Afet kader değil: Nepal'deki felaket, Karadeniz için acil uyarı
Nepal'deki afet tablosundan Karadeniz'in çıkarması gereken dersler neler? İklim krizinin tetiklediği yıkımları ve acil çözüm yollarını uzmanlara sorduk. Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ve Prof. Dr. Hasan Tatlı, felaketlerin perde arkasını Tercüman için değerlendirdi.
Nepal’de son günlerde yaşanan şiddetli muson yağmurları ve beraberinde getirdiği sel, heyelan ve çamur akıntıları, tüm dünyada doğanın giderek artan yıkıcı gücünü bir kez daha gözler önüne serdi. Sadece birkaç saat içinde yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine ve devasa altyapıların haritadan silinmesine yol açan bu afet, yerel bir doğa olayı olmanın çok ötesinde küresel bir krizin habercisi niteliğini taşıyor. Yaşanan felaket, Himalayalar’ın eteklerinde gerçekleşmiş olsa da ortaya çıkan tablo Türkiye için, özellikle de Doğu Karadeniz bölgesi için son derece tanıdık bir tehlikeye işaret ediyor.
Ülkemizde Karadeniz gibi dik yamaçlı, dar vadili ve yerleşimin büyük ölçüde dere yataklarına sıkıştığı coğrafyalar, her şiddetli yağışta benzer felaket senaryolarıyla yüzleşiyor. Giresun, Kastamonu ve Sinop’ta geçmiş yıllarda yaşadığımız acı tecrübeler, Nepal’deki felaketin dinamikleriyle çarpıcı benzerlikler barındırıyor. Afetlerin boyutunun bu denli büyümesi; mevsimsel değişimler, iklim krizi, insan müdahaleleri ve erken uyarı sistemlerindeki eksikliklerin ölümcül bir kombinasyonundan kaynaklanıyor.
Yakın zamanda Giresun'da etkili olan yoğun yağışların bize verdiği uyarıdan ve iki coğrafya arasındaki bu kritik benzerliklerden yola çıkarak, Nepal’de yaşanan felaketin anatomisini ve Türkiye’nin kendi coğrafyası için alması gereken acil önlemleri masaya yatırmak üzere kapsamlı bir dosya haber hazırladık. Konunun arka planını, afetlerin bilimsel dinamiklerini ve yönetim stratejilerini anlamak için İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Coğrafya Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Tatlı ile görüştük. İki değerli bilim insanı, felaketin nedenlerini ve çözüm yollarını çarpıcı ifadelerle değerlendirdi.
Sadece muson mu, yoksa iklim krizinin doğrudan etkisi mi?
Nepal’deki felaketin ardından akıllara gelen ilk soru, bu boyutlardaki bir yıkımın her yıl tekrar eden sıradan muson yağmurlarıyla açıklanıp açıklanamayacağı oldu. Uzmanlar, meselenin salt bir yağış olayı olmaktan çıkıp karmaşık bir afet zincirine dönüştüğünde hemfikir. Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, bu konudaki bilimsel yaklaşımını şu sözlerle dile getirdi: “İkisi de tek başına doğru cevap değil. Bu yıkımı ‘muson mevsimi, her yıl olur’ diye geçiştiremeyiz; ama ‘hepsi iklim krizinin işi’ demek de bilimsel olarak aceleci olur. İlk bulgulara göre 26 Ağustos’taki büyük taşkın, yüksek dağlık kesimde bir buzulun çökmesiyle başladı. Kopan buz, kaya ve toprak vadiye doğru inerken önüne suyu ve gevşek malzemeyi de kattı; böylece sıradan bir sel değil, dev bir su, çamur ve moloz akıntısı ortaya çıktı.”
