NATO Trump’ın karşısında mı, yoksa yanında mı duracak?
Trump’ın Hürmüz Boğazı meselesi ile ilgili NATO’yu göreve davet ederek tehditkâr ifadeler kullanması Transatlantik ittifakının geleceği ile ilgili sorulara yeniden gündeme getirdi. NATO Trump’ın karşısında mı yoksa yanında mı duracak?
Dünya uluslararası sistemin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük dönüşüm noktalarından birine tanıklık ediyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in 28 Şubat 2026’da İran'a yönelik başlattığı geniş çaplı askerî harekât sadece Orta Doğu'nun değil, Kuzey Atlantik İttifakı'nın (NATO) ve küresel deniz ticaretinin de temellerini sarstı. Donald Trump'ın ikinci başkanlık döneminde somutlaşan "Önce Amerika" doktrininin daha radikal bir versiyonu olan ve literatüre "Donroe Doktrini" olarak geçen yeni dış politika anlayışı, Washington'ın geleneksel müttefiklerine yönelik tutumunu tamamen işlemsel bir zemine oturttu. Trump'ın NATO müttefiklerini, ABD'nin tek taraflı olarak başlattığı bir savaşın lojistik ve güvenlik yükünü paylaşmaya zorlaması, ittifakın geleceğini ciddi bir belirsizliğe sürükledi.
28 Şubat 2026'da başlatılan hava saldırıları, Tahran'ın askerî kapasitesini ve siyasi liderliğini felç etmeyi amaçlayan bir "şok ve dehşet" operasyonu olarak kurgulanmıştı. Ancak harekatın ilk iki haftası, Beyaz Saray'ın operasyon sonrasındaki gelişmeleri ve İran'ın verebileceği asimetrik yanıtları tam olarak öngöremediğini ortaya koydu. ABD ve İsrail kuvvetleri, ilk 48 saat içinde İran donanmasının büyük bir kısmını ve füze üslerini hedef alarak önemli başarılar elde etmiş, yaklaşık 60 İran savaş gemisini ve denizaltısını etkisiz hale getirdi. Buna rağmen, İran'ın "deniz gerillası" taktiklerine dayalı asimetrik yanıt kapasitesi, Hürmüz Boğazı'ndaki trafiği durma noktasına getirmeye yetti.
Washington'ın strateji eksikliği, özellikle ticari gemilerin güvenliği konusunda kendisini gösterdi. ABD Donanması'nın Abraham Lincoln uçak gemisi saldırı grubu, Umman açıklarında konuşlanarak İran içindeki hedefleri vurma kapasitesine sahip olsa da bu güç dar su yollarındaki tankerleri korumak için uygun bir yapı arz etmiyor. Bu durum, Trump'ın müttefiklerinden acil deniz refakati talep etmesine yol açan temel boşluğu yarattı.
İran'ın liderlik krizi ve veraset planı
Savaşın ilk gününde dini lider Ali Hamaney'in bir hava saldırısında hayatını kaybetmesi, İran rejimi için en kritik aşamayı oluşturmuştu. Ancak rejim, bu tür bir senaryoya hazırlıklı olduğunu kanıtladı; Hamaney'in ölmeden önce belirlediği dört kademeli halefiyet planı ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu'nun (IRGC) müdahalesiyle liderlik boşluğu hızla dolduruldu. 9 Mart 2026'da Mojtaba Hamaney'in yeni dini lider olarak seçilmesi, Tahran'ın direniş stratejisinde sürekliliği sağladı ve daha da radikalleşen bir yönetim yapısını beraberinde getirdi. Yeni liderliğin ilk icraatı, Hürmüz Boğazı'nın sadece ABD ve müttefiklerine kapatıldığını ilan etmek ve Batı ekonomisine maliyet yüklemek için deniz trafiğini hedef almak olacaktı. Bu da Trump'ın NATO üzerindeki baskısını artıran temel katalizör işlevi görecekti. Dünya petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, jeopolitik bir silah olarak İran'ın elindeki en önemli koz. İran, konvansiyonel donanmasını kaybetmesine rağmen, düşük maliyetli ama yüksek etkili araçlarla küresel enerji güvenliğini tehdit etmeyi başardı. Bu tehdidin merkezinde, Ukrayna savaşından çıkarılan derslerle modernize edilen insansız yüzey araçları (USV) ve deniz mayınları yer alıyor.
