Sade’dan Epstein’a: Orta sınıf ahlakı medeniyetin son barikatı
Sade'ın sapkın ütopyası ile Epstein'ın adası, gücün ahlaktan kopuşunun varoluşsal tehlikesini ortaya koyuyor. Orta sınıfın "sıkıcı" görünen adalet, saygı ve ölçülülük gibi erdemleri, bu karanlığa karşı medeniyetin son barikatı...
Aydınlanma felsefesinin en karanlık labirentlerinde yankılanan Marquis de Sade’ın çığlığı ile modern çağın en büyük skandallarından biri olan Jeffrey Epstein vakası arasındaki ürkütücü paralellik, yalnızca münferit sapkınlıkların bir dökümü değil, medeniyetin üzerine inşa edildiği ahlaki zeminin kırılganlığına dair ontolojik bir uyarıdır. Sade, 18. yüzyılın sonunda Bastille Hapishanesi’nin soğuk duvarları arasında "Sodom’un 120 Günü" adlı eserini kaleme alırken, aslında aklın ahlaktan, gücün ise sorumluluktan tamamen koparıldığı bir "egemenlik laboratuvarı" kurguluyordu. Yüzyıllar sonra, Karayipler’in tecrit edilmiş bir adasında, Little St. James’te kurulan Epstein imparatorluğu, Sade’ın Silling Şatosu’nda kurguladığı o mutlak tahakküm düzeninin modern, teknolojik ve sistemik bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki tarihsel moment arasındaki köprü, orta sınıf ahlakının neden sadece bir "gelenek" değil, aynı zamanda elit zorbalığına ve toplumsal çözülmeye karşı küresel çapta savunulması gereken yegâne barikat olduğunu ifşa ediyor.
Sade’ın felsefesi ve Epstein’ın eylemleri, mekânı ve hukuku birer araç olarak kullanarak "istisnai alanlar" yaratma becerisinde birleşir. Sade’ın Silling Şatosu, ulaşılamaz dağların zirvesinde, dış dünya ile bağı tamamen koparılmış, hukukun ve tanrının giremediği bir mekândır. Epstein’ın özel adası da benzer şekilde, coğrafi yalıtılmışlık ve siyasi/ekonomik dokunulmazlık zırhıyla kaplanmış, egemenin iradesinin tek yasa hâline geldiği bir "mikro-devlet" işlevi gördü. Bu mekânlarda gerçekleşen eylemler, sıradan birer suç olmanın ötesinde, insanın tamamen bir "nesneye" ve "maddeye" indirgendiği bir varoluşsal krizi temsil eder.
Sade’ın kurgusundaki dört libertin (Dük, Piskopos, Hâkim ve Banker), toplumun en tepesini temsil eder ve her biri devletin veya dinin kurumsal gücünü kendi kişisel arzularının hizmetine sunar. Epstein skandalında da benzer bir "ittifak" söz konusudur; siyasetçiler, bilim insanları ve iş dünyasının elitleri, Epstein’ın sağladığı bu "yasa dışı alanda" bir araya gelerek, orta sınıfın ve sıradan vatandaşın uymak zorunda olduğu tüm ahlaki kısıtlamaları askıya almıştır.
Bu mimari ve organizasyonel benzerlik, Sade’ın eserlerinin sadece pornografik birer fantezi değil, gücün sınırsız hâle geldiğinde alacağı biçime dair anatomik bir çalışma olduğunu gösterir. Epstein, Sade’ın kurgusunu 21. yüzyılın sermaye ve teknoloji imkânlarıyla hayata geçirdi.
