Nükleer yarış geri döndü: Yeni “Soğuk Savaş”
Soğuk Savaş'ın iki kutuplu nükleer dengesi tarihe karıştı. Çin'in hızla genişleyen ve modernize ettiği cephaneliği, ABD ile Rusya'yı da içeren üçlü bir stratejik yarışı tetikledi. Silah kontrol anlaşmalarının çöküşü, şeffaflığı ortadan kaldırıyor ve yanlış hesaplama riskini artırıyor.
Robert Oppenheimer’ın nükleer rekabeti "şişedeki iki akrep" olarak betimlemesinin üzerinden yetmiş yılı aşkın bir süre geçti. Soğuk Savaş boyunca bu iki akrep - Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği - birbirini sokmanın ortak bir intihar anlamına geldiğini idrak ederek, kontrollü bir gerginlik içinde yaşamayı öğrendiler. Ancak bugün, o meşhur şişenin içinde artık üçüncü bir akrep var: Çin. Ve şişenin kapağı olan silah kontrol anlaşmaları birer birer parçalanıyor.
Yeni bir nükleer silahlanma yarışının kapıda olup olmadığı sorusu, artık bir öngörü değil, sahadaki verilerin teyit ettiği bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. 5 Şubat 2026 itibarıyla Yeni START (Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması) gibi kritik mekanizmaların geçerliliğini yitirmesiyle birlikte, dünya nükleer silahsızlanma diplomasisinin "karanlık çağına" giriyor.
Soğuk Savaş dönemi nükleer dengesi, iki kutuplu bir matematiğe dayanıyordu. Karşılıklı Garantili İmha (MAD) doktrini, tarafların birbirine saldırı başlatmasını engelleyen korkunç ama istikrarlı bir denge kurmuştu. Ancak Çin'in nükleer cephaneliğini hızla modernize etmesi ve niceliksel olarak büyütmesi, bu ikili denklemi bozdu.
Xi Jinping döneminde Çin, nükleer kapasitesini sadece savunma amaçlı bir "minimum caydırıcılık" seviyesinden, küresel bir güç projeksiyonuna dönüştürdü. 2012'de 240 civarında olan savaş başlığı sayısının bugün 600’ü aşması ve 2030’a kadar 1000 barajını geçeceği öngörüsü, Pentagon’un stratejik hesaplarını kökten değiştirdi. Çin’in inşa ettiği üç devasa silo alanı, katı yakıtlı füzelerle sağladığı "uyarı üzerine fırlatma" yeteneği ve "Guam Katili" olarak bilinen DF-26 gibi taktik füzeleri, Pekin’in artık sadece bir izleyici olmadığını kanıtlıyor.
Bu durum Washington için bir kâbus senaryosu doğuruyor: Aynı anda iki nükleer rakibi caydırmak. Amerikan savunma planlamacıları, bugüne kadar Rusya'yı ana tehdit olarak konumlandırmıştı. Ancak Rusya ve Çin arasındaki askeri iş birliği, ortak nükleer tatbikatlar ve teknoloji paylaşımı, ABD’yi "iki cepheli bir nükleer savaşa" hazırlıklı olma zorunluluğuyla baş başa bırakıyor.
Silah kontrolünün çöküşü ve Trump faktörü
Nükleer güvenliğin en büyük güvencesi olan anlaşmalar rejimi can çekişiyor. Yeni START anlaşmasının sona ermesi, nükleer savaş başlıkları ve fırlatma araçları üzerindeki son hukuki sınırı da ortadan kaldırıyor. Bu boşluk, şeffaflığın azalması ve yanlış hesaplamaların artması anlamına gelir.
Donald Trump’ın "süresi dolarsa, dolar" şeklindeki pragmatik ama riskli yaklaşımı, Amerika’nın geleneksel silah kontrolü liderliğinden çekildiğinin bir işareti olarak okunabilir. Rusya’nın anlaşmaya uymaya devam etme konusundaki isteksiz ya da şartlı tavrı ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Anlaşmaların olmadığı bir dünyada her aktör, en kötü senaryoya göre hazırlık yapmak zorunda hissediyor; bu da klasik bir "güvenlik ikilemi" yaratarak silahlanma yarışını besliyor.