Mart ayının ilk on gününde, en az 16 ticari geminin saldırıya uğradığı rapor edildi. Bu saldırıların en dikkat çekici örneği, Tayland bandıralı Mayuree Naree gemisinin vurulması oldu. Gemiye yapılan saldırıda kullanılan teknolojinin, sürat teknelerine benzeyen ancak uzaktan kumanda edilen patlayıcı yüklü insansız araçlar olduğu belirtiliyor. Bu araçlar, devasa savaş gemilerinin radarlarından kaçabiliyorlar ve dar su yollarında manevra kabiliyeti yüksek hedefler haline geliyorlar.
İran'ın asimetrik cephaneliği teorik olarak şu unsurları içeriyor:
- 5.000 adet deniz mayını: Henüz tamamı konuşlandırılmamış olsa da, varlığı bile sigorta primlerini ve risk algısını zirveye taşıdı.
- Sürat tekneleri: IRGC tarafından kullanılan ve sürü taktiğiyle (swarming) saldırabilen botlar.
- Kıyı konuşlu gemisavar füzeleri: Dar boğazın her noktasını vurabilecek menzile sahip bataryalar.
Bu tehditler nedeniyle Hürmüz Boğazı'ndan geçiş hacmi savaş öncesi döneme göre %90 oranında düştü. Petrol fiyatlarının varil başına 120 dolara fırlaması, Trump yönetimini müttefiklerinden sadece "anlayış" değil, doğrudan "askerî kalkan" talep etmeye zorladı.
Trump'ın NATO tehdidi: İşlemsel bir ittifakın sınırları
Donald Trump'ın Financial Times ve diğer yayın organlarına verdiği mülakatlarda dile getirdiği "yardım etmezlerse ittifak için çok kötü bir gelecek olur" uyarısı, NATO'nun geleneksel "birimiz hepimiz için" ilkesinin yerini "ödediğin kadar güvenlik" ilkesinin aldığını teyit ediyor. Trump'ın bu tehdidinin üç temel boyutu bulunuyor: Coğrafi genişleme baskısı, yük paylaşımı ve ideolojik bir dönüşüm.
NATO'nun kurucu antlaşması olan Washington Antlaşması'nın 6. Maddesi, kolektif savunma yükümlülüğünün sınırlarını Avrupa, Kuzey Amerika ve Yengeç Dönencesi'nin kuzeyindeki bölgelerle sınırlar. Hürmüz Boğazı bu kapsamın dışında. Ancak Trump, "kendi topraklarını ve ticaretlerini korudukları" argümanıyla müttefiklerin bu hukuki sınırı aşması gerektiğini savunuyor.
Bu talep, ABD'nin son bir yıldır Avrupa'ya verdiği "kendi kıtanızın savunmasına odaklanın, Orta Doğu ve Hint-Pasifik'e kaynak ayırmayın" mesajıyla taban tabana zıt. Bu çelişki, Beyaz Saray'ın İran konusunda bir stratejisinin olmadığını ve olayların gelişimine göre müttefiklere yönelik beklentilerini anlık olarak değiştirdiğini gösteriyor.
Trump'ın tehditlerini anlamak için ABD-NATO ilişkilerindeki yük paylaşımı (burden-sharing) tartışmasının Soğuk Savaş'tan bu yana geçirdiği evrimi incelemek gerekiyor. 1949'daki kuruluştan itibaren ABD, Avrupa'nın savunma maliyetlerinin aslan payını üstlenmiş, bunun karşılığında ise stratejik bir liderlik rolü elde etmişti. 2024 yılı itibarıyla NATO üyelerinin çoğu %2 hedefine ulaşmış olsa da Trump bu oranı yetersiz buluyor ve müttefiklerin ABD'nin küresel operasyonlarına doğrudan katkı sağlamasını bekliyor. İran savaşı, bu beklentinin en somut ve tehlikeli test sahası haline geldi.
