Atlas Okyanusu’nun kıyısındaki hayalet devlet: Gine-Bissau
2025'teki askeri müdahale, basit bir darbe değil, ülkenin "narko-devlete" dönüşümünün son semptomu. Kurucu travma, militarizasyon ve kokain ticaretinden beslenen askeri-kartel kompleksi, reformları imkânsız kılıyor. Peki çözüm nasıl mümkün olabilir?
Gine-Bissau, Kasım 2025'te askeri subayların, tartışmalı seçim sonuçları üzerinden çıkan siyasi gerilimi bahane ederek yönetime el koyduğu haberleriyle bir kez daha dünya gündemine oturdu. Ancak bu son müdahale ne beklenmedik bir olay ne de basit bir “iktidar boşluğu” vakasıydı. Bu, yarım yüzyıldan uzun süredir devam eden ve her krizde daha da kökleşen, ülkenin siyasi sisteminin tam kalbine yerleşmiş bir kanserin semptomuydu: İşlevsel askeri veto.
Batı Afrika kıyılarında, resmi olarak dünyanın en fakir beşinci ülkelerinden biri yer alır; ortalama günlük gelirin bir dolar olduğu bir coğrafya. Ancak bu sefaletin hemen yanı başında, başkent Bissau'nun iç savaşta paramparça olmuş, çukurlarla dolu yollarında, Londra'nın en zengin semtlerine yaraşır Porsche ve Audi marka lüks dört çekerler pervasızca dolaşır. Gece kulüplerinde ithal viskinin bir şişesi 80 dolara satılır ve kimin “büyük balık” olduğu, kimin sadece “kurye” olduğu fısıltılarla belirlenir. Bu çelişki -aşırı sefalet ve parıldayan, iğrenç bir zenginlik- Gine-Bissau’nun tarihsel akışını belirleyen bir gerçeğin somut kanıtıdır: Devlet, narko-devlet haline gelmiştir.
Gine-Bissau’nun hikâyesi, bu narko-askeri kompleksin nasıl doğduğunu ve kök saldığını anlamadan kavranamaz. Bu, bir idealin ihanetinden, bir ulusun kurucu liderliğinin zamansız kaybından ve nihayetinde devletin organize suçun enstrümanı haline gelişinden oluşan, acı ve kanla yazılmış bir destandır.
Kurucu travma: Amílcar Cabral’ın hayaleti
Gine-Bissau’nun kaderini anlamak için, her şeyin başladığı yere, ülkenin kurucu babası Amílcar Cabral’a dönmek gerekir. Portekiz sömürgeciliğine karşı mücadele, 1956’da, Gine ve Yeşil Burun Bağımsızlığı için Afrika Partisi’nin (PAIGC) ziraat mühendisi Cabral liderliğinde kurulmasıyla başladı. Cabral'ın vizyonu basit bir bağımsızlıktan ibaret değildi; o, sömürgeci tahakkümü kültürel ve siyasi bir yeniden doğuşla aşmayı hedefleyen derin bir felsefeye sahipti. Amacı sadece Gine-Bissau’yu değil, aynı zamanda Cape Verde Adaları’nı da birleştirmekti, böylece Portekiz sömürgeciliğine karşı tek, güçlü bir cephe oluşturulacaktı.
Ancak bu birleştirici ideal, 20 Ocak 1973’te Konakri’de bir Portekiz ajanı tarafından gerçekleştirilen suikastla trajik bir şekilde son buldu. Cabral’ın öldürülmesi, bir ulusal kurtuluş hareketinin liderinden öte ahlaki pusulasını da yok etti. Onun ölümü direnişin ateşini körüklese ve kısa süre sonra Gine-Bissau’nun bağımsızlığını ilan etmesini sağlasa da (24 Eylül 1973), liderlikteki o devasa boşluk, yeni kurulan devleti derin bir kimlik krizine sürükledi.
Geriye kalan, siyasi ideologlar değil, silahlı kuvvetlerin komutanlarıydı. Portekiz, Karanfil Devrimi’nin ardından 10 Eylül 1974’te bağımsızlığı resmen tanıdığında, devralınan devlet, Cabral’ın vizyonundan ziyade, güç mücadelesi için hazırlanmış bir sahneydi. Zayıf, kesintili ve yetersiz bir Portekiz sömürge yönetiminin bıraktığı kurumsal boşluk, sadece onu doldurabilecek tek organize kurum olan kurtuluş hareketinin askeri kanadı tarafından doldurulabilirdi. Cabral’ın üvey kardeşi Luís Cabral ilk cumhurbaşkanı oldu, ancak sivil liderlik ile Portekizce konuşan siyasi elitin ağırlıkta olduğu Cape Verdeanlar ile yerel askeri komutanların ağırlıkta olduğu Gine-Bissacılar arasındaki gerilimler kaçınılmazdı.
