BM Güvenlik Konseyi’nde veto düzeni değişebilir mi?
BM Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisi ve temsil sorunu yeniden tartışılıyor. Erdoğan’ın veto yetkisinin kaldırılması ve Genel Kurul’un güçlendirilmesi önerisi, Konsey’in temsil, meşruiyet ve etkinlik sorunlarını ve reformun önündeki hukuki-siyasi engelleri gündeme taşıyor.
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde reform gerçekleşmesi gerektiği hususu uzun zamandır uluslararası sistemin temel tartışmalarından biridir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bloomberg için kaleme aldığı ve BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisinin kaldırılmasını, daimî üyeliğe dayanmayan dönüşümlü bir temsil sisteminin oluşturulmasını ve Genel Kurul’un mevcut rolünün güçlendirilmesini öneren makale, reform tartışmalarında dikkatin temsil ile karar alma yetkisi arasındaki eşitsizlik üzerine yoğunlaşmasını sağlıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önerisini anlamlandırabilmek için öncelikle Güvenlik Konseyi’nin nasıl karar aldığını hatırlamak gerekiyor. Konsey; beşi daimî, onu Genel Kurul tarafından belirli sürelerle seçilen 15 üyeden oluşuyor. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 27 maddesine göre her üyenin bir oyu bulunuyor, esasa ilişkin kararlarda için dokuz olumlu oyun yanı sıra daimî üyelerin mutabakatı aranıyor. Uygulamada gerekli çoğunluk sağlanmış olsa dahi ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık’tan herhangi birinin olumsuz oyu, kararın kabul edilmesini engelleyebiliyor. Daimî üyenin çekimser kalması ise veto sayılmıyor ve gerekli dokuz oy mevcutsa karar alınabiliyor.
Bu ayrıcalıklı yapının gerekçesi 1945 yılından bakıldığında oldukça açıktır. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulacak kolektif güvenlik sisteminin dönemin başlıca askerî ve siyasi güçlerin karşı çıktığı kararlar üzerinden sürdürülemeyeceği düşünülüyordu. Dolayısıyla veto, devletlerin eşitliğini esas alan bir karar modeli olmaktan ziyade, büyük güçleri BM düzeninin içinde tutmayı amaçlayan siyasi bir uzlaşı olarak düşünülebilir. Ancak bu tarihsel uzlaşı, 1945’ten günümüze gelindiğinde temsil eşitsizliğine ve belirli krizlerde Güvenlik Konseyi’nin görevini yerine getirmemesine sebep oluyor.
BM verilerine göre 2006-2015 yılları arasında 19 kez kullanılan veto, 2016-2025 arasında 49’a yükselmiş. Bu artış veto yetkisinin 1945’ten devralınan sembolik bir büyük güç ayrıcalığı olmadığını, günümüz güvenlik sorunlarında Konsey’in karar alma yapısını doğrudan etkileyen bir mekanizma olduğunu gösteriyor. Nitekim 2025 yılında Gazze’ye ilişkin iki karar tasarısı veto nedeniyle kabul edilemezken, Ukrayna dosyasında da veto yetkisi karar sürecini etkileyen temel unsurlardan biri olmayı sürdürdü. Nisan 2026’da Çin ve Rusya’nın Hürmüz Boğazı ve Orta Doğu’ya ilişkin karar tasarısını veto etmesi ise sorunun belirli bir ülkeye ya da krize indirgenemeyeceğini ortaya koyuyor. Farklı daimî üyelerin farklı krizlerde kendi güvenlik değerlendirmeleri ve stratejik öncelikleri doğrultusunda veto yetkisine başvurabilmesi, büyük güç çıkarlarının yoğunlaştığı meselelerde Güvenlik Konseyi’nin kolektif karar alma kapasitesini sınırlandırıyor. Dolayısıyla veto meselesinin günümüzdeki önemi, kullanım sayısındaki artışın yanı sıra uluslararası barış ve güvenliğin en fazla ortak müdahale gerektirdiği krizlerde Konsey’in hareket alanını sınırlayabilme kapasitesinden kaynaklanıyor.