Trump yönetiminin müttefiklerine yönelik sert tutumunun arkasındaki asıl itici güç, "Donroe Doktrini" (Trump Corollary to the Monroe Doctrine) olarak adlandırılan yeni jeopolitik vizyon. Bu doktrin, ABD'nin dikkatini ve kaynaklarını Avrasya'daki "sonsuz savaşlar" yerine Batı Yarımküre'de (Amerikalar) mutlak hegemonya kurmaya yöneltmesini öngörüyor.
Donroe Doktrini uyarınca Washington, Avrupa ve Orta Doğu'daki müttefiklerini stratejik ortaklardan ziyade, ABD'nin Batı Yarımküre'deki çıkarlarına hizmet etmesi gereken yardımcılar olarak kodlanıyor. Bu anlayışın en uç örneği, Ocak 2026'da yaşanan Grönland krizi. Trump'ın Grönland'ı satın alma veya ilhak etme çabası, Danimarka ve diğer AB ülkeleri tarafından "egemenlik ihlali" olarak görülmüş ve büyük bir diplomatik krize yol açmıştı. Trump'ın bu süreçte NATO müttefiklerini gümrük vergileriyle tehdit etmesi, ittifakın savunma kimliğini ekonomik bir pazarlık aracı haline getirdiğini gösteriyor. Donroe Doktrini'nin "küresel hegemonya yerine bölgesel kale" yaklaşımı, NATO'nun yapısal olarak zayıflamasına ve Avrupa ülkelerinin kendi güvenlik başlarının çaresine bakma arayışına girmesine neden oluyor.
Müttefiklerin operasyonel yetersizliği
Trump'ın "tankerlere refakat edin" çağrısına müttefiklerin verdiği yanıtlar hem askerî hazırlıksızlığı hem de siyasi isteksizliği gözler önüne serdi. Savaşın başladığı an itibarıyla ne İngiltere'nin ne de Fransa'nın Hürmüz'de bir konvoy operasyonu yürütebilecek hazır gemisi bulunuyor.
İngiltere, ABD'nin bölgedeki en yakın müttefiki olmasına rağmen, Kraliyet Donanması'nın içine düştüğü kaynak yetersizliği nedeniyle Trump'ın taleplerine yanıt vermekte zorlanıyor. Kıbrıs'taki RAF Akrotiri üssünün İran drone'ları tarafından vurulmasının ardından, bölgeye savunma amacıyla gönderilecek olan HMS Dragon destroyerinin kuru havuzdan çıkarılması tam bir kriz yönetimi hikayesine dönüştü. Normalde altı hafta sürecek bakım çalışmalarının altı güne sığdırılması ve geminin silah yüklemesi yapılmadan denize indirilmesi, İngiliz deniz gücünün operasyonel sınırlarına dayandığını gösteriyor.
Ayrıca İngiltere'nin en önemli deniz varlığı olan Prince of Wales uçak gemisinin, Trump'ın Grönland talepleri sırasında ortaya çıkan Arktik görevlerine ayrılmış olması, Londra'nın aynı anda iki farklı cephede (Arktik ve Orta Doğu) ABD'yi tatmin etme imkansızlığını ortaya koyuyor. Başbakan Keir Starmer'ın "Britanya'nın çıkarları için hareket edeceğim" vurgusu, Washington ile Londra arasındaki ilişkinin gerildiğinin bir işareti.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, kriz karşısında Avrupa'nın "stratejik özerkliğini" savunan bir tutum takındı. Macron, Kıbrıs'ı ziyaretinde "Kıbrıs saldırıya uğradığında Avrupa saldırıya uğramış sayılır" diyerek NATO'dan ziyade bir Avrupa dayanışmasına vurgu yaptı. Fransa'nın Hürmüz için önerdiği "saf savunma ve destek" misyonu, ABD'nin savaş stratejisinin bir parçası olmaktan ziyade, enerji güvenliğini sağlamaya yönelik bağımsız bir girişim olarak kurgulandı.
