07 Ocak 2026

Türkiye: BRICS ile ilişkilerin dünü, bugünü ve geleceği

TABA-AmCham (Türk Amerikan İş Adamları Derneği) tarafından yayımlanan rapora göre Türkiye BRICS ilişkileri fırsatları ve riskleri beraberinde taşıyor. Raporu Türkiye BRICS ilişkilerini dün, bugün ve gelecek perspektifinden inceliyoruz.

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, küresel güç dengelerinin tektonik plakalar gibi yer değiştirdiği bir döneme şahitlik ediyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan, Soğuk Savaş ile pekişen ve 1990’larda "tarihin sonu" teziyle tek kutuplu bir zafere dönüştüğü iddia edilen Batı merkezli küresel düzen, artık yerini çok kutuplu, karmaşık ve rekabetçi bir yapıya bırakıyor. Bu yeni düzenin en somut tezahürü, küresel Güney'in yükselen sesi olarak yankı bulan BRICS+ oluşumudur. NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği içinde bulunan ancak yüzünü giderek artan bir merak ve stratejik zorunlulukla Doğu’ya çeviren Türkiye, bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor. "Eksen kayması" tartışmalarının gölgesinde kalan bu süreç, aslında Türkiye için bir eksen değişiminden ziyade, tarihsel bir "eksen çeşitlendirmesi" ve stratejik otonomi arayışıdır.

Türkiye’nin Batı ile olan kurumsal ilişkileri, 1952 yılında NATO’ya üyeliği ile askeri ve siyasi bir çapaya, 1963 Ankara Anlaşması ve nihayetinde 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile de ekonomik bir entegrasyona dönüştü. Soğuk Savaş yılları boyunca Türkiye, Batı blokunun sadık bir “ileri karakolu” olarak konumlanmış, ekonomik ve teknolojik ihtiyaçlarını büyük oranda Atlantik hattından karşıladı. Ancak dünya ekonomisinin ağırlık merkezi, 2000’li yılların başından itibaren Atlantik’ten Pasifik’e doğru kaymaya başladı.

2001 yılında Goldman Sachs tarafından sadece bir ekonomik kısaltma olarak literatüre giren BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin), 2006’da siyasi bir platforma, 2011’de Güney Afrika’nın katılımıyla küresel bir bloğa dönüştü. Bu dönemde Türkiye, Batı ile ilişkilerini sürdürürken, gelişmekte olan ekonomilerin Bretton Woods kurumlarına (IMF ve Dünya Bankası) alternatif arayışlarını da yakından izledi. Özellikle 2008 küresel finans krizi, Batı merkezli finansal sistemin kırılganlığını ortaya koyarken, Türkiye’nin de içinde bulunduğu yükselen piyasalar için yeni iş birliği kapılarını araladı. Raporun verilerine göre, 2001-2024 döneminde küresel mal ticareti yüzde 285 artarken, BRICS+ ülkelerinin toplam mal ticareti yüzde 759 gibi devasa bir artış gösterdi. Bu veri tek başına, Türkiye’nin neden bu yükselen güçle ilgilenmek zorunda olduğunun tarihsel kanıt.

Rakamların gösterdiği bağımlılık ve fırsat dengesi

Bugün gelinen noktada Türkiye ve BRICS+ ilişkileri, siyasi retoriğin ötesinde, somut ekonomik verilerle şekillenen karmaşık bir tablo sunuyor. 2024 yılı itibarıyla BRICS, Mısır, Etiyopya, İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin katılımıyla BRICS+ hâlini alarak küresel hasılanın yaklaşık yüzde 28,4’ünü ve dünya nüfusunun yüzde 48,9’unu temsil eden dev bir yapıya dönüştü.

Türkiye’nin bu blokla olan mevcut ekonomik ilişkisi ise "asimetrik bir derinleşme" olarak tanımlanabilir. Rapor verilerine göre, 2024 yılında Türkiye’nin BRICS+ ülkeleri ile toplam dış ticaret hacmi 156,3 milyar dolara ulaştı. Ancak bu hacmin bileşimi düşündürücüdür: Türkiye bu ülkelere 35,4 milyar dolar ihracat yaparken, karşılığında 120,9 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirdi. Ortaya çıkan 85,5 milyar dolarlık dış ticaret açığı, Türkiye’nin toplam dış ticaret açığının (82,2 milyar dolar) tamamından bile fazladır. Yani Türkiye, Batı ile (özellikle AB ile) olan ticaretinde dengeyi yakalamış, hatta 2024’te AB ile ticaretinde 644 milyon dolar fazla vermişken; enerji ve hammadde bağımlılığı nedeniyle BRICS+ karşısında ciddi bir açık veriyor.