Materyalizmin cinayetle imtihanı
Sade’ın felsefesi, Aydınlanma döneminin materyalist düşüncesini radikal bir uca taşır. Sade’a göre, eğer Tanrı yoksa ve her şey sadece hareket hâlindeki maddeden ibaretse, "öldürmek" ile "yaratmak" arasında ontolojik bir fark yoktur. Doğanın kendisi yıkıcıdır; her yeni yaşam için bir başka yaşamın yok olması gerekir. Bu nedenle Sade’ın kahramanları için cinayet, doğanın döngüsüne uyum sağlamaktan başka bir şey değildir. Sade’ın materyalist evreninde insan, ruhu olmayan bir makinedir. Bu makineleşme, ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırır. "Doğa bizi bu arzularla yarattıysa, onlara uymamak doğaya karşı işlenmiş bir suçtur" mantığı, Sadeçı libertinlerin temel savunmasıdır. Epstein’ın biyolojik ve genetik çalışmalara, transhümanizme ve öjeniye olan ilgisi, Sade’ın bu "insanı maddeye indirgeyen" bakış açısının modern yansımasıdır. İnsanı sadece genetik bir materyal veya geliştirilebilir bir donanım olarak gören bir zihin yapısı, kurbanlarının acısına karşı Sadeçı bir ilgisizlik (apatheia) geliştirir.
Sade "doğa yasası" ilkelerinde şu hususları öne çıkarır:
- Maddenin ebediyeti: Hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey kaybolmaz; ölüm sadece form değiştirmektir.
- Kayıtsızlık: Doğa, bir insanın ölümüyle bir böceğin ölümü arasında ayrım yapmaz.
- Güçlünün hakkı: Güçlü olanın zayıfı ezmesi, doğanın temel işleyiş prensibidir; merhamet bu işleyişe bir müdahaledir.
- Egotizm: Bireyin tek gerçeği kendi hazzıdır; başkalarının acısı bu hazzı körükleyen bir yakıttır.
Bu felsefi temel, Epstein skandalındaki gibi yapısal sömürü sistemlerinin neden bu kadar dirençli olduğunu açıklar. Egemen, kendisini doğanın bir parçası ve yasaların üzerinde bir "doğa gücü" olarak gördüğünde, orta sınıfın "insan hakları" veya "etik" gibi kavramları onun için sadece aşılması gereken anlamsız engeller hâline gelir.
Adorno ve Horkheimer, "Aydınlanmanın Diyalektiği" adlı eserlerinde, Sade’ı Aydınlanma düşüncesinin gizli ve utanç verici bir "tamamlayıcısı" olarak görürler. Onlara göre Aydınlanma, dünyayı mitlerden arındırırken aynı zamanda her şeyi hesaplanabilir ve ölçülebilir birer nesneye dönüştürmüştür. Bu "araçsal akıl" sonunda insanın kendisini de bir ham maddeye indirger. Sade’ın "Juliette" karakteri, adeta Kant’ın "saf akıl" idealinin canavarlaşıp hayata geçmiş hâlidir. Juliette, duygulardan, merhametten ve dinden tamamen arınmış bir "yönetici" gibi hareket eder. O, hazzı bile bir verimlilik analiziyle planlar. Adorno’nun deyimiyle, Sade’ın eserlerindeki o bitmek bilmeyen orjiler, aslında son derece disiplinli, kurallara bağlı ve "bürokratik" süreçlerdir. Bu noktada, sadizm ile modern yönetim sistemleri arasındaki ürkütücü paralellik belirir.
Epstein vakasında gördüğümüz uçuş kayıtları, ödeme listeleri ve kurbanların sistematik olarak derecelendirilmesi, bu "araçsal aklın" doruk noktasıdır. Kötülük artık sadece bir dürtü değil, lojistik bir başarı, idari bir süreç hâline gelmiştir. Epstein, tıpkı Sade’ın kurguladığı o "akılcı libertinler" gibi, aklı ve bilimi sadece başkaları üzerinde daha etkin bir kontrol kurmak için kullanmıştır. Adorno ve Horkheimer’ın analizi, Epstein gibi figürlerin neden sıklıkla "bilimsel" ve "akılcı" bir maske taşıdığını açıklar: Akıl, vicdandan koptuğunda, en verimli sömürü aracına dönüşür.
Orta sınıf ahlakı: Egemenliğe karşı bir barikat
"Orta sınıf ahlakı" tarih boyunca hem aristokratlar hem de radikal nihilistler tarafından "ikiyüzlü", "korkak" ve "sıkıcı" bulunarak küçümsenmiştir. Ancak bu aşağılanan ahlak biçimi, aslında medeniyetin üzerine titrediği en hayati güvenlik mekanizmasıdır. Orta sınıfın "saygınlık" arayışı, bireyler arasındaki ilişkileri güç üzerinden değil, karşılıklı tanıma ve sözleşme üzerinden kurar.
