Türkiye’nin interneti denizlerin altından geçiyor: Peki ne kadar güvende?
Türkiye’nin internet altyapısı denizaltı kablolarına güçlü biçimde bağlı. Ancak asıl mesele kablo sayısı değil, kritik hatlar devre dışı kaldığında dış dünya ile bağlantının ne kadarının korunabildiği.
İnterneti çoğu zaman görünmez bir sistem gibi düşünüyoruz. Oysa bankacılıktan kamu haberleşmesine, bulut hizmetlerinden uluslararası ticarete kadar gündelik hayatın büyük bir bölümü denizlerin altından geçen fiber optik kablolara bağlı. Türkiye de bu ağın önemli bir parçası. Asıl mesele ise kaç kablomuz olduğu değil; bu kablolardan biri ya da birkaçı devre dışı kaldığında dış dünya ile bağlantının ne kadarının ayakta kalabildiği.
Türkiye’nin uluslararası dijital bağlantısını sağlayan SeaMeWe-5, MedNautilus, KAFOS, Turcyos-1 ve Turcyos-2 gibi denizaltı kablo sistemleri bulunuyor. Bu hatlar Türkiye’yi Akdeniz, Doğu Akdeniz ve Karadeniz üzerinden farklı ülkelere ve daha geniş küresel iletişim ağına bağlıyor.
İlk bakışta beş ayrı kablonun bulunması güçlü bir altyapıya işaret ediyor gibi görünebilir. Ancak sayı tek başına yeterli değil. Asıl soru şu: Bu kablolardan biri ya da birkaçı devre dışı kaldığında Türkiye’nin dış bağlantısının ne kadarı korunabiliyor? Yaptığım çalışma tam olarak bu soruya odaklanıyor.
Beş kablo var ama hepsi aynı önemde değil
Türkiye’nin deniz ve kara bağlantıları birlikte değerlendirildiğinde 21 farklı dış bağlantı ortağı ortaya çıkıyor. Fakat önemli bir sorun var: Bu bağlantıların yaklaşık yüzde 76’sı yalnızca tek bir doğrulanmış sistem veya koridor üzerinden sağlanıyor. Başka bir ifadeyle, birçok dış bağlantının güçlü bir fiziksel alternatifi bulunmuyor. Bu nedenle yalnızca “Türkiye’nin kaç kablosu var?” sorusuna bakmak yanıltıcı olabilir. Asıl önemli olan bu kabloların birbirinin yerini ne ölçüde doldurabildiği. Bu noktada özellikle SeaMeWe-5 dikkat çekiyor.
SeaMeWe-5 tek başına devre dışı kaldığında Türkiye’nin doğrudan bağlantılı olduğu 21 dış partnerden yalnızca 8’i korunabiliyor. Yani bağlantıların yaklaşık yüzde 62’si kaybediliyor. SeaMeWe-5 ile MedNautilus aynı anda devre dışı kalırsa korunan partner sayısı 6’ya düşüyor. Bu, fiziksel dış bağlantıların yalnızca yaklaşık yüzde 29’unun ayakta kalması anlamına geliyor.
Tüm Akdeniz bağlantılarının aynı anda kesildiği daha ağır bir senaryoda ise oran yüzde 24 civarına kadar geriliyor. Bu rakamlar bize önemli bir şey söylüyor: Türkiye’nin dijital altyapısındaki temel sorun kablo sayısının azlığı değil, bazı bağlantıların belirli sistemlerde ve belirli coğrafi yönlerde yoğunlaşması.
Aynı risk, farklı nedenler
Bir kablonun Türkiye açısından önemli olması ile çatışma coğrafyasına maruz kalması aynı şey değil. SeaMeWe-5 bunun iyi bir örneği. Bu sistem dış bağlantılar açısından oldukça kritik. Fakat güzergâhının güncel çatışma alanlarına maruziyeti bazı diğer kablolara göre daha düşük.
MedNautilus’ta ise tam tersi bir tablo görülüyor. Bu sistem devre dışı kaldığında Türkiye çok büyük bir partner kaybına uğramıyor. Buna karşılık güzergâhı çok daha sorunlu bir coğrafyadan geçiyor. Özellikle İsrail, Filistin ve Lübnan çevresindeki Levant kıyı kuşağında yoğunlaşan çatışmalar MedNautilus’un jeopolitik maruziyetini artırıyor.
Bu nedenle iki farklı risk türüyle karşı karşıyayız: SeaMeWe-5’in riski esas olarak yapısal bağımlılıktan, MedNautilus’un riski ise geçtiği çatışmalı coğrafyadan kaynaklanıyor. Altyapı güvenliğini yalnızca “Hangi kablo daha önemli?” diye değerlendirmek de yalnızca “Hangi kablo daha tehlikeli bir bölgeden geçiyor?” diye bakmak da eksik kalıyor. Gerçek tablo bu iki boyutu birlikte düşündüğümüzde ortaya çıkıyor.