Siyasetin militarizasyonu: Darbeler çağı
1980 yılı, Gine-Bissau’nun siyasi istikrarsızlık kaderini mühürleyen dönüm noktası oldu. Başbakan ve eski silahlı kuvvetler komutanı João Bernardo Vieira liderliğindeki bir darbe, Luís Cabral hükümetini devirdi. Bu darbe, bir hükümeti devirmekle kalmadı; Cape Verde ile birleşme projesini de resmen sona erdirerek ülkeyi hem izole etti hem de siyasi değişimin tek gerçek kaynağının anayasa ya da sandık değil, silahın namlusu olduğunu kanıtladı. 1980 darbesi, askeri gücün mutlak dokunulmazlığını ve siyaset üzerindeki kalıcı veto hakkını kurumsallaştırdı.
Vieira, kendini ülkeye "Tanrı'nın hediyesi" olarak tanımlayarak, neredeyse otuz yıl boyunca ülkenin siyasetine hükmetti. 1990’larda çok partili sisteme geçiş yapılsa da gerçek güç dengeleri değişmedi. Bu istikrarsız askeri-siyasi yapı, 1998-1999 yıllarında kanlı bir iç savaşla sonuçlandı. Savaş, Vieira’nın, komşu Senegal’in Casamance bölgesindeki isyancılara silah sağlamakla suçlanan Orgeneral Ansumane Mane’yi görevden almasıyla tetiklendi. Bu çatışma, Gine-Bissau’daki askeri hiziplerin, komşu ülkelerdeki bölgesel çatışma dinamikleriyle ne kadar iç içe geçtiğini gösterdi. Savaşın ardından Vieira Portekiz büyükelçiliğine sığınmak zorunda kaldı. Anayasal değişiklikler yapılsa da -başkanlık dönemlerinin sınırlandırılması ve ölüm cezasının kaldırılması- bu değişiklikler, ordunun gölgesinde kalmaya mahkumdu.
Uyuşturucunun hayaleti: Narko-devletin doğuşu
2000'li yılların ortalarından itibaren Gine-Bissau’nun kırılganlığı, tamamen yeni ve ölümcül bir boyut kazandı: Uluslararası organize suç. Gine-Bissau, Latin Amerika’dan Avrupa’ya giden kokain trafiği için ideal bir geçiş köprüsü haline geldi. Neden? Çünkü ülkenin kurumları zayıftı, yolsuzluğa eğilimliydi ve en önemlisi, işlevsizdi. Ülkenin hapishaneleri yok denecek kadar azdı ve polis gücü yetersizdi. Bu kurumsal boşluk, uyuşturucu kartelleri için cennet anlamına geliyordu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ve uluslararası basın tarafından “Afrika'nın ilk narko-devleti” olarak adlandırılmasına neden olan bu durum, ülkenin sosyal dokusunu tamamen bozdu. Kolombiyalı tacirler sarı Hummers marka araçlarla başkent sokaklarında gösterişli bir şekilde dolaşıyordu. En çarpıcı hikâyelerden biri, şaşkın balıkçıların kıyıya vuran kokain sevkiyatlarını binaları boyamak için kullandığı trajikomik gerçekti. Bu, uyuşturucunun ne kadar pervasızca ve yaygın bir şekilde kullanıldığını gösteriyordu. Bir restoran işetmecisi, eski bahçıvanının kendisine 7 kg kokain satmayı teklif ettiğini anlatıyordu; uyuşturucu, toplumun en yoksul kesimine kadar sızmıştı.
Bu dönemden sonraki her darbe ve siyasi kriz, artık ideolojik bir mücadele olmaktan çıkıp, temelde kokain güzergahları ve ekonomik rant üzerindeki hakimiyet mücadelesi haline geldi. Yüksek rütbeli askeri yetkililer ve siyasi elitler, kaçakçılık sisteminin ayrılmaz ortakları oldu, yargı ve polis gibi devlet kurumlarının kasıtlı olarak işlevsizleştirilmesini sağladı. Ülke, Interpol ve AFRIPOL gibi uluslararası hukuki yapılara entegre olsa da bu dışsal uyumluluk, içerdeki üst düzey suçları soruşturma ve kovuşturma konusundaki siyasi irade eksikliğiyle keskin bir tezat oluşturuyordu. Güvenlik Sektörü Reformu (GSR) çabaları sürekli başarısızlığa uğradı, zira reformları uygulaması gerekenler, suçtan elde edilen yüksek gelirin birincil yararlanıcılarıydı.
Şiddetin zirvesi: 2009 yılı ve çifte suikast
2009 yılı, Gine-Bissau’nun istikrarsızlığının ne kadar derin ve ölümcül olduğunu gösteren bir dönüm noktası oldu. Sürgünden dönerek yeniden seçilen João Bernardo Vieira’nın ikinci başkanlık dönemi, askeri hizipler arasındaki kan davasıyla sona erdi. 1 Mart 2009'da, Vieira'nın en önemli rakibi olan Ordu Genelkurmay Başkanı General Batista Tagme Na Waie bir bomba patlaması sonucu öldürüldü.