Sadeçı kahraman, orta sınıfın bu "sıradan" erdemlerini yırtıp atmak ister. Onun için özgürlük, "her şeyi yapabilme gücü"dür. Orta sınıf için ise özgürlük, "kimsenin kendisine bir şey yapamayacağı" hukuki bir güvencedir. Epstein skandalı, bu orta sınıf güvencelerinin elit bir azınlık tarafından nasıl delindiğini göstermiştir. Orta sınıf ahlakı, herkesin uymak zorunda olduğu bir "ortak zemin" yaratarak, hiç kimsenin (ne kadar zengin olursa olsun) bir başkasının bedeni üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahip olamayacağını ilan eder.
İktisat tarihçisi Deirdre McCloskey, orta sınıfın hayatının sadece açgözlülükle değil, yedi temel erdemle şekillendiğini savunur. Bu erdemler, Sadeçı nihilizmin panzehridir:
- İhtiyat (prudence): Sadece anlık haz değil, uzun vadeli ve toplumsal sonuçları hesaplama.
- Adalet (justice): Herkesin haklarına ve mülkiyetine (en başta bedensel mülkiyetine) saygı duyma.
- Ilımlılık (temperance): Arzuları toplumsal barış ve kişisel gelişim için dizginleme.
- Sevgi (love): Başkasını bir nesne olarak değil, bir "sen" olarak görebilme.
Orta sınıf ahlakı, "alışveriş" üzerine kuruludur; Sadeçı ahlak ise "çalma" veya "el koyma" üzerine. Epstein’ın kurbanlarını kandırma ve borçlandırma yöntemleri, piyasa ekonomisinin "dürüst alışveriş" ilkesinin grotesk bir ihlalidir. Bu nedenle orta sınıf ahlakına sahip çıkmak, aslında her türlü "insan ticareti" ve "köleleştirme" biçimine karşı ontolojik bir duruştur.
Hannah Arendt, "Totalitarizmin Kaynakları"nda toplumsal çöküşün en belirgin işaretinin "ayaktakımı ile elitlerin ittifakı" olduğunu söyler. Bu iki kesim, farklı nedenlerle de olsa, orta sınıfın o "sıkıcı" ve "ikiyüzlü" ahlakından nefret ederler. Elitler, kuralların kendilerini sınırlamasından bıkmışlardır; ayaktakımı ise kuralların kendilerini dışladığına inanır. Arendt’e göre bu ittifak, toplumsal normları "birer sahtekârlık" olarak yaftalayarak yıkar. Epstein gibi figürlerin "cesur put-kırıcı" olarak görülmesi veya çevrelerindeki entelektüel desteğin nedeni budur. Elitler, orta sınıfın "saygınlık maskesini" indirmeyi bir "cesaret" ve "yeni bir yaşam tarzı" olarak pazarlarlar. Ancak bu maske indiğinde geriye kalan, Sade’ın Silling Şatosu’ndaki o "yıkım karnavalı"dır.
Orta sınıfın "ikiyüzlülüğü", aslında kötülüğün toplumun içine sızmasını engelleyen bir filtre görevi görür. La Rochefoucauld’un dediği gibi, "ikiyüzlülük, kötülüğün erdeme sunduğu bir iltifattır". Bir toplumda kötülük yapanlar en azından bunu saklamak zorunda hissediyorlarsa, orada hâlâ bir "ahlaki zemin" var demektir. Epstein skandalında bizi asıl dehşete düşüren şey, bu kötülüğün artık saklanmaya bile gerek duyulmayan, sistemik bir "açık sır" hâline gelmiş olmasıdır. Arendt, bu elit-mob ittifakının sonunda orta sınıfı (ve onunla birlikte demokrasiyi) tasfiye ettiğini belirtir. Epstein vakası, bu tasfiyenin küresel bir ölçekte nasıl işlediğine dair bir uyarı fişeğidir.