Türkiye’nin dijital coğrafyasında Akdeniz ağırlığı
Çalışmanın ortaya çıkardığı başka bir önemli sonuç, Türkiye’nin denizaltı bağlantılarının coğrafi olarak dengeli dağılmaması. Bağlantıların önemli bölümü Akdeniz yönünde yoğunlaşıyor. Bu durum normal koşullarda sorun yaratmayabilir. Ancak bölgesel bir kriz, doğal afet, teknik arıza ya da birden fazla hattı aynı anda etkileyen başka bir olay ortaya çıktığında aynı coğrafyaya bağımlı sistemler birlikte zarar görebilir.
Üstelik mesele yalnızca sabotaj değil. Denizaltı kabloları deprem, deniz tabanı hareketleri, gemi çapaları, balıkçılık faaliyetleri ve teknik arızalar nedeniyle de hasar görebiliyor. Bu nedenle kablo güvenliği yalnızca bir güvenlik tehdidi başlığı altında ele alınmamalı; aynı zamanda coğrafi çeşitlilik, bakım, onarım ve alternatif güzergâh meselesi olarak görülmeli.
Türkiye ne yapmalı?
Buradan çıkarılması gereken sonuç, “Türkiye’nin denizaltı kabloları güvensiz” değildir. Böyle bir yorum fazla iddialı olur. Çalışmanın gösterdiği şey daha sınırlı ama daha önemlidir: Türkiye’nin dış dijital bağlantısında bazı sistemlere ve bazı coğrafi yönlere belirgin bir bağımlılık bulunuyor.
Dolayısıyla yapılması gereken yalnızca yeni kablo sayısını artırmak değil. Yeni bağlantıların mevcut sistemlerden gerçekten bağımsız güzergâhlar oluşturması gerekiyor. Örneğin 2027’de devreye girmesi planlanan Kardesa sisteminin Karadeniz yönündeki bağlantıları artırması bu açıdan önem taşıyabilir. Yeni bir kablonun değeri yalnızca sağladığı ek kapasiteyle değil, kriz anında mevcut hatlara ne kadar gerçek bir alternatif oluşturduğuyla ölçülmeli.
Uzun vadede üç konu öne çıkıyor: Denizaltı kablolarının coğrafi çeşitliliğini artırmak, deniz ve kara bağlantılarını birbirini destekleyecek biçimde planlamak ve tek bir kablonun ya da bağlantı noktasının kaybında ne olacağını düzenli stres testleriyle sınamak. Çünkü kritik altyapılarda dayanıklılık, sistemin normal zamanda ne kadar iyi çalıştığından çok kriz anında ne kadarının çalışmaya devam ettiğiyle ölçülür.
Görünmeyen altyapıyı görünür düşünmek
Denizaltı kabloları kamuoyunun çok fazla konuşmadığı altyapılar arasında. Elektrik santrallerini, limanları, havaalanlarını ya da doğal gaz boru hatlarını haritada görmek mümkün. İnterneti taşıyan altyapı ise büyük ölçüde denizin altında ve gündelik hayatın dışında kalıyor. Oysa ekonomik sistem dijitalleştikçe bu görünmez altyapının stratejik önemi artıyor. Bankacılık sisteminden kamu kurumlarına, savunma sanayisinden uluslararası ticarete kadar birçok alan güvenilir veri bağlantısına bağımlı.
Türkiye açısından tablo ne tamamen kırılgan ne de tamamen güvenli. Ancak iki nokta özellikle dikkat çekiyor: SeaMeWe-5 üzerinde belirgin bir yapısal bağımlılık bulunuyor; MedNautilus ise giderek daha istikrarsız hâle gelen Levant coğrafyasına yüksek ölçüde tehdit altında kalıyor. Dolayısıyla temel mesele tek bir “en tehlikeli kabloyu” bulmak değil. Asıl mesele, farklı nedenlerle ortaya çıkan bu iki kırılganlığı aynı anda azaltabilecek daha çeşitli ve daha dayanıklı bir dijital bağlantı coğrafyası oluşturmak.
Geleceğin jeopolitiğinde yalnızca enerji hatlarının, limanların ya da deniz yollarının nereden geçtiği önemli olmayacak. Verinin hangi coğrafyadan geçtiği de en az onlar kadar önemli olacak.
Not: Bu yazı, “Türkiye’nin Denizaltı Kablo Sistemlerinde Yapısal Dayanıklılık ve Jeopolitik Kesinti Riski” başlıklı çalışmanın kamuoyu için sadeleştirilmiş köşe yazısı uyarlamasıdır.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.
