04 Mayıs 2026

Nükleer gölge: ABD-Rusya geriliminde tehlikeli eşik

ABD ile Rusya arasındaki gerilim, nükleer savaş riskini yeniden küresel gündemin merkezine taşıyor. Anlaşmaların çözülmesi, test söylemlerinin artması ve karşılıklı restleşmeler, dünyayı tehlikeli bir eşiğe sürüklüyor. Peki bu sadece bir güç gösterisi mi, yoksa yaklaşan bir felaketin habercisi mi?

ABD ve Rusya arasındaki nükleer savaş riski her geçen gün artıyor ve nükleer savaşın eşiği tehlikeli bir şekilde düşüyor. Trump; bir yandan Ukrayna krizi çerçevesinde Rusya ile ilişkilerini düzeltme ve Ukrayna krizini sona erdirmeye gayret gösterirken, diğer yandan Rusya ile tehlikeli bir restleşmeye giriyor. Ukrayna Savaşı ile yeniden gündeme gelen nükleer savaş tehlikesinde yeni bir safhaya geçildi ve yakın bir dönemde Kuzey Kore’yi suçlayan Batılı devletler; nükleer test yapma isteklerini dile getirmeye başladılar. Başkan Trump, Ekim ayı sonunda Savaş (eski Savunma) Bakanlığı’na nükleer silah testlerinin yeniden başlanması talimatı verdiğini ifade etti.  Rusya ise herhangi bir devletin nükleer testleri yasaklayan sözleşmeyi ihlal etmesi durumunda Rusya’nın da testlere başlayacağını belirtmesi ile kriz tırmanmaya başladı. Peki, bu restleşme dünyayı nükleer bir savaşa mı sürüklüyor? Dünya, tüm insanlığın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu nükleer bir savaş eşiğine doğru hızla yaklaşıyor mu? Yoksa bu süreç iki süper gücün söylem savaşından mı ibaret?

ABD’nin ardından, SSCB 1949, Birleşik Krallık 1952 ve Fransa 1960 yılında nükleer silah elde etti. Atom bombasından çok daha etkili termonükleer silah testlerinin yapılması ve nükleer silahların daha fazla yayılması endişesi ABD, SSCB ve Birleşik Krallık devletlerini ortak bir noktada buluşturdu ve her ne kadar sembolik bir sürece işaret etse de 1963 yılında Kısmi Nükleer Silah Anlaşması olarak da bilinen “Atmosferde, Uzayda ve Su Altında Nükleer Silah Testleri Yapılmasını Yasaklayan Sözleşme”yi imzaladılar. Doğrulama mekanizması ve karşılıklı güven konusunda önemli şüpheler barındırsa da bu sözleşme, Küba krizinin hemen ardından ABD ve SSCB’yi aynı masaya oturtması açısından önemli bir rol oynadı. Ancak 1960 yılında nükleer silah elde eden Fransa ile 1964 yılında nükleer silah elde eden Çin; bu sözleşmeye imza atmadı. Nitekim Fransa 1974, Çin 1980 yılına kadar atmosferde nükleer silah denemesi yaptılar. O tarihten sonra böyle bir testin yapılmamış olması sözleşmenin önemli bir başarısı olarak kabul edilebilir.

Silah kontrol anlaşmalarının çözülmesi ve yeni askerî denge arayışı

Soğuk Savaş sonrası ABD ile Rusya arasındaki iş birliği ve özellikle ABD’nin eski Sovyetler Birliği devletlerindeki kitle imha silahlarının kontrol altına alınma sürecindeki destekleri; nükleer silahların kontrolü ve silahların azaltılması konusunda önemli bir sürecin başlamasına yol açtı. ABD ve Sovyetler Birliği arasında 1972 sürecinde başlayan stratejik nükleer silahların sayısının sınırlandırılmasına yönelik sözleşmeler, 1990’lı yıllarda bu silahların sayısının azaltılması sözleşmesine evrildi.