Neo-feodalizm ve özelleştirilmiş zulüm
Modern dünya, orta sınıfın ekonomik ve ahlaki çöküşüyle birlikte bir "neo-feodalizm" dönemine giriyor. Bu yeni düzende güç, kamu denetiminden kaçırılarak özel alanlara (adalara, kapalı topluluklara, dijital platformlara) hapsediliyor. Neo-feodalizmde hukuk, herkes için geçerli olan soyut bir kural değil, "efendi" ile "serf" arasındaki kişisel bir bağa dönüşüyor.
Epstein’ın Little St. James adası, bu neo-feodal yapının en saf hâli. Adada çalışanlar ve kurbanlar, Epstein’ın "koruması" veya "bordrosu" altında, dış dünyanın yasalarından koparılmışlar. Bu, orta sınıfın "kamusal hukuk" idealinin yerini, Sadeçı "kişisel tiranlığın" almasından başka bir şey değil.
Neo-feodalizmin temelinde şunlar yer alıyor:
- Parçalanmış egemenlik: Devletin şiddet tekelinin özel güvenlik şirketlerine veya milislere devredilmesi.
- Bağımlılık ilişkileri: Özgür işçilerin yerine, borç veya tehdit yoluyla "bağlanmış" (serfleşmiş) bireyler.
- Hukuki asimetri: Elitlerin "istisnai" haklara sahip olması, sıradan halkın ise cezalandırıcı bir polis devletine mahkûm edilmesi.
Epstein gibi figürler, bu asimetriyi kullanarak kendilerine ait "hukuk dışı bölgeler" yaratıyorlar. Eğer dünya genelinde orta sınıfın o "sıkıcı" ahlaki ve hukuki ısrarı zayıflarsa, her zenginin bir Little St. James kurabileceği, her güç sahibinin bir Silling Şatosu işletebileceği karanlık bir çağa geri döneriz.
Medeniyetin son barikatını savunmak
Marquis de Sade’ın eserleri, bize insanın doğuştan gelen bir "iyilik" taşımadığını, aksine gücü eline geçirdiğinde ne kadar korkunçlaşabileceğini gösteren anatomik bir harita. Jeffrey Epstein ise bu haritanın modern dünyada nasıl bir rota izlediğinin canlı kanıtı. Her iki vaka da bizi aynı noktaya ulaştırır: Eğer orta sınıf ahlakı denilen o "normlar manzumesine" sahip çıkmazsak, dünya güçlülerin zayıfları sadece birer haz aracı olarak gördüğü bir ormana dönüşecek.
Orta sınıf ahlakı mükemmel değildir; ikiyüzlü olabilir, kısıtlayıcı olabilir ve hatta bazen baskıcı olabilir. Ancak bu ahlak, Sade’ın kurguladığı o "yıkıcı doğa yasası" ile aramızdaki tek kalkan. Bu ahlak, kimsenin kimseden üstün olmadığını, her bedenin dokunulmaz olduğunu ve adaletin paradan daha güçlü olması gerektiğini savunur.
Epstein skandalı karşısında verilmesi gereken asıl tepki, sadece birkaç suçlunun cezalandırılması değil, orta sınıfın o küçümsenen "saygınlık", "dürüstlük" ve "eşitlik" değerlerinin küresel düzeyde yeniden tahkim edilmesidir. Zira ahlakın bittiği yerde, Sade’ın bitmek bilmeyen ve kimsenin sağ çıkamadığı o "120 günlük" kâbusu başlar. Dünyanın, kendi huzuru ve bekası için, orta sınıfın o "sıkıcı" ama hayati ahlakına her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.
Güç ahlaktan arındırıldığında ortaya çıkan varoluşsal tehlikeyi görmemek için kör olmak gerekiyor. Toplumsal normları korumak sadece bir tercih değil, bir hayatta kalma zorunluluğu. Silling Şatosu’nun gölgesi, bugün Little St. James üzerinden hâlâ üzerimize düşüyor; bu gölgeyi dağıtacak tek ışık, erdemin sıradanlığında ve hukukun evrenselliğinde saklı…
O sebeple… De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? (En’âm suresi 50. ayet) Görenedir görene köre nedir köre ne…

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.