadece cezai yaptırımların yetersiz olduğunu vurgularken, Tonkuş ve Karakartal ise okul temelli eğitim programları, aile ve rehberlik desteği ile gençlerin doğru kararlar alabilmelerinin önemine dikkat çekiyor. Yeşilay ve TBM gibi kurumlar bu tür kapsamlı önlemleri hayata geçiriyor.
Sonuç olarak, bağımlılıkla mücadelede bütüncül bir yaklaşım gerekiyor. Birey farkındalık kazandıktan sonra sağlıklı adımlar atabilir, ancak toplumsal ve kurumsal destek olmadan kalıcı başarı sağlamak zor. Uzmanlar, gençlerin erken yaşta risk faktörlerinden korunmasını, eğitim ve farkındalık programlarının yaygınlaştırılmasını, rehabilitasyon ve ruhsal destek hizmetlerinin güçlendirilmesini tavsiye ediyor. Bu sayede hem bireysel hem de toplumsal düzeyde daha güvenli ve sağlıklı bir gelecek mümkün kılınabilir.
Kaynakça
Bat Tonkuş, M., Elveren, A., & Tokmak, Ş., (2022). Bağımlı Bireylerin Yaşadıkları, Ruhsal Sorunlar ve Önlemeye Yönelik Uygulamalar. Yeni Yuzyil Journal of Medical, Sciences, 3(4), 206-213.
Karakartal, D. (2020). Uyuşturucu Madde Bağımlılığı ve Suç İlişkisi. International Journal of Humanities and Education, 6(14), 614–623.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.