Güvenlik Konseyi’nde yapısal reform arayışı
Ortaya çıkan tablo 1945’te oluşturulan veto mekanizmasını Güvenlik Konseyi’nin görevini yerine getirmesini engelleyen bir araca dönüştürüyor. Bu durum veto meselesini temsil sorunundan daha geniş bir tartışma olan Konsey’in meşruiyetine ilişkin tartışmalara; aynı krizlerin uluslararası krizlerde tekrarlanması ise meşruiyet sorununu doğrudan etkinlik sorunuyla ilişkilendirilmesine neden oluyor. Dolayısıyla Güvenlik Konseyi’nde temsil, meşruiyet ve etkinlik veto mekanizmasının işleyişi üzerinden birbirini besleyen üç kurumsal sorun olarak ortaya çıkıyor.
Söz konusu yapısal sorun nedeniyle hükûmetler arası müzakerelerde yeni daimî üyeliklerin oluşturulması, seçilmiş üye sayısının arttırılması, bölgesel dağılımın yeniden düzenlenmesi, veto kullanımının Genel Kurul’da siyasi hesap verilebilirliğe tabi tutulması ve soykırım, insanlığa karşı suç gibi durumlarda daimî üyelerin gönüllü olarak veto yetkisini kullanmaması gibi farklı modeller gündeme geliyor. Ancak veto yetkisinin hukuki varlığının korunduğu bu önerilerde vetonun sorumlu kullanılması veya belirli krizlerde sınırlandırılmasıyla bu mekanizmadan doğan sorunların azaltılmasına yönelik çabalar söz konusuyken yapısal ayrıcalığın neden olduğu sorun devam ediyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise makalesinde doğrudan veto ayrıcalığının kaldırılmasını savunuyor. Bununla beraber Genel Kurul’un güçlendirilmesini önermesi, reform yaklaşımının sadece beş daimî üyenin sahip olduğu bir yetkinin kaldırılmasıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Önerinin daha geniş amacı ise Güvenlik Konseyi’ndeki karar alma gücünün sınırlı sayıdaki daimî üyede yoğunlaşmasını azaltarak diğer üye devletlerin karar süreçlerine daha etkili biçimde katılmasını sağlamaktır. Bu bağlamda “Dünya beşten büyüktür” söylemi, sadece mevcut Konsey’in dünyayı yeterince temsil etmediği yönündeki eleştiriden, temsilin karar alma gücüne yansıdığı daha dengeli bir kurumsal yapıya dönüşüyor. Bir başka ifadeyle öneri, Konsey’de temsil edilen devletlerin alınan kararlar üzerinde daha fazla etkiye sahip olmasını öne çıkarıyor.
Bu yaklaşım öncelikle temsil ile karar alma gücü arasındaki farkı azaltabilir, seçilmiş üyelerin oylarının kararın sonucunu belirlemedeki ağırlığını arttırabilir. Genel Kurul’un güçlendirilmesiyle birlikte düşünüldüğünde bu model, Konsey’in daha güçlü siyasi hesap verebilirliğe sahip olmasına imkân verebilir. İkinci olarak, büyük güç statüsü ile kurumsal ayrıcalık arasındaki ilişkiyi birbirinden ayırabilir. Zira veto yetkisinin kaldırılması ABD, Çin, Rusya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın askerî, ekonomik veya diplomatik kapasitelerini ortadan kaldırmayacaktır. Bu devletler yine uluslararası siyasetin ve BM kararlarının uygulanmasında önemli aktörler olmaya devam edecektir. Değişecek olan, maddi güç farklılığının diğer üyelerin oluşturduğu karar çoğunluğunu tek taraflı biçimde engelleyebilen hukuki ayrıcalıkla desteklenmesidir.
Veto kalkmadan reform mümkün mü?