Siyasi düzlemde ise Türkiye, Rusya-Ukrayna savaşında tarafsızlığını koruyarak ve yaptırımlara katılmayarak NATO içinde ayrışan bir profil çizdi, bu durum BRICS’in lider ülkeleri Rusya ve Çin ile ilişkilerin sürmesine olanak tanıdı. Türkiye’nin BRICS’e üyelik başvurusu, 2024 Kazan Zirvesi öncesinde gündeme geldi, ancak blok Türkiye’ye tam üyelik yerine "ortak ülke" statüsü önerdi. Bu durum, Türkiye’nin hem NATO üyesi olması hem de Hindistan gibi bazı üyelerle (Pakistan ile yakın ilişkiler nedeniyle) yaşadığı siyasi mesafeden kaynaklanan bir temkinlilik hâlini yansıtıyor.

Stratejik otonomi ve ekonomik dönüşüm

Geleceğe bakıldığında, Türkiye-BRICS ilişkilerinin seyri, sadece ikili ticari anlaşmalarla değil, küresel finansal mimarinin dönüşümüyle de şekillenecek. ABD hegemonyasının ve doların rezerv para statüsünün sorgulandığı bir dönemde, BRICS+ ülkelerinin yerel para birimleriyle ticaret yapma ve alternatif ödeme sistemleri (Rusya’nın SPFS, Çin’in CIPS sistemleri gibi) geliştirme çabaları Türkiye için kritik önemde. Türkiye’nin kronik cari açığının finansmanı ve döviz rezervlerinin çeşitlendirilmesi açısından, Yeni Kalkınma Bankası (NDB) gibi kurumlara erişim stratejik bir hedef olarak öne çıkıyor.

Ancak raporun işaret ettiği en büyük risk, Türkiye’nin BRICS+ karşısında sadece bir "pazar" konumuna düşmesi. Çin ve Rusya’dan yapılan yüksek teknoloji ve enerji ithalatına karşılık, Türkiye’nin bu ülkelere ihracatı hâlâ sınırlı. Örneğin, Türkiye’nin BRICS+ ülkelerine ihracatında "Kıymetli taşlar ve metaller" (özellikle altın) başı çekerken, sanayi ürünlerindeki payın artırılması gerekiyor. Gelecekte Türkiye’nin BRICS ile ilişkisi sürdürülebilir olacaksa, bu ancak "Tek Kuşak Tek Yol" girişimi gibi projelerde Türkiye’nin "Orta Koridor" üzerinden lojistik ve üretim üssü rolünü güçlendirmesiyle mümkün olacak.

ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesiyle birlikte korumacı politikaların ve gümrük tarifelerinin artması beklenirken, Türkiye’nin ihracat pazarlarını çeşitlendirmesi bir tercih değil, zorunluluk. ABD ve AB pazarlarındaki daralma riskine karşı BRICS+ pazarı, Türk müteahhitleri, turizmcileri ve ihracatçıları için devasa bir potansiyel barındırıyor.

Türkiye ve BRICS ilişkisi, siyah-beyaz bir tercih değil, grinin tonlarında ilerleyen stratejik bir dansı andırıyor. Türkiye, NATO güvenlik şemsiyesini ve AB pazarını terk etmeden, BRICS+ ile ekonomik ilişkilerini derinleştirmek zorunda. Raporun da vurguladığı gibi, küresel ticaretin ve tedarik zincirlerinin Atlantik’ten Hint-Pasifik’e kaydığı bir çağda, Türkiye yüzünü sadece Batı’ya dönerek ekonomik refahını sürdüremez.

Gelecek, Türkiye'nin bu iki dev blok arasında bir "köprü" olmaktan öteye geçip, kendi çıkarlarını merkeze alan bir "merkez ülke" olarak konumlanabilmesine bağlıdır. BRICS ile ilişkiler, Türkiye için Batı’dan kopuş değil, Batı ile masaya daha güçlü oturmasını sağlayacak bir kaldıraç ve küresel rekabette nefes alacağı yeni bir ciğerdir. Ancak bu ciğerin sağlıklı nefes alabilmesi, 85 milyar dolarlık ticaret açığını kapatacak katma değerli üretim ve akılcı bir ticaret diplomasisinden geçmektedir. Türkiye’nin BRICS serüveni, aslında kendi ekonomik bağımsızlık mücadelesinin modern bir yansımasıdır.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...