20 Temmuz 2026

Bir soykırımcının portresi: Radovan Karadziç

Bir doktor, bir şair ve bir siyasetçi… Radovan Karadziç'in kişisel dönüşümü, yalnızca Bosna Soykırımı'nın değil; nefret söylemi, etnik üstünlük ideolojisi ve tarihsel manipülasyonların modern dünyada nasıl ölümcül sonuçlar doğurabildiğinin de çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

Tarih bazen en büyük trajedilerini beklenmedik veya “tuhaf” olarak tarif edilebilecek karakterler üzerinden yazar. Radovan Karadziç de bunlardan biridir. Bir psikiyatrist, bir şair, bir entelektüel… Çoğu Sırp milliyetçisi için hâlen romantize edilerek hatırlanan bir soykırım mimarı. Ancak insan zihnini anlamak için eğitim alan bir doktorun, modern Avrupa'nın en kanlı etnik temizlik politikalarının siyasi mimarlarından birine dönüşmesi hem Bosna Savaşı'nın hem de insan doğasının da en karanlık paradokslarından biri olarak görülmeli.

Bu manada, 1990'lı yıllarda Bosna-Hersek'te yaşanan yıkıcı savaşın ve geçtiğimiz günlerde andığımız insanlık tarihindeki utanç sayfalarından 1995 Srebrenitsa Soykırımı'nın başlıca sorumlularından biri sıfatıyla uluslararası ceza hukukuna geçen Karadziç; binlerce insanın ölümüyle suçlanan bir siyasetçidir, aynı zamanda saldırgan milliyetçiliğin devlet politikası hâline geldiğinde nasıl sistematik şiddet üretebildiğinin canlı örneklerinden biridir.

Bugün Avrupa Birliği Batı Balkanlar'ın geleceğini, NATO bölgesel güvenliği ve uluslararası toplum geçmişi ihtilaflı pek çok bölgenin istikrarını tartışırken, Karadziç'i yalnızca geçmişin bir figürü olarak görmek büyük bir yanılgı olur. Çünkü onu mümkün kılan siyasal dil, korku siyaseti ve tarihsel mağduriyet anlatıları, kendi bölgesi Balkanlar’da, dünyanın farklı yerlerinde ve bugünlerde soykırımın kitabının yeniden yazıldığı Filistin’de hâlâ en çıplak hâliyle yaşamaya devam ediyor.

“Büyük Sırbistan” düşü: Tarihi silaha dönüştüren figürler

Yugoslavya'nın dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan siyasal boşluk yeni devletlerin doğmasına ve tarihsel hesaplaşmaların yeniden canlanmasına yol açtı. Kendine has otoriterliği ve “Titoizm” adını alan özde komünist fikriyata bağlı merkeziyetçi ideolojisiyle, parçalı bir ülkeyi uzun yıllar bir arada ayakta tutan Yugoslavya Devlet Başkanı Josip Broz Tito'nun 1980 yılında hayatını kaybetmesiyle başlayan süreç; Sovyetlerin yıkıldığı 1990’ların ilk yılları itibariyle, federal devlet yapısının ve Yugoslav kimliğinin çözülmesine yol açtı. Ekonomik krizler, artan işsizlik, yükselen enflasyon ve federal yapının zayıflaması, yeni bir siyasal söylem arayan liderler için hızla uygun bir zemin hazırladı.

Karadziç'in liderliğini yaptığı Bosnalı Sırp hareketi bu dönemde, "Büyük Sırbistan" fikrini yalnızca siyasal bir hedef olarak görmenin ötesinde tarihsel bir zorunluluk olarak halka sunmaya başladı. Özellikle 1389 Kosova Meydan Muharebesi, Osmanlı karşısında yaşanan yenilgi ve bölgede 500 yılı aşan Osmanlı hâkimiyeti, Sırp ulusal hafızasında yer eden mağduriyet anlatılarıyla yeniden yorumlanarak güncel siyasetin merkezine git gide taşınmaya başladı.

Tarih, geçmişi anlamanın sanatıyken gelecekteki çatışmaları meşrulaştırmanın aracı hâline gelmekten çoğu defa kurtulamaz. Bu noktada örneğin “Büyük Sırbistan” fikri ve Nazi Almanyası idealleri ile doğrudan özdeşlik kurmak tarihsel açıdan doğru değilse de bu gibi genişlemeci hayallerde kullanılan yöntemler dikkat çekici benzerlikler taşıyor. Günümüz “Büyük İsrail” ve İsrail’in aşırı sağcı, genişlemeci, soykırım suçunu dahi bu uğurda “meşru gören” yıkıcı fikri de bu noktada bu ilkel tarih anlatılarından besleniyor. Etnik ve dinî homojenlik fikri, tarihsel mağduriyetin sürekli yeniden üretilmesi, medyanın propaganda aracı hâline getirilmesi ve belirli toplulukların varoluşsal tehdit olarak sunulması, otoriter ve saldırgan bir milliyetçiliğin ortak repertuvarını bu surette oluşturageldi.