Nükleer silahların sayısının azaltılması ya da bu alanda silahsızlanmama çalışması, 2000’li yılların başına kadar devam etti. Ancak ABD’de Başkan Bush yönetiminin 2002 yılında 1972 tarihli Füze Savunma Sistemi (ABM: Anti-Ballistic Missile) Sözleşmesi’nden tek taraflı olarak çekilmesi bu dengeyi değiştirdi. ABD bir yandan Ulusal Füze Savunma Sistemi (NMD: National Missile Defense System) çerçevesinde dünyanın belirli bölgelerine ABD’yi nükleer füzelerden koruyacak bir kalkan inşa ederken; diğer yandan da Küresel Ani Konvansiyonel Vuruş (CPGS: Conventional Prompt Global Strike) projesi ile dünyanın neresinde olursa olsun istenilen hedefi 1 saat içerisinde büyük bir hassasiyetle vurabilecek bir taarruz silahı çalışmalarına başladı. Füze Savunma Sistemi çalışması kapsamında 2009 yılında Avrupa Aşamalı Uyarlanabilir Aşaması (EPAA: European Phased Adaptive Approach) adı altında Avrupa’ya füze savunma silahları konuşlandırdı. Bu sistemin radarı Malatya Kürecik’te, füze sistemleri Romanya ve Polonya’da, karargâhı Almanya’da, gemi sistemleri ise İspanya’da konuşludur. NATO ve Batılı yetkililer 2009 yılından beri bu sistemin İran’ın balistik füze tehdidine karşı yapıldığını ifade etti. Rusya ise bu sistemin tamamen Rusya’nın kıtalar arası füzelerini hedef aldığını ve Rusya’nın ulusal güvenliğini tehdit ettiğini vurguladı.

Soğuk Savaş döneminde nükleer silah ve füze savunma sistemi geliştirmenin sonsuz bir döngüye gideceği ve bunun iki tarafa da fayda getirmeyeceği anlaşıldı ve ABD ve Sovyetler Birliği arasında bu konuda çok sayıda sözleşme imzalandı. Ancak 2002 yılından beri bu süreç tersine işliyor. Her ne kadar Obama 2009 yılında nükleer silahsız bir dünya hayalini ortaya koymuşsa da nükleer silah kullanım tehdidi her geçen gün daha tehlikeli bir hâl alıyor. Dünya Soğuk Savaş döneminden daha tehlikeli bir nükleer silah ve füze savunma sistemi geliştirme sürecine girerken, bu konuda yapılan anlaşmalar teker teker yürürlükten kalkıyor.

2002 yılında ABM Sözleşmesi sona erdi. Rusya’nın ihlal ettiği iddiası ile ABD 2019 yılında 1987 tarihli Orta Menzilli Nükleer Silahlar (Intermediate-Range Nuclear Forces) olarak bilinen sözleşmeden çekildi. Artık her iki devlet te Avrupa’ya 500-5500 km menzilli füzelere yerleştirebiliyor. 2016 yılında son anda imzalanan ve ABD ile Rusya arasında stratejik nükleer silahlara yönelik elde kalan tek sözleşme olan NEW START Sözleşmesi’nin süresi 5 Şubat 2026 tarihinde sona erdi. Her iki devletin de sözleşmenin yükümlülüklerine uyacağı ifade ettikleri iddia edildi. Ancak artık her iki devleti de bağlayan bir sözleşme bulunmuyor.  

Nükleer deneme yasağı antlaşmasının geleceği ve artan test ve caydırıcılık tartışmaları

Şimdi ise 1994 yılında imzaya açılan ve 1996 yılında BM Genel Kurulu’nda kabul edilen Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması’nın geleceği tehlike altındadır. Söz konusu anlaşmayı hâlihazırda 187 devlet imzalamış ve 178 ülke onaylamış olsa da yürürlüğe girmesi için onay sürecini tamamlaması gereken 44 devletten 8’i (ABD, Çin, İran, Mısır, İsrail, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore) henüz onay işlemlerini tamamlamadı. ABD ve diğer devletlerin onaylamamasının eşitsizlik yarattığını ifade eden Rusya 2023 yılında onayını iptal etti. ABD onaylamadığı gibi, yeni nükleer testler yapacağını ifade ederek anlaşmaya bağlılık konusunda önemli bir soru işareti oluşturuyor.

ABD son nükleer silah testini 1992 yılında yaptı. 1996 yılından bu yana ise Kuzey Kore, Pakistan ve Hindistan’ın 10 nükleer test yaptığına dair veriler mevcut. Son test 2017 yılında Kuzey Kore tarafından yapıldı. O tarihten beri her ne kadar nükleer silahlar konusunda kaygı verici gelişmeler yaşansa da nükleer test yapılmadı.

