Caracas şafağında devlet terörü
Caracas’ta ABD jetleri, Maduro’yu devirirken devlet egemenliği ilkesini de yıktı. Trump’ın “Güney Fırtınası” operasyonunu, modern haydutluk ve devlet terörü ekseninde inceledik. Panama’dan Venezuela’ya uzanan emperyal refleksler hukuku çiğnerken, Leviathan’ın pençesi küresel adaleti nasıl yok etti?
3 Ocak 2026 Cumartesi sabahı, Latin Amerika’nın kadim şehri Caracas’ın üzerine çöken karanlık, güneşten önce Amerikan savaş uçaklarının gölgesiyle dağıldı. Saatler 02:00’yi gösterdiğinde, egemen bir ulusun başkenti, modern dünyanın gördüğü en cüretkâr "haydutluk" eylemlerinden birine sahne oluyordu. Tarih kitapları bu anı, bir diktatörün devrilişi olarak değil, Westphalia Barışı’ndan bu yana ilmek ilmek dokunan "devlet egemenliği" kavramının, süper güçlerin ihtirasları karşısında nasıl bir kâğıt parçasına dönüştüğünün miladı olarak yazacak.
Donald Trump’ın "Güney Fırtınası" adını verdiği bu operasyon, siyasi literatürde "rejim değişikliği" gibi steril kavramlarla yumuşatılmaya çalışılsa da felsefi ve hukuki özü itibariyle saf bir "devlet terörü" örneğidir. Delta Force timlerinin bir devlet başkanını yatak odasından alıp götürmesi, Thomas Hobbes’un Leviathan’ında tasvir ettiği o kaotik doğa durumuna, “gücü yetenin istediğini aldığı” orman kanunlarına geri dönüşün ilanıdır. Caracas semalarında yankılanan patlamalar, askerî hedefler ile birlikte uluslararası hukukun ahlaki zeminini de yerle bir etmiştir.
Hiç şüphesiz operasyonun icra ediliş biçimi, modern savaş doktrinlerinin arkasına saklanmış bir korsanlık hikâyesini andırıyor. ABD, aylardır süren bir hazırlık sürecinde USS Gerald R. Ford uçak gemisini bir tehdit unsuru olarak Karayipler’e demirlemiş, Venezuela’nın can damarı olan petrol tankerlerine "abluka" adı altında el koyarak ekonomik bir boğma harekâtı yürütmüştü. Bu, klasik anlamda bir savaş ilanı olmaksızın, bir ulusun egemenlik haklarına yapılan fiilî bir tecavüzdü.
O gece yaşananlar, ABD ordusunun "kolluk kuvveti harekâtı" kılıfına sokmaya çalıştığı bir işgal provasıydı. Fuerte Tiuna ve La Carlota hava üssü gibi stratejik noktaların vurulması, bir tutuklama işleminden ziyade, devletin omurgasını kırmayı hedefleyen bir "baş kesme" (decapitation) stratejisi olarak öne çıkıyor. Trump’ın, operasyonun hemen ardından Truth Social üzerinden Maduro ve eşi Cilia Flores’in yakalandığını bir “ganimet” gibi duyurması, bu eylemin diplomatik bir manevra değil, küresel bir gövde gösterisi olduğunu kanıtlıyor.
Buradaki temel felsefi sorun, “terörizm” tanımının kimin elinde olduğu. Eğer bu eylemi, üniformasız bir grup gerçekleştirseydi, dünya bunu tartışmasız bir terör eylemi olarak nitelerdi. Ancak eylem, dünyanın en büyük ordusu tarafından, “demokrasi” ve “adalet retoriğiyle süslenerek yapıldığında, adı “operasyon" oluyor. Küba’nın bu saldırıyı “devlet terörü” olarak tanımlaması, bu ikiyüzlülüğe tutulan en doğru ayna...
Noriega’dan Maduro’ya bir mirasın izdüşümü
Donald Trump’ın bu müdahaleyi “1989 Panama işgalinden bu yana en doğrudan müdahale” olarak tanımlaması, bilinçaltındaki sömürgeci refleksin dışavurumundan başka bir şey değil. Tarih, trajik bir döngüden ibaretmişçesine, 35 yıl sonra kendini tekrar ediyor. 1989’da George H.W. Bush’un “Operasyon Just Cause” ile Manuel Noriega’ya yaptığını, bugün Trump, Nicolás Maduro’ya yaptı.
Her iki olayda da senaryo şaşırtıcı derecede benzer:
- Kriminalize etme: Noriega uyuşturucu kaçakçılığı ile suçlanmıştı; Maduro ise "Cartel de Los Soles" (Güneşler Karteli) lideri olmakla ve narko-terörizmle itham edilmişti.
- Başına ödül koyma: Maduro’nun yakalanması için konulan ödülün operasyondan önce 15 milyon dolardan 50 milyon dolara çıkarılması, modern hukukun "adalet" arayışından ziyade, Vahşi Batı’nın "aranıyor" (wanted) posterlerini hatırlatan bir yöntem.