Başta o yıllarda Sırbistan’ın başındaki Miloşeviç, Bosna Sırplarının askerî lideri Miladiç ve Karadziç olmak üzere, bu dönemin başat insanlık suçu faillerinin söylemleri de tam olarak bu zeminde yükselmişti. Yüzlerce yıllık komşular artık düşmandı. Farklı kimlikler de birlikte yaşanacak topluluklar değil, ortadan kaldırılması gereken tehditlerdi. Soykırım bu zihinsel dönüşümle başladı; silahlarsa bu gibi figürlerin kelimelerini yani söylemi takip etti.

Bir psikiyatrist nasıl soykırımcı olur?

1945 yılında bugünkü Karadağ'ın Petnitsa bölgesinde doğan Radovan Karadziç, Saraybosna Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde psikiyatri eğitimi aldı. Uzun yıllar psikiyatrist olarak çalıştı; çocuk ve yetişkin psikiyatrisiyle ilgilendi, şiir kitapları yayımladı ve dönemin entelektüel çevrelerinde tanınan bir isim hâline geldi. Dışarıdan bakıldığında klasik bir akademisyen ve kültür insanı profili çiziyordu. Fakat tarih bize mesleklerin ve titrlerin tek başına “ahlaki bir güvence”, sağlam ve etik karakterler sunmadığını defalarca gösterdi. Eğitim, bilgi ve entelektüel birikim; siyasal ve toplumsal fanatizm karşısında her zaman koruyucu bir kalkan olmayabilir. Karadziç'in hikâyesi tam da bu nedenle ürkütücüdür. İnsan ruhunu anlamaya çalışan bir doktor, hatta ruhun gıdası diye bilinen şiirlere gönül veren bir isim, kısa süre içerisinde toplumların korkularını yöneten bir siyasetçiye dönüştü.

Burada belki de akla ister istemez Alman siyaset kuramcısı Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramı gelir. Bu manada, “görevini yerine getiren yurttaş” söyleminin sıradanlığı ile bu sıradanlığın ardında yatan milliyetçi ulus-devlet idealizminin, karşı taraf -yani “öteki”- için yaratabileceği kötülükleri öngörmek kimi zaman zorlaşır. Ancak Karadziç'in temsil ettiği kötülük; Soğuk Savaş’ın bitişi esnasındaki çalkantılı yıllara eşlik eden bir bürokratik itaat ve grupları ikna kabiliyetinden de ibaret değildi. Bilinçli biçimde ideolojik olarak inşa edilmiş, etnik üstünlük fikriyle beslenmiş ve siyasal hedefler uğruna sistematik hâle getirilmiş bir şiddetin temsilcisi olarak belirginleşti.

Diğer bir deyişle, tabiatıyla Karadziç; bir anda soykırımcı olmadı. Bunu mümkün kılan süreç; diğer tarihî örneklerde olduğu gibi ekonomik krizlerin, siyasal belirsizliklerin, korku siyasetinin ve milliyetçi propagandanın yıllar içinde birbirini beslemesiyle oluştu. Her hâlükârda Karadziç, Bosna tarihinin ve aynı zamanda genel manada tüm modern siyaset anlatısının yıkıcı ve uyarıcı figürlerinden biri olarak akılda tutulmalıdır.

Avrupa'nın ortasında kayıp bir soykırım faili: Viyana'dan Belgrad'a uzanan kaçış

Bosna Savaşı, 1995 Dayton Anlaşması’yla sona erdiğinde, “Bosna Kasabı” lakabıyla kötü ünü her kesime yayılan Radovan Karadziç, dünyanın en çok aranan savaş suçlularından biri hâline gelmişti. Buna rağmen 2008 yılında Belgrad’da tutuklanmasına kadar yaklaşık 13 yıl boyunca yakalanamadı.

Daha da ilginci, bu süre boyunca yalnızca kırsal bölgelerde saklanmadı. Sahte "Dragan Dabić" kimliğiyle, kimi Sırplara göre “entelektüel bir Noel Baba”ya benzetilen uzun saç ve sakallı yeni imajıyla “alternatif tıp uzmanı” olarak çalıştı; konferanslara katıldı, sağlık seminerlerinde konuşmalar yaptı ve bu esnada, Sırbistan içinde ve hatta Avrupa'nın farklı şehirleriyle de sürekli bağlantı kurabildi. Kaçak yaşamı boyunca Avusturya'ya, özellikle Viyana'ya gidip geldiğine dair çeşitli tanıklıklar ve değerlendirmeler kamuoyuna yansıdı.