Sadece saatler sonra, intikam peşindeki askerler tarafından yakalanan Vieira, vahşice katledildi. Otopsi raporuna göre, Vieira önce “şiddetli bir şekilde dövülmüş ve ardından birkaç kurşunla işi bitirilmişti”. Bu çifte suikast, devletin sistemik bir intikam ve yok etme döngüsüyle yönetildiğini, siyasi verasetin artık yasalarla değil, acımasız askeri güç oyunlarıyla belirlendiğini kanıtladı.
Vieira, saldırıdan kısa bir süre önce Angolalı büyükelçiliğinin koruma teklifini sadece eşi için kabul etmiş, bu ölümcül hatası ise kendi hayatına mal olmuştu. Suikastlar, Afrika Birliği, AB ve ABD tarafından güçlü bir şekilde kınansa da 10 Mart 2009’daki devlet cenazesine binlerce kişi katılmasına rağmen hiçbir yabancı devlet büyüğü gelmedi ya da gelemedi. Bu uluslararası yokluk, Gine-Bissau’nun uluslararası arenadaki parya statüsünü ve siyasetinin ölümcül tehlikesini açıkça gözler önüne seriyordu.
Sonsuz döngü: Otoriter sürüklenme ve 2025 krizi
2009 sonrası dönem, krizlerle ve istikrarsızlıklarla dolu bir geçiş hükümetleri silsilesi oldu. Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), ülkenin demokratik gelişimini desteklemek için önemli bir rol oynadı, teknik destek sağladı ve seçim süreçlerini destekledi. Ancak ECOWAS’ın çabaları, ülkenin karmaşık siyasi manzarası ve kökleşmiş militarizasyon karşısında sürekli olarak baltalandı. ECOWAS arabuluculuğu, siyasi anlaşmazlıkları geçici olarak dindirirken, devletin derin yapısal militarizasyonunu ve kriminal ele geçirilmesini ortadan kaldıramadı.
Umaro Sissoco Embaló’nun 2019’daki seçimi, sivil yönetime doğru bir adım olarak görülse de, görev süresi giderek artan bir otoriterlikle damgalandı. Parlamentonun tartışmalı bir şekilde feshedilmesi ve muhalefet unsurlarının zulme uğraması gibi eylemler, sivil bir otoriterliğin bile ülkeyi askeri müdahaleyi davet eden bir siyasi çıkmaza sürükleyebileceğini gösterdi.
Ve böylece, tarih tekerrür etti. Kasım 2025’te subaylar, muhalefetin tartışmalı oy sonuçlarına ilişkin taleplerini bir kez daha bir bahane olarak kullanarak yönetime el koydu. Bu olay, sivil siyasi başarısızlığın (tartışmalı seçimler) askeri-suç kompleksinin ekonomik olarak güdümlü ele geçirme eylemiyle birleşimiyle mühendislenmiş bir krizdi. Askeri müdahale, siyasi anlaşmazlığa ahlaki bir örtü sağladı, oysa gerçek amaç, ülkedeki en kârlı organize suç koridorları üzerindeki kontrolü yeniden tesis etmekten başka bir şey değildi.
Gine-Bissau'nun tarihi, kalıcı istikrarsızlığın sadece zayıf demokrasinin bir sonucu olmadığını, aksine kurucu bir travma, militarizmin kurumsallaşması ve modern bir kriminal ekonomi tarafından yaratılan yapısal bir kader olduğunu gösteriyor. Seçimler düzenlenebilir, anayasalar yeniden yazılabilir, ancak üst düzey askeri subaylar ve siyasi elitler, devlet bütçesinden elde edebileceklerinden katbekat büyük bir serveti uluslararası uyuşturucu ticaretinden elde ettikleri sürece, tüm reformlar birer formalite olarak kalmaya mahkûm.
2025 krizi, Gine-Bissau’nun uzun süredir bir "hayalet devlet" olarak işlediğini doğruluyor. Uzun vadeli istikrarın anahtarı, siyasi arabuluculuktan ziyade, narko-devletin siyasi ekonomisinin sökülüp atılmasından geçiyor. Uluslararası toplumun artık sadece diplomatik kınamalarla yetinmeyip, suçlu elitlerin küresel finansal sistemlere erişimini kesmeyi amaçlayan agresif, hedefe yönelik mali yaptırımlara odaklanması gerekiyor.
Gine-Bissau’nun özgürlük savaşçıları, vatanlarının özgürlük ve refah vizyonuyla canlarını verdi. Ne yazık ki, o vizyonun mirası, kokain ve iktidar açlığıyla iç içe geçmiş bir askeri-kartel kompleksi tarafından rehin tutuluyor. Ülkenin kaderi, askeri komuta zincirinin üzerindeki mali baskının ve cezasızlığın kaldırılmasının sağlayacağı hesap verebilirlikle yeniden yazılmayı bekliyor. Aksi takdirde, bu Atlas Okyanusu kıyısındaki hayalet devlet, askeri darbe ve sefalet döngüsüne mahkûm kalacak.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.