- Hukuki kılıf: ABD, uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan Ker-Frisbie Doktrini’ne (zanlının mahkemeye nasıl getirildiğinin yargılamayı etkilememesi ilkesi) sığınarak, bir devlet başkanını kaçırmayı meşrulaştırıyor.
Ancak Panama ile Venezuela arasında stratejik bir uçurum var. Noriega sadece bir kanalın güvenliğini tehdit ediyordu; Maduro ise dünyanın en büyük petrol rezervlerinin üzerinde oturuyor. Bu nedenle 2026 müdahalesi, Panama’dan çok daha büyük bir iştahın, küresel enerji piyasalarını kontrol etme arzusunun bir sonucu.
Monroe Doktrini'nin vahşi yüzü
Bu operasyon, 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin 21. yüzyıl versiyonu olan “Trump Corollary” (Trump Eklentisi) doktrininin sahaya yansıması. ABD, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Batı Yarımküre’yi kendi “arka bahçesi” olarak değil, doğrudan mülkü olarak gördüğünü ilan etmişti. Bu yeni doktrin, egemenlik kavramını tamamen ABD çıkarlarına endeksliyor. Bir lider, Washington’ın çıkarlarına hizmet ettiği sürece “meşru”, Çin veya Rusya ile yakınlaştığı anda “narko-terörist” ilan edilebiliyor. Maduro’nun devrilmesi, bir uyuşturucu ile mücadele operasyonu olarak açıklanamadığı gibi bu, Çin’in bölgedeki 10 milyar dolarlık alacağını riske atma ve Rusya’nın askerî varlığına meydan okuma girişimidir.
Felsefi açıdan bakıldığında, “Trump Eklentisi”, ulusların kendi kaderini tayin hakkının (self-determination) reddidir. Venezuela halkının 2024 seçimlerinde iradesinin gasp edildiği ve Edmundo González’in aslında kazandığı gerçeği bile, dışarıdan gelen bir askerî müdahaleyi meşrulaştıramaz. Demokrasi, F-35’lerin kanatlarında taşınabilecek bir ihracat ürünü değil; iç dinamiklerle olgunlaşması gereken bir süreç. Dışarıdan dayatılan “özgürlük”, genellikle yeni bir bağımlılık türünün maskesinden başka bir şey değil.
Savaşın ve müdahalenin meşruiyet zemini her zaman manipülasyona açık. ABD Adalet Bakanlığı’nın Maduro’yu ve devlet aygıtını organize bir suç örgütü olarak tanımlaması, askerî müdahaleyi bir “polis operasyonu” gibi gösterme çabasının ürünü. Ancak bir devletin, başka bir devletin başkanını “yakalama emri” ile tutuklaması, uluslararası ilişkilerde devletlerin eşitliği ilkesini ayaklar altına alıyor.
Maduro rejiminin yolsuzlukları, halkına uyguladığı baskı veya seçim hileleri, ahlaki olarak kınanabilir. Ancak bu durum, Washington’a Venezuela’nın yargıcı, jürisi ve celladı olma hakkını vermez. Eğer “demokrasi eksikliği” ve “insan hakları ihlalleri” askerî müdahale için yeterli sebep sayılsaydı, ABD’nin müttefiki olan birçok monarşi ve otokrasi de aynı kaderi paylaşmalıydı. Buradaki seçicilik, operasyonun arkasındaki itici gücün adalet değil, emperyal çıkarlar olduğunu gözler önüne seriyor.
Egemenliğin sonu ve yeni orman kanunları
3 Ocak 2026 tarihi, uluslararası sistemde bir kırılma noktası... Caracas’ta yaşananlar, Birleşmiş Milletler Şartı’nın fiilen yürürlükten kalktığının resmî açıklaması. Artık dünyada egemenlik, ancak onu koruyacak nükleer gücünüz veya güçlü bir hamini varsa geçerli olan bir “ayrıcalık” hâline geldi. Maduro’nun ABD’de bir federal hapishanede yargılanmayı beklemesi, diğer tüm “istenmeyen” liderlere verilmiş bir gözdağı. Bu, gücün hukuktan üstün olduğu, adaletin namlunun ucunda arandığı bir distopya... Venezuela halkı, Maduro’nun baskıcı rejiminden kurtulmuş olabilir. Ancak ülkeleri artık, Washington’ın atadığı valilerce yönetilen bir enerji kolonisi olma riskiyle karşı karşıya.
Bu operasyon bir “haydutluk”; çünkü kuralları koyanların, o kuralları ilk çiğneyenler olduğu bir düzenin ürünü. Bu durum gösteriyor ki, toplum sözleşmesinin küresel ölçekte yırtılıp atılması ve yerini Leviathan’ın, yani mutlak ve kontrolsüz Amerikan gücünün keyfiyetine bırakması gerçekleşti. Caracas’a düşen bombalar, binaların yanı sıra, insanlığın “hukuk yoluyla barış” idealini de yıktı. Artık ormandayız ve sadece en güçlü olanın yasası geçerli…

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.