Macron'un çatışmaların "en yoğun safhası" bitene kadar Hürmüz'e gemi göndermeme kararı, Trump'ın istediği doğrudan katılım desteğinin verilmeyeceğinin ilanı. Bu durum, Avrupa'nın artık ABD'nin tek taraflı askerî maceralarının faturasını ödemek istemediğini gösteriyor.
Hürmüz Boğazı'nın kapanması, askerî meselenin ötesinde küresel bir ekonomik kriz tetikleyicisi. Lloyd's List baş editörü Richard Meade'in analizine göre, bir refakat operasyonunun başarılı olabilmesi için 8 ila 10 destroyerin sürekli görev yapması gerekiyor. Ancak bu muazzam güç bile günlük sadece 5 ila 10 gemiyi koruyabiliyor, bu da savaş öncesi hacmin yalnızca %10'una tekabül ediyor. ABD Enerji Bakanı Chris Wright'ın "ay sonuna kadar refakat başlayabilir" açıklaması ve ardından silinen sosyal medya paylaşımları, Beyaz Saray içindeki kafa karışıklığını ve operasyonel belirsizliği yansıtıyor. ABD donanmasının tankerleri koruma konusunda isteksiz görünmesi, asimetrik tehdidin (mayınlar ve USV'ler) ne kadar ciddiye alındığının bir kanıtı. Washington, kendi donanmasını riske atmak yerine müttefiklerinin donanmalarını ön saflara sürmeyi tercih ediyor.
Transatlantik bağın yeni gerçekliği
Donald Trump'ın NATO müttefiklerine yönelik tehditleri, rastgele savurulmuş cümleler değil; ABD'nin yeni jeopolitik önceliklerinin ve İran konusunda strateji yoksunluğunun bir yansıması. Washington, müttefiklerinden 21. yüzyılın asimetrik harp koşullarında 20. yüzyılın konvoy operasyonlarını yürütmelerini talep ediyor. Ancak müttefiklerin hem askerî kapasite eksikliği hem de ABD'nin tek taraflı kararlarına olan güvensizliği, bu talebin karşılık bulmasını zorlaştırıyor.
İran'ın Mücteba Hamaney liderliğinde benimsediği asimetrik direniş stratejisi, Batı'ya enerji fiyatları üzerinden devasa bir maliyet yüklemeyi başardı. Trump'ın bu maliyeti müttefiklerine paylaştırma girişimi, NATO içindeki yapısal çatlakları derinleştirmiş ve ittifakın coğrafi sınırlarını zorlayan bir kriz yarattı. Donroe Doktrini'nin yükselişiyle birlikte, ABD'nin Avrupa'nın güvenliğine olan bağlılığı artık ideolojik bir zorunluluk değil, müttefiklerin ABD'nin küresel (özellikle İran ve Çin karşıtı) hedeflerine ne kadar hizmet ettiğiyle ölçülen bir "hizmet alımına" dönüşmüştü. Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklık devam ettikçe ve müttefikler doğrudan askerî müdahaleye mesafeli durdukça, Trump'ın NATO'dan kopuşu hızlandırması ve "Önce Amerika" vizyonunu Batı Yarımküre'de mutlak izolasyonist/yayılmacı bir çizgiye çekmesi muhtemel. 2026 yılı, bu anlamda NATO'nun sadece savunma planlarının değil, varoluş nedeninin de yeniden tanımlandığı bir dönem olarak tarihe geçiyor. Müttefiklerin bu yeni ve acımasız işlemsel düzene uyum sağlayıp sağlamayacağı, sadece İran savaşının seyrini değil, önümüzdeki elli yılın küresel güvenlik mimarisini de belirleyecek.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.