Yeni yarış sadece sayısal bir üstünlük mücadelesi değil, aynı zamanda niteliksel bir teknoloji savaşıdır. Geleneksel kıtalararası balistik füzelerin (ICBM) yerini, hava savunma sistemlerini aşabilen hipersonik füzeler ve düşük etkili (taktik) nükleer başlıklar alıyor.
- Esneklik arayışı: Çin ve Rusya, topyekün bir nükleer savaşa girmeden bölgesel çatışmalarda koz olarak kullanılabilecek düşük kilotonlu silahlar geliştiriyor. Bu, "nükleer silahların kullanılabilirliği" eşiğini tehlikeli bir şekilde aşağı çekiyor.
- Hız ve tespit: Çin’in yeni faz dizili radarları ve uydu sistemleri, bir saldırıyı dakikalar içinde tespit edip misilleme yapma imkânı tanıyor. Karar verme süresinin bu kadar kısalması, insani hataya yer bırakmayan bir gerilim yaratıyor.
Bölgesel domino etkisi: Hindistan, Pakistan ve diğerleri
Küresel nükleer yarış, sadece büyük güçlerle sınırlı kalmayacak bir domino etkisine sahip. Çin’in kapasite artırımı, doğrudan Hindistan’ı kendi cephaneliğini güçlendirmeye itiyor. Hindistan’ın her hamlesi ise Pakistan tarafından varoluşsal bir tehdit olarak algılanıyor.
Daha da kritik olanı, ABD’nin nükleer şemsiyesinin güvenilirliğinin sorgulanmaya başlanmasıdır. Eğer Güney Kore veya Japonya gibi müttefikler, Trump yönetimindeki bir Amerika’nın kendilerini korumak için nükleer bir risk almayacağına inanırlarsa, kendi nükleer programlarını başlatma yoluna gidebilirler. Bu, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın (NPT) tamamen çökmesi ve nükleer silahlı devlet sayısının kontrolsüzce artması demektir.
Amerika Birleşik Devletleri şu an bir "modernizasyon çıkmazı" içinde. Sentinel füzeleri, Columbia sınıfı denizaltılar ve B-21 bombardıman uçaklarıyla nükleer üçlüsünü yenilemeye çalışırken, bütçe aşımları ve üretim hızı sorunlarıyla karşılaşıyor. Rusya’nın yılda yüzlerce savaş başlığı üretebilme kapasitesine karşın ABD’nin üretim bandının yavaşlığı, Pentagon’u mevcut füzelere "ek yükleme" (uploading) yapmaya zorlayabilir.
Ancak mesele sadece sayı değil. Franklin Miller gibi stratejistlerin belirttiği üzere, amaç "enkazı zıplatacak kadar" silaha sahip olmak değil, düşmanın stratejik hesaplarını bozacak kadar "yeterli" olmaktır. Fakat "yeterlilik" kavramı, rakipleriniz sürekli vites artırırken her geçen gün daha maliyetli ve karmaşık hâle geliyor.
Öngörülemez gelecek
Nükleer yarışın kapıda olduğunu söylemek yetersiz kalır; yarış çoktan başladı ve bu kez hakemler (anlaşmalar) sahada değil. Soğuk Savaş’ın iki oyunculu, kuralları olan ve görece öngörülebilir dünyasından; çok aktörlü, teknolojik olarak daha akışkan ve diplomatik korumadan yoksun bir dünyaya geçiyoruz.
Önümüzdeki on yıl, insanlık tarihinin en tehlikeli virajlarından biri olmaya aday. Eğer büyük güçler nükleer silahları birer "prestij simgesi" veya "kullanılabilir savaş aracı" olarak görmeye devam ederse, Oppenheimer’ın şişesindeki akrepler sadece birbirlerini değil, içinde bulundukları şişeyi de parçalayacaklardır.
Şu an en acil ihtiyaç, sadece silah sayılarını sınırlamak değil, "yanlışlıkla nükleer savaş" riskini azaltacak kriz iletişimi kanallarını yeniden inşa etmektir. Aksi takdirde, bu yeni yarışın bir kazananı olmayacak; sadece hayatta kalanların bile gıpta edeceği bir yıkım kalacaktır.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.