18 Mart 2026

Modernitenin vicdan krizi: Habermas ve Gazze

14 Mart 2026’da vefat eden Jürgen Habermas, ardında teorik külliyatla birlikte “Gazze imtihanında” iflas eden etik duruş bıraktı. İletişimsel eylem ve demokrasi kuramlarıyla moderniteyi savunan filozofun, İsrail’in soykırım eylemlerine desteği, Eleştirel Teori’nin ahlaki çöküşünü simgeliyor.

14 Mart 2026 tarihinde, 96 yaşında hayata veda eden Alman filozof ve sosyolog Jürgen Habermas, hem İkinci Frankfurt Okulu'nun temsilcilerinden hem de İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa'nın en sarsılmaz entelektüel figürlerinden biriydi. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında sosyal bilimlere yön veren, moderniteyi "tamamlanmamış bir proje" olarak savunan bu isim, hayata veda ederken ardında ciltler dolusu kuramsal bir miras bıraktı. Ancak entelektüel tarihteki bu düşünsel figürün vefatıyla birlikte; hayatının son yıllarında sergilediği siyasi ve ahlaki tutumlar teorilerinin tutarlılığını sorgulatıyor, derin bir analitik süzgeçten geçirilmeyi zorunlu kılıyor.

Habermas'ın devasa mirasına düşen en büyük gölge, hiç şüphesiz 7 Ekim 2023 sonrası başlayan ve uluslararası boyutlarda bir insanlık suçuna dönüşen Gazze'deki eylemlere karşı olan tutumudur. Batılı düşünürlerin Filistin'e yönelik ontolojik körlüğünün en dramatik örneğini teşkil eden bu tutum, Habermas'ın diğer bazı Alman aydınlarla birlikte imzaladığı "Dayanışma İlkeleri: Bir Açıklama" (Grundsätze der Solidarität) başlıklı bildiriyle kristalleşir. Zira bu bildiride, İsrail'in eylemleri temelde haklı bulunur ve ortaya atılan soykırım suçlamalarının yanlış olduğu savunulur.

Habermas'ın bu tutumu basit bir siyasi yanılgıdan ibaret değildir elbette; savunduğu eleştirel teorinin kendi içindeki epistemolojik çöküşünün de bir ilanıdır. Kendi ontolojik ve epistemolojik temelleriyle açıkça çelişerek soykırımcı ve kolonyal bir sistemi destekleyen bu tutum, bir aydının felsefi teorisi ile tarihsel pratik arasındaki o hassas dengeyi nasıl yitirebileceğinin en somut vakalarından birini oluşturuyordu.

Frankfurt Okulu ve Habermas’ın ideolojik çizgisi

Habermas'ın ideolojik kökleri, kapitalizm eleştirisi üzerine inşa olan ve Max Horkheimer, Theodor W. Adorno gibi isimlerle anılan Birinci Frankfurt Okulu'na dayanır. Ancak Habermas, bu okulun kurucularının "araçsal akıl" ve "Aydınlanmanın Diyalektiği" üzerinden geliştirdikleri o karamsar ve radikal eleştiri hattından zamanla sapar. Artık İkinci kuşak Frankfurt Okulu'nun lideri olarak Habermas, sistemi tamamen reddetmek yerine onu iletişimsel eylem ve akılcılık üzerinden rehabilite etmeye yönelir, Batı'nın demokratik kurumlarına ve devlet mekanizmalarına çok daha uzlaşmacı bir perspektiften yaklaşmaya başlar.

Tabii bu kuramsal kayma, Habermas'ı zamanla Batılı kapitalist hegemonyanın normatif sınırları içine hapseder. Eleştirel yaklaşım literatüründe siyonizm, emperyalizmin Orta Doğu'daki stratejik çıkarlarıyla uyumlu bir hegemonya aracı ve post-kolonyal bir yapı olarak değerlendirilirken, Habermas zamanla bu tarihsel ve jeopolitik okumayı göz ardı eder. Onun düşünsel evrimi, kapitalizmin ve sömürgeciliğin şiddetini analiz eden diğer düşünürlerin aksine, Batı merkezli bir "özel burjuva insanı" çerçevesine sıkışıp kalır.

Dolayısıyla Habermas'ın ideolojik çizgisi; sistemin temellerini sarsan bir eleştiriden çıkarak, mevcut sistemin krizlerini yönetmeye talip olan bir "sistem-uyumlu" sosyal bilime dönüşür. Aslında Gazze bağlamında siyonizm ve kapitalizm iş birliğini analiz etmekten imtina etmesi ve küresel aktörlerin desteklediği post-kolonyal bir yıkımı aklaması da onun yıllar içinde eleştirel teoriyle çelişen bir noktaya nasıl evrildiğini gösterir.

Kamusal alan, demokrasi ve iletişimsel eylem

Habermas'ın akademik şöhreti büyük ölçüde "kamusal alan" ve "iletişimsel eylem kuramı" üzerine inşa edilir. Habermas bu teorilerde, rasyonel tartışmanın zorlamadan uzak, eşit ve özgür bir biçimde yapılabildiği ideal bir toplumsal mutabakatı öne sürer.  Ona göre sistem (bürokrasi ve piyasa), yaşam dünyasını (lebenswelt) sömürgeleştirir ve buna karşı durmanın yegâne yolu iletişimsel akıldır. İnsan hakları ve demokrasi; bu rasyonel, baskısız ve kapsayıcı söylem evreninde şekillenmelidir.