Burada asıl soru ise tabiatıyla şuydu: Avrupa'nın en çok aranan savaş suçlularından biri gerçekten bulunamadı mı? Yoksa Balkanlar'daki hassas siyasi dengeler, istihbarat örgütlerinin öncelikleri ve uluslararası hesaplar nedeniyle uzun süre bu gibi bir soykırım figürü dahi görmezden mi gelindi? Bu soruya kesin bir cevap vermek bugün de mümkün değildir. Ancak kesin olan bir gerçek; Avrupa'nın göbeğinde, hakkında uluslararası yakalama kararı bulunan bir kişinin yıllarca sahte kimlikle yaşayabilmiş olması ve bunun uluslararası adalet mekanizmalarının etkinliği ve konu olan ülkelerin güvenirlikleri konusunda ciddi soru işaretleri doğurmasıdır.

Savaştan tam 13 yıl sonra Karadziç'in yakalanması ise Bosna'daki binlerce kurbanın aileleri için sürekli ertelenen adalet adına bir umut oldu. Yargılamasından günler önce aşırı milliyetçi Sırplar; Karadziç adını hâlâ yeni açılan okullarına dahi verme girişimleriyle skandallara imza atmayı sürdürseler de adı geçenin Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yargılanması binlerce Bosnalı tarafından ekranlardan buruk bir sevinçle takip edildi. 40 yıl olarak belirlenen hapis cezası daha sonra müebbet hapse çevrilen Bosna Kasabı, 2021 yılında nakledildiği İngiltere’de halen bu ömürlük cezasını çekmeye devam ediyor.

Devam eden “Karadziççilik”: Soykırım önce zihin ve söylemde başlar

Uluslararası Ceza Mahkemesi Karadziç'i soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından mahkûm etti. Hukuk kararını verdi. Fakat tarih yalnızca mahkeme kararlarıyla, yasal prosedürlerle sınırlı kalıp kapanmaz. Asıl mesele, Karadziç'i mümkün kılan siyasal zihniyetin ortadan kalkıp kalkmadığının yıllar boyu tekrar tekrar gözden geçirilmesi.

Ve bu noktada, bugün dünyanın farklı bölgelerinde yükselen aşırı milliyetçilik, göçmen karşıtlığı, etnik kimlik siyasetinin yeniden güç kazanması ve güvenliğin sürekli "öteki" üzerinden tanımlanması, benzer risklerin tamamen ortadan kalkmadığını bize, başta Filistin gibi insani dramlar üzerinden en acı şekilde göstermeyi sürdürüyor. Zira bir toplum kendisini sürekli kuşatma altında hissetmeye başladığında, tarihte sıkça olduğu üzere güçlü lider arayışı demokratik kurumların önüne geçiyor. Medya propaganda aracına dönüşebiliyor ve tarih seçilerek anlatılabiliyor. Komşular yeni tehditler oluyor. Diğer bir deyişle, soykırımlar önce kurşunlarla başlamıyor; önce dilimizi, sözcüklerimizi değiştiriyor. Sonra tarih yeniden “gözden geçiriliyor”. Ardından belki bizle aynı süre, hatta bizden belki çok daha eski süre aynı coğrafyada var olan insan grupları düşmana dönüştürülüyor. Son aşamada hukuk, güvenliğin gerisine itilip ona göre revize ediliyor. Şiddet ise "zorunlu savunma" adı altında meşrulaştırılmış son hamle olarak tüm bu yaşananların tek faili görülüyor.

Bu manada, anlattığımız böyle bir evrimsel ve söylemsel şiddetin Balkanlarda hâlen var olduğuna en önemli güncel örneklerden biri de geçtiğimiz günlerde yine Sırbistan’dan geldi. Hâlihazırda Sırbistan Kamu Yönetimi ve Yerel Yönetimler Bakanı olan Snezhana Paunoviç, tüm dünya basınına yansıyan skandal açıklamalarında; Bosna’daki soykırımın tıpkı Karadziç gibi sembol diğer isimlerinden “Slobadan Miloşeviç’in yerinde olsaydım Kosova’yı da etnik olarak temizlerdim” şeklinde şok edici ifadelerde bulundu, adeta zihniyet sorununun çok daha derinlerde hâlen mevcut olduğunu kanıtladı. Nitekim anılan skandal açıklamalara karşı, Kosovalı pek çok siyasiden hâlen “Sırbistan’ın soykırımcı ideolojiden kurtulamadığı” yönünde karşı beyanatlar gelmeye devam etmektedir.

Belki de bu nedenle mesele bu yazıda kısaca ele aldığımız üzere, yalnızca bir soykırımcıyı anlamanın ötesine geçiyor. Asıl mesele, bir toplumun en önemli değer olan “insan olma”yı unutup, bir büyük “grup” suretinde, hangi siyasal ve psikolojik süreçlerden geçerek Karadziç benzeri sapkın önderleri mümkün kıldığını ve ölesiye takip ettiğini anlayabilmektir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...