Bölgedeki yağışların sürece olan katkısını değerlendiren Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Muson yağmurları elbette işin içinde. Haftalarca süren yağış toprağı suya doyurur, dereleri kabartır, yamaçları gevşetir. Yani zemin zaten hazırdı. Ama olayı tetikleyen şey, bildiğimiz bir muson sağanağı değil; buzul, dik yamaç, su ve molozun aynı anda harekete geçtiği zincirleme bir afet” dedi. İklim krizinin arka plandaki sinsi etkisine dikkat çeken Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, sözlerini şöyle tamamladı: “İklim değişikliğinin rolü ise perde arkasında. Himalayalar ısınıyor; buzullar geriliyor, buzul gölleri büyüyor, donmuş zemin çözülüyor ve yamaçlar eskisi kadar sağlam durmuyor. Dolayısıyla ‘bu seli iklim değişikliği yaptı’ demek yerine şunu söylemek daha doğru: İklim değişikliği, böyle olayların hem daha sık yaşanmasını hem de daha büyük zarar vermesini kolaylaştırıyor.”
Konuyu daha jeofiziksel bir perspektiften ele alan Prof. Dr. Hasan Tatlı ise musonun sadece bir zemin hazırladığını vurgulayarak, “Bu yıkım, iklim krizinin tetiklediği ‘kriyosferik (buzul) kaynaklı kademeli tehlike’ ile karşı karşıya olduğumuzu gösteren bir vakadır. Muson yağmurları yalnızca bir ‘bağlam’dır; asıl tetikleyici, atmosferik ısınmanın jeofiziksel bir sonucudur” ifadelerini kullandı.
Felaketi yaratan temel tehlike bileşenlerini sıralayan Prof. Dr. Hasan Tatlı, “Himalayalar'da küresel ortalamanın 5 katı hızla gerçekleşen ısınma, permafrostun (sürekli donmuş topraklar) çözülmesine ve buzul tabanlarının kayganlaşmasına neden olmuştur. Bu, 4.000 metre üzerindeki yamaçlarda yapısal stabilite (kararlılık) kaybı yaratır. 26 Ağustos'taki olay, Muson yağmurunun getirdiği suyun değil, yüksek irtifada kopan bir kar-kaya çığının bir buzul gölünü (GLOF) patlatmasıyla başlamıştır. Bu, geleneksel hidrometeorolojik tahmin modellerinin (yağış-akış modelleri) tamamen dışında, jeofiziksel bir tetikleyicidir” dedi.
Eski modellerin artık işe yaramadığını vurgulayan Prof. Dr. Hasan Tatlı, “Sonuç: Felaketi yalnızca musona bağlamak, tehlikeyi ‘doğrusal bir süreç’ olarak ele almak anlamına gelir. Oysa iklim krizi, bu tür doğrusal süreçleri bozarak ‘doğrusal olmayan, zincirleme (cascading) tehlikeler’ üretmektedir” diyerek tehlikenin boyut değiştirdiğine işaret etti.
İklim değişikliği sel ve taşkın riskini nasıl dönüştürüyor?
Küresel ısınma ve iklim değişikliği, doğanın olağan döngülerini ve yağış rejimlerini kökten değiştiriyor. Nepal'de tanık olduğumuz sel ve taşkın riskinin bu denli artması, riskin tüm bileşenlerinin aynı anda değişmesiyle doğrudan ilişkili. İklim krizinin sisteme birçok farklı koldan müdahale ettiğini belirten Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Birkaç kapıdan birden giriyor. Birincisi, hava ısındıkça daha fazla su buharı taşıyabiliyor. Şartlar oluştuğunda bu su buharı kısa sürede, çok şiddetli bir yağış olarak boşalıyor. Bu noktada yağışın ne kadar yağdığı kadar, ne kadar sürede yağdığı da önemli. Dar bir vadide birkaç saatte düşen yağışın toplanıp aşağı inmesi için çok az zaman kalıyor; insanlar ne olduğunu anlamadan su geliyor” dedi.