Ne var ki, teorik düzlemde evrensel etik ilkeleri ve tartışmasız eşitliği savunan bu kuram, pratik gerçeklikle yüzleştiğinde derin bir çelişkiye düşer. Müzakereci demokrasi anlayışı, sadece güç sahiplerinin değil, tüm ezilenlerin sesinin duyulmasını gerektirir. Ancak Habermas, Filistin söz konusu olduğunda bu evrensel ilkeleri rafa kaldırmış gözükür. Söylem etiğinde herkesin eşit kabul edebileceği değerler savunulurken, Habermas'ın Gazze'deki duruşunda insan hakları kavramı Filistin halkını bütünüyle dışlayacak şekilde daraltılır.

Aslında Gazze örneği, bu "iletişimsel" aklın iktidar karşısında nasıl "araçsal" akla dönüştüğünü gösteriyor. Habermas, bilimsel ve rasyonel olması beklenen dilini, bu noktada siyonist-kapitalist sistemin ideolojik yönlendirmesiyle şekillenir. Böylece kuramının temel taşı olan iletişimsel eylem, güçlünün çıkarlarını koruyan teknokratik bir söyleme evrilir. Toplumu manipüle eden pozitivist bilim anlayışını yıllarca eleştirmesine rağmen, bizzat kendisi katliamı meşrulaştıran dogmatik bir metnin sözcülüğünü üstlenmiş olması dolayısıyla oldukça ironik bir çerçeve sunar.

Sosyal bilimcinin pratikle imtihanı: İsrail ve Gazze tutumu

Tabii bir sosyal bilimcinin, gözlerinin önünde cereyan eden orantısız bir yıkıma neden bu denli körleşebileceği sorusu geliyor akla. Habermas ve arkadaşlarının yayınladığı bildiriyi düşünürken; savundukları üzere İsrail'in yaşama hakkı ve Almanya'nın Nazi geçmişi arasındaki bağ unutulmamalı. Dolayısıyla bir günah çıkarma refleksine dönüşmüş olan bu tutum; bazı Alman entelektüellerinin, kendi uluslarının tarihsel suçlarından arınmak ve geçmişi temize çıkarmak uğruna, bedeli Filistin halkına ödetmekten çekinmediklerini açıkça ortaya koyar.

Sosyal bilim çerçevesinden bakıldığında, İsrail'i bu şekilde desteklemek, eleştirel aklın iflası ve bilgi-iktidar ilişkisine koşulsuz teslimiyet olduğunu söyleyebiliriz. Zira Habermas, İsrail'in eylemlerinin bir "meşru müdafaa" olarak konumlandırıldığı, Filistin'i destekleyen seslerin "antisemitizm" ve "ırkçı iftira" şemsiyesi altında kriminalize edildiği söylem pratiklerinden birini üreten bir örnek. Onun ve benzeri entelektüellerin bu dışlayıcı tutumu; farklı fikirlerin serbestçe tartışılacağı "kamusal alan"ı kendi elleriyle yok ettikleri anlamına geliyor. Filistinlilere yalnızca koşulsuz bir "sempati" duyulmasını, ancak İsrail'e "koşulsuz destek" verilmesini dikte eden bu asimetrik yaklaşım, orantısız güç kullanımını meşrulaştıran bir aygıt işlevi görüyor.

Dolayısıyla sadece bir örnek olarak dahi baktığımızda bir sosyolog olarak Habermas'ın bu çelişkili reaksiyonu, Batı entelijansiyasının yapısal sınırlarını da ifşa eder. Zira sistem eleştirisi iddiasıyla yola çıkan benzeri düşünürler; kriz anlarında sıkı sıkıya kendi burjuva ve Avrupa-merkezci konfor alanlarına dönerler, hakikat sonrası (post-truth) dönemin araçsal aklına sığınarak, mağduru suçlu, orantısız şiddeti ise savunma olarak yeniden etiketleyebilirler.

Modernitenin vicdan krizi

Sonuç itibarıyla, Jürgen Habermas'ın vefatı sadece yüzyıllık bir biyografinin sona ermesi değil, Batı merkezli eleştirel teorinin ahlaki sınırlarının da kapanışıdır. Habermasçı kuram, Gazze soykırımı gibi büyük bir turnusol kağıdıyla test edildi ve kendi teorik iddialarının altında ezildi maalesef ki. Müzakere, evrensel iletişim ve rasyonel akıl üzerine ciltler dolusu eser veren bir düşünürün, dünyanın gözü önünde yaşanan bir yıkıma karşı geliştirdiği bu teknokratik ve hakikatten kopuk duruş, sosyal bilimler tarihindeki en büyük çelişkilerden biri olarak kayıtlara geçeceği muhakkak.

Uluslararası jeopolitik denklemleri ve hegemonik yapıları okuyanlar için bu tablo, bilginin ve teorinin iktidar ilişkilerinden asla tam manasıyla bağımsız olamayacağını acı bir şekilde doğruluyor. Eleştirel söylem, sistemin güç merkezlerini sarsmadığı sürece iktidarın elinde kolayca bir aklama mekanizmasına dönüşebiliyor.

Felsefe ve sosyoloji, bugünün krizlerine çözüm üretemediğinde ve vicdani pusulasını kaybettiğinde tamamen işlevsizleşir. Habermas, moderniteyi ve aydınlanmayı tamamlamaya ant içmiş bir entelektüel olarak hayata veda etmiş olabilir; ancak Filistin'in yıkılmış şehirleri ve susturulmuş çığlıkları karşısındaki tutumu, onun savunduğu aydınlanmanın gerçekte ne kadar seçici, dışlayıcı ve sistem-merkezli olduğunu tarihe kazıdı.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...