ABD’li yetkililer tarafından Trump’ın nükleer test yapma emrinin nükleer patlama içermeyeceği ifade edilse de gelişmelerin nereye evrileceği kaygılı bir şekilde izleniyor. Rusya son dönemde nükleer silah çalışmalarını önemli ölçüde artırdı. Putin 2018 yılında Rusya’nın yeni nesil nükleer silah kabiliyetlerini tanıttı. Rus yetkililer tarafından Putin tanıttığı altı yeni nesil silah sisteminden SARMAT füzesinin sadece bir tanesinin Fransa’nın topraklarının büyük bölümünü imha etme yeteneğine sahip olduğu iddia edildi. Putin bu silahı durduracak bir teknolojinin var olmadığını belirtti. Kinjal, Zirkon ve Avangard gibi yeni nesil silahlar, yeni nesil teknolojiye sahip olup nükleer bir savaşı durdurulamaz hâle getirdi.

Rusya-Ukrayna Savaşı sessiz ve derinden ama çok tehlikeli bir şekilde ilerleyen nükleer savaş riskini artık gün yüzüne çıkardı. Konvansiyonel olarak beklenenden daha zayıf olduğu ortaya çıkan ve Batılı devletlerin Ukrayna’ya sağladığı teknolojik silahlarla mücadele etmeye çalışan Rusya; Ulusal Güvenlik Doktrini’nde ortaya koyduğu nükleer silah kullanım şartlarını sık sık vurguluyor ve nükleer savaş tehdidinde bulunuyor. Batılı devletler köşeye sıkıştırdıkça başta Medvedev olmak üzere yetkililer açıkça nükleer silah kullanabileceklerini ifade ediyor. Öyle ki Biden, Küba krizinden bu yana nükleer bir savaş tehdidinin ilk defa bu kadar açık bir şekilde dillendirildiği uyarısında bulunmuştu.

Nükleer caydırıcılık, karşılıklı yok oluş dengesi ve artan küresel risk

Nükleer silahlar, savaşın seyrini ve doğasını değiştiren silahlardır. ABD ve Rusya’nın elinde tüm dünyayı birkaç defa yok etme kabiliyetine sahip nükleer silah bulunduğu ifade ediliyor. Soğuk Savaş ve sonrası dönemde büyük güçler arasındaki bir savaşı engelleyen en önemli faktör nükleer silahlar olarak değerlendiriliyor. Son gelişmeler de bunu açıkça ortaya koyuyor. Rusya’nın kendisinden kat kat daha fazla savunma bütçesine ve konvansiyonel savaş teknolojisine sahip ABD/NATO ile konvansiyonel bir savaşa girme ve kazanma ihtimali bulunmuyor. Ancak nükleer silahları sigorta işlevi görüyor. Medvedev ve diğer yetkililerin nükleer savaş tehdidini dillendirmesi bundan kaynaklanıyor. Nükleer bir savaşta “Ok yaydan çıktı” ifadesi dünyanın sonuna işaret ediyor. Nükleer silahların icadına giden yolu açan Einstein’ın ifade ettiği gibi 4. Dünya Savaşı’nın taş ve sopalarla olma ihtimali var mıdır, o bile muallaktır.

Bu açıdan nükleer silahlara sahip devletlerin liderlerinin rasyonel olma ve düşünme zorunluluğu vardır. Bu sadece kendi devletleri için değil tüm dünya devletlerinin geleceği için önemlidir. 1945 yılında başlayan nükleer silahlanma süreci, 1962 Küba krizinden sonra yumuşama dönemine girilmesi ve her iki tarafın da nükleer bir savaşın kazananının olmayacağı gerçeğine dayalı bir şekilde politika üretmesi nükleer silahların sayısının sınırlandırılması ve azaltılması konusunda önemli gelişmelere yol açtı. Yine füze savunma sistemleri ile sonsuz döngüye girilme ihtimali bu konuda da sınırlandırmaya gidilmesine sebebiyet verdi.

2002 yılında başlayan süreç tehlikeli bir şekilde devam ediyor. Nükleer silah sözleşmeleri teker teker yürürlükten kalkarken ve çok daha tehlikeli ve durdurulamaz nükleer silah teknolojileri geliştirilirken, sorumlu olması gereken liderler sık sık nükleer silah tehdidine başvuruyor. Nükleer silahların eşiği yüksektir ancak eşik her geçen gün düşüyor. Konvansiyonel silahlanma çok hızlı bir şekilde devam ediyor. Ancak nükleer Rusya söz konusu olduğunda konvansiyonel güç ve bu gücü dolaylı/doğrudan kullanımı ya da tehdidi nükleer bir savaşa davetiye çıkarıyor. Dünya iklim değişikliği ve küresel ısınmanın yarattığı tehdide odaklanırken, dünyanın sıcaklığını bir saniyede milyonlarca derece artıracak nükleer bir savaşın önlenmesine odaklanmak da aynı derecede ilgiliyi hak ediyor.       

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...