Tehlikenin bir diğer boyutunun doğrudan dağlardaki buzullarda yaşandığını ifade eden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “İkincisi, buzullar eriyor ve geriliyor. Bu erime dağların yukarısında yeni buzul gölleri oluşturuyor ya da var olanları büyütüyor. Bu gölleri yerinde tutan doğal setler çoğu zaman buz ve gevşek molozdan ibaret. Set zayıflayıp yıkıldığında, aşağıdaki köylere doğru bir anda muazzam bir su kütlesi boşalabiliyor” şeklinde konuştu. Bu fiziksel çözülmelerin insan hayatıyla kesiştiği noktadaki trajediye değinen Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Üçüncüsü, ısınma donmuş zemini ve dik yamaçları kararsız hâle getiriyor. Bir buzul çökmesi ya da heyelan tek başına kalmıyor; suyu, çamuru, kayayı, ağaçları önüne katarak aşağıya doğru büyüyen bir afet zincirine dönüşüyor. Buna bir de dere kenarına kurulmuş yerleşimleri, yolları, köprüleri ve hidroelektrik santralleri eklediğinizde, can ve mal kaybı katlanarak artıyor. Kısacası iklim değişikliği sadece yağmuru değiştirmiyor; dağın bütün su ve zemin dengesini değiştiriyor” değerlendirmesinde bulundu.
İklim değişikliğinin risk denklemlerini matematiksel olarak nasıl geçersiz kıldığını açıklayan Prof. Dr. Hasan Tatlı ise “İklim değişikliği, risk formülündeki Tehlike bileşenini istatistiksel olarak ‘durağan olmayan’ (non-stationary) bir yapıya dönüştürerek etkilemektedir. Geleneksel hidroloji, ‘100 yıllık taşkın’ hesaplarını geçmiş verilere dayandırır; ancak iklim değişikliği bu varsayımı geçersiz kılar” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Hasan Tatlı, tehlike (hazard) dönüşümünü ikiye ayrıldığını belirterek; "İlki “buzul gölü patlamalarıdır (GLOF). Isınan atmosfer, buzul göllerinin hacmini ve su basıncını artırarak, morain (buzul tortusu) barajlarının yıkılma olasılığını üstel olarak yükseltmektedir. İkincisi ise hidrolojik rejim değişimidir. Yüksek irtifalardaki kar ve buz erimesi, taban akışını artırarak toprağı doygunluğa ulaştırır. Bu nedenle, normal şiddetteki bir muson yağmuru dahi, artık ‘doygun zemin’ üzerine düştüğü için yüzey akışına geçerek ani taşkınlara neden olur” dedi.
İklimin yarattığı bu yeni tehlikenin sosyo-ekonomik dezavantajlarla birleştiğine dikkat çeken Prof. Dr. Hasan Tatlı, kırılganlık (vulnerability) etkileşimini; “İklim değişikliği tehlikeyi artırırken, yoksulluk bu tehlikenin fiziksel sonuçlarını ağırlaştırır. Yoksul topluluklar, eski ve güncel olmayan tehlike haritalarına göre dere yataklarına yerleşmiştir. Yeni tehlike rejimi, bu yerleşimlerin maruziyet (exposure) değerini değiştirmese de tehlike eğrisini yukarı kaydırarak mevcut maruziyeti ölümcül hâle getirmektedir” diyerek açıklayıp riskin insani yüzünü ortaya koydu.
Dakikalarla yarışırken hayat kurtaran erken uyarı sistemleri
Nepal veya Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi gibi sarp arazilerde, su kütlesinin yamaçlardan aşağı inmesi an meselesidir. Bu tip coğrafyalarda sel geldiğinde değil, gelmeden önce alınacak kararlar ve kurulacak sistemler can kaybını önlemede hayati bir rol oynuyor. Mevcut uyarı sistemlerinin yapısal gereksinimlerine vurgu yapan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “En kritik mekanizma şudur: Yağışı ve dere seviyesini anlık olarak izleyen bir sistem, belirlenen tehlike eşiği aşılır aşılmaz insanları beklemeden yüksek ve güvenli yere yönlendirmeli. Erken uyarı, telefona bir mesaj göndermekten ibaret değildir. Dağın yukarısındaki yağış ölçerini, deredeki seviye sensörünü ve hava radarını; sirenle, telefon mesajıyla, köy hoparlöründen yapılan anonsla, mahalle sorumlusuyla ve önceden çalışılmış bir tahliye planıyla birleştirmek gerekir” dedi.