Tabii vetonun kaldırılmasıyla, veto sonrasında hangi çoğunluk esasına göre kararların alınacağı, bölgesel temsilin nasıl düzenleneceği, üyelerin görev sürelerinin ne kadar olacağı, Genel Kurul’un hangi somut yetkilerle güçlendirileceği gibi hususların belirlenmesi gerekiyor. Karar yeter eşiğinin yüksek belirlenmesi veto olmaksızın tıkanmaya neden olabilir, düşük eşik ise uluslararası barış ve güvenliğe ilişkin bağlayıcı kararların yeterli siyasi meşruiyete sahip olup olmadığı tartışmasını beraberinde getirebilir. Bu nedenle vetonun kaldırılması önerisiyle başlayan süreç daha kapsamlı kurumsal reform modeline dönüşebilir.
Ancak böyle bir dönüşümün BM sistemi içerisinde gerçekleşmesi için BM Şartı’nda değişiklik yapılması gerekiyor. Şart’ın 108. Maddesi’ne göre değişikliklerin yürürlüğe girmesi Genel Kurul’daki gerekli çoğunluğun yanı sıra üye devletlerin üçte ikisinin ve beş daimî üyenin tamamının onayını gerektiriyor. Dolayısıyla veto yetkisinin kaldırılması konusunda geniş bir uluslararası koalisyonun oluşturulması tek başına yetmemektedir. Mevcut daimî üyelerin de kendi kurumsal ayrıcalıklarını sınırlandıracak değişikliği kabul etmeleri gerekiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önerisinin karşı karşıya olduğu temel açmaz da bu noktada ortaya çıkıyor. Veto yetkisinin kaldırılmasına yönelik öneri, karar alma gücünün beş daimî üyede yoğunlaşmasını değiştirmeyi amaçlarken, bu değişikliğin hukuken gerçekleşmesi yine aynı devletlerin onayına bağlıdır. Zira Moskova, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önerisine verdiği yanıtta, Güvenlik Konseyi’nin günümüz uluslararası sistemini daha iyi yansıtacak biçimde genişletilmesine açık olunduğunu ancak veto yetkisinin korunması gerektiği açıklamasında bulunması, daimî üyelerin karar alma ayrıcalıklarının yeniden düzenlenmesi konusunda esneklik göstermeyeceklerini ortaya koyuyor.
Bununla beraber mevcut yapının korunması uzun vadede daimî üyeler açısından maliyet üretebileceği hususu da göz ardı edilmemelidir. Örneğin, Güvenlik Konseyi’nin veto nedeniyle önemli krizlerde karar üretmekte zorlanması ve devletlerin güvenlik sorunlarını giderek bölgesel ya da daha dar minilateral yapılar üzerinden yönetmek zorunda kalması, Konsey’in küresel güvenlik mimarisindeki merkezi konumunu zayıflatabilir. Böyle bir eğilimin güç kazanmasıyla daimî üyeler açısından asıl mesele, veto ayrıcalığının anlam kazandığı kurumun uluslararası sistemdeki etkinliğinin korunması hâline gelebilir. Dolayısıyla karar alma süreçleriyle ilgili reform taleplerinin karşılıksız kalması uzun vadede sürdürülebilir bir yaklaşım olmayabilir.
Sonuç olarak veto yetkisinin kaldırılması kısa vadede güçlü hukuki ve siyasi engellerle karşı karşıya olsa da Güvenlik Konseyi’nin temsil, meşruiyet ve etkinlik sorunlarının reform ihtiyacını her geçen gün güçlendirdiği aşikâr. Bu bağlamda Erdoğan’ın önerisi, veto yetkisinin kaldırılmasından çok, Güvenlik Konseyi’nde karar alma gücünün sınırlı sayıdaki devletin daimî ayrıcalığı olmaktan çıkarılarak daha geniş ve temsili bir zemine taşınmasına yönelik reform arayışlarını genişleten bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.