Dar vadilerdeki zaman kısıtına dikkat çeken Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Dar vadilerde bazen dakikalar hayat kurtarır. Bu yüzden karar zinciri kısa olmalı. ‘Biraz bekleyelim, dere gerçekten taşacak mı görelim’ dendiğinde tahliye için zaman kalmayabilir. Belirlenmiş yağış ya da su seviyesi eşiği aşıldığında sistem kendiliğinden uyarı vermeli; dere yatağında, köprü başında, alt geçitte, zemin katta ve vadi tabanında kim varsa hemen yukarı çıkmalı” şeklinde uyardı.
Teknolojik altyapının insanı eyleme geçirecek sosyal bir mekanizmayla desteklenmesi gerektiğini savunan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Bir de uyarının en son kişiye kadar ulaştığından emin olmak lazım. Sel sırasında internet de elektrik de kesilebilir. O yüzden sirenler, telsizler, cami ve belediye anonsları, köy ve mahalle sorumluları birlikte çalışmalı. İnsanlar hangi sesin ne anlama geldiğini, nereye gideceğini, hangi yoldan gideceğini afet olmadan önce tatbikatla öğrenmeli. Uyarı anlaşılmıyorsa ve insanı harekete geçirmiyorsa, teknik olarak verilmiş olsa bile kimseyi kurtarmaz” ifadelerini kullandı.
Prof. Dr. Hasan Tatlı ise uyarının teknik kapasitesinin genişletilmesinin zorunlu olduğunu belirterek, “En kritik mekanizma; ‘Çoklu Tehlike Algılamalı, Yedekli ve Topluluk Destekli Uçtan Uca Erken Uyarı Sistemi (E2E-EWS)’ dir. Bu sistem, tek bir sensöre veya tek bir iletişim kanalına bağımlı olmamalıdır” dedi ve sistemin temel bileşenlerini detaylandırdı. Uyarı sisteminin operasyonel meteoroloji ile birleşmesi gerektiğini anlatan Prof. Dr. Hasan Tatlı, “Ani taşkınlar için Flash Flood Guidance System (FFGS) kritiktir. Ancak bu sistem yalnızca yağışı tahmin eder. Nepal ve Karadeniz gibi dik yamaçlı bölgelerde asıl risk, yağışın toprağa sızmasından çok, yamaç stabilitesinin bozulmasıdır. Bu nedenle uyarı ağı şunları içermelidir: a. Sismik/İnfrases sensörler: Heyelan veya kaya düşmesi anında yayılan düşük frekanslı titreşimleri algılar. b. Uydu Tabanlı InSAR: Yamaçlardaki milimetrik deformasyonları (kayma hızını) gerçek zamanlı izler” diyerek yeni nesil sensör teknolojilerini işaret etti.
Ancak teknolojinin tek başına yeterli olmadığını Nepal örneği üzerinden anlatan Prof. Dr. Hasan Tatlı, “Nepal'de uyarı 16 dakika erken verilmiş olsa bile, yoksulluk ve eğitim eksikliği nedeniyle halk uyarıya itibar etmemiştir. Can kaybını önlemenin kritik noktası, ‘uyarının eyleme dönüşme süresidir’ (lead time). Bu süreyi kısaltan faktör, teknik sistemlerden çok, yerel halkın sisteme olan güvenidir. Bu nedenle, teknik uyarı sistemlerine ek olarak, mahalle muhtarları, yerel sivil toplum kuruluşları ve kadın liderlerden oluşan ‘topluluk tabanlı erken uyarı ağları’ kurulmalıdır. Bu ağ, resmî uyarıyı yerel bilgiyle harmanlayıp, insanların tahliye kararını hızlandırır” ifadelerini kullandı.
Afeti büyüten doğa mı, insanın yanlış müdahaleleri mi?
Yıkımın boyutları büyüdüğünde genellikle doğanın "durdurulamaz" gücü ön plana çıkarılır ancak bilim insanları, afetin aslında doğal süreçler ile insan hatalarının kesiştiği yerde ortaya çıktığı konusunda net uyarılar yapıyor. Doğal akışlara yapılan müdahaleler, küçük bir fırtınayı dev bir felakete çevirebiliyor. Olayın faturasının sadece doğaya kesilmesine karşı çıkan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, durumu şu şekilde özetledi: “Meseleyi ‘ya doğa ya insan’ diye ikiye bölmek doğru değil. Şiddetli yağış, buzul çökmesi ya da heyelan bir doğa olayıdır. Ama bu olayın afete dönüşmesinde bizim nereye, nasıl yerleştiğimiz belirleyicidir. Ben bunu hep şöyle söylerim: Tehlike doğadan gelir ama kaybın büyüklüğünü çoğu zaman bizim tercihlerimiz belirler.”
Giresun ve Nepal örneklerini kıyaslayan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, yanlış altyapının etkilerini şöyle anlattı: “Nepal’de açığa çıkan enerji olağanüstü büyüktü. Öyle bir su, kaya ve çamur kütlesini hiçbir altyapı bütünüyle durduramaz. Fakat dere yatağına ev yapmak, taşkın alanını daraltmak, suyun doğal yolunu kapatmak, dereye küçücük menfezler koymak, köprü ayaklarını yanlış yere oturtmak ve yamaçları gelişigüzel kesmek zararı katlar. Giresun’a bakalım: Yağlıdere’ye 24 saatte 206,2 milimetre yağış düştü. Bu, tek başına çok ciddi bir meteorolojik olay. Ama menfezler tıkanınca, dere kesiti daralınca ve taşkın alanı yapıyla dolunca su gidecek yer bulamıyor; evlere, iş yerlerine ve yollara yöneliyor.”
Çözümün dereyle savaşmak değil, ona saygı duymak olduğunu ifade eden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu; “Dolayısıyla doğayı suçlayıp geçemeyiz. Aşırı yağışı engelleyemeyiz ama afete dönüşmesini büyük ölçüde önleyebiliriz. Bunun yolu dereye daha yüksek duvar örmek değil; önce dereye taşacağı alanı bırakmak, riskli yapıları güvenli yere taşımak ve altyapıyı geçmişin yağışlarına göre değil, bugünün ve geleceğin aşırı yağışlarına göre tasarlamaktır” dedi.
Prof. Dr. Hasan Tatlı ise insan müdahalesi ile doğa olayı arasındaki ilişkiyi bilimsel bir formülle aktararak, “Ana etken, doğanın gücünün (tehlike) antropojenik (insan kaynaklı) maruziyet ve kırılganlık ile çarpımsal etkileşimidir. Doğa olayı kaçınılmazdır ancak ‘afet’ dediğimiz şey, tehlike ile kırılganlığın kesişim noktasında doğar” ifadelerini kullandı.
Yapısal kırılganlığın Nepal ve Karadeniz'deki yansımalarını detaylandıran Prof. Dr. Hasan Tatlı, “Nepal’de dere yataklarına yapılan büyük hidroelektrik santralleri ve yol yapımları, akışın doğal enerjisini sınırlandırmak yerine, çöken molozların enerjisini artırarak bir ‘tampon’ görevi görmüştür. Ayrıca bu projelerin çevresel etki değerlendirmeleri yoksul toplulukları dışlayarak, riskin haritalanmasını engellemiştir. Karadeniz’de (Giresun örneğinde) dere yataklarına yapılan betonarme yapılar ve menfezlerin yanlış hidrolik projelendirmesi, doğal taşkın yatağını daraltarak suyun yüksekliğini ve hızını yapay olarak artırmaktadır. Bu, tehlikeyi büyüten değil, maruziyeti (exposure) tehlikeye açık hâle getiren bir unsurdur” dedi.
Altyapı mühendisliğinin artık doğanın güncel gerçeklerine yetişemediğini savunan Prof. Dr. Hasan Tatlı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Doğanın gücü (Tehlike), genellikle kullanılan ‘T=100 yıl’ tasarım kriterlerinin çok üzerinde gelmektedir. İklim değişikliği ile bu tasarım kriterleri artık geçersizdir. Bu nedenle, altyapı yetersizliği, doğa olayının gücünü kontrol edememekten değil, güncel olmayan mühendislik standartlarından kaynaklanmaktadır.”
Nepal’den Karadeniz’e: Acil olarak çıkarılması gereken dersler
İki coğrafya arasındaki paralellikler, afetin kök nedenlerinden çok felaket öncesi alınacak yapısal, yönetimsel ve sosyal kararların hayatta kalmayı belirlediğini gösteriyor. Bu noktada atılacak adımlar, eski alışkanlıkları terk etmeyi gerektiriyor. Kriz anındaki reflekslerin değişmesi gerektiğine inanan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, en kritik dersi şu sözlerle özetledi: “En acil ders şu: Sel geldiğinde suyla boğuşmak yerine, sel gelmeden insanı suyun yolundan çekmeliyiz. Nepal ile Doğu Karadeniz’in ölçeği de afetin ilk tetikleyicisi de aynı değil. Ama ortak yanları apaçık ortada: dik yamaçlar, dar vadiler, çok kısa tepki süresi, dakikalar içinde büyüyen akış ve dere yatağına sıkışmış yerleşimler.”
Havza yönetiminin bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Bu nedenle her dereyi yalnızca ilçe merkezinde değil, kaynağından denize kadar bütün havzasıyla birlikte yönetmeliyiz. Hangi yamaç heyelana açık, hangi yan dere ana dereyi bir anda kabartır, hangi köprü ya da menfez suyu geri teper, hangi evlerin boşaltılması gerekir; bunların hepsi mahalle ve köy ölçeğinde önceden haritalanmalı. Riskli vadi tabanlarında yeni yapılaşmaya kesinlikle izin verilmemeli; hâlihazırdaki yüksek riskli yapılar için de kademeli bir taşıma programı başlatılmalı” şeklinde konuştu.
Uyarılar ve eylem arasındaki bağlantısızlığın giderilmesinin önemini vurgulayan Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Bir de uyarı ile tahliye arasındaki kopukluğu gidermeliyiz. Meteoroloji uyarı verdiğinde kimin hangi kararı alacağı, hangi yolun kapanacağı, hangi evlerin boşaltılacağı ve halkın nereye gideceği önceden belli olmalı. Dere kenarında araç ya da insan kurtarmaya çalışmak yerine köprüleri ve yolları zamanında kapatmak gerekir. Kısacası afet yönetiminin ağırlık merkezi, sel sonrası müdahaleden sel öncesi risk azaltmaya, tahliyeye ve yerleşim planlamasına kaymalı. Yağışı durduramayız, buzulu yerinde tutamayız. Ama insanı derenin önünden çekebilir, uyarıyı zamanında verebilir ve yerleşimleri suyun akışına göre planlayabiliriz. Afet kader değildir; hazırlıksızlık ve yanlış yerleşim can kaybını büyütür” ifadelerini kullandı.
Aynı minvalde risk yönetimi paradigmasının değişmesini savunan Prof. Dr. Hasan Tatlı ise “En acil ders; ‘Reaktif operasyondan, yerel yetkiyi merkeze alan Ağ Tabanlı Proaktif Risk Yönetimi modeline geçilmesi’ gerektiğidir. Bu, ‘merkeziyetçilik’ ile ‘toplulukçuluk’ arasında sahte bir ikilem kurmak değil, ikisini entegre etmek anlamına gelir” diyerek yeni yönetim modelini işaret etti. Yönetim ve planlama düzeyinde atılacak adımları detaylandıran Prof. Dr. Hasan Tatlı, “Sel ve heyelan tehdidi ayrı ayrı ele alınmamalıdır. Türkiye'deki ve Nepal'deki coğrafyalar için ‘çoklu tehlike etkileşim haritaları’ oluşturulmalıdır. Bir heyelanın nehri barajlaması sonucu oluşacak GLOF riski, klasik sel haritalarında görünmez. Bu nedenle, yukarı havza izleme sistemleri (InSAR, sismik sensörler) kurularak, kademeli felaketler için ‘senaryo bazlı’ erken uyarı protokolleri geliştirilmelidir. AFAD gibi merkezi kurumlar, teknik altyapı ve büyük veri sağlamalı; ancak tahliye kararının yerel otoritelere (muhtar, ilçe AFAD) devredilmesi gerekmektedir. Nepal'de merkeziyetçi yardım dağıtımı, ilk 48 saatlik kritik müdahale süresini kaçırmıştır. Türkiye'nin Karadeniz bölgesi için, yerel halkın ‘topluluk bilgisi’ (hangi derenin ne zaman taştığı, kaç dakikada taşkın oluştuğu) resmî uyarı modellerine veri girdisi olarak entegre edilmelidir” dedi.
Risk planlamasında yoksulluğun da hesaba katılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Hasan Tatlı, şu çok çarpıcı tespitle sözlerini noktaladı: “Yoksulluk, yanıt kapasitesini doğrudan düşürür. Bu nedenle, afet yönetimi stratejileri yalnızca fiziksel altyapı yatırımları değil; aynı zamanda yoksulluğun azaltılması, sosyal konut politikaları ve yerel halkın ekonomik olarak güçlendirilmesi hedeflerini de içermelidir. Aksi takdirde, en modern erken uyarı sistemi bile, evini, hayvanını veya geçim kaynağını bırakamayan yoksul bir aileyi kurtaramaz. Özet: Bu cevaplar; teknik sistemlerin (sensörler, modeller, İklim değişikliği) ve sosyal yapının (yoksulluk, yönetişim) ayrılmaz bir bütün olduğunu, IPCC formülündeki tüm bileşenlerin birbirini çarpan etkisiyle riski oluşturduğunu göstermektedir. Doğa olayı tetikleyicidir, ancak afeti yaratan, ona maruz kalan ve savunmasız olan toplumsal yapıdır (IPCC (Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli), Birleşmiş Milletler üyesi 195 devletin katılımıyla oluşan, iklim değişikliği üzerine bilimsel değerlendirmeler yapan küresel bir kuruluştur).”
Geleceğin afetlerine bugünden hazırlanmak
Bilim insanlarının açıklamaları, doğanın değişken yapısının artık "eski normallerle" yönetilemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. IPCC'nin (Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli) de tanımladığı üzere, afet riski salt doğanın gücünden değil, doğa olaylarının insan kaynaklı maruziyet ve yapısal kırılganlık ile olan çarpımsal etkileşiminden doğuyor. Yani doğanın gücünü dizginlemek elimizde olmasa da felaketin boyutlarını kendi inşa ettiğimiz altyapılar, yerleşim politikaları belirliyor.
Nepal'deki yıkım ile Türkiye'nin Karadeniz bölgesindeki afet gerçekliği arasındaki bu çarpıcı paralellikler, reaktif müdahale yöntemlerinden proaktif risk yönetimine geçişin artık bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Dar vadilerde suyun gücüne beton bariyerlerle karşı koymak yerine, insanı derenin rotasından çekecek akılcı yerleşim planlamalarına ve uyarıyı anında eyleme dönüştürebilecek çok katmanlı, halkla bütünleşmiş erken uyarı sistemlerine ihtiyaç var.
Yarın yaşanması muhtemel daha şiddetli yağışlara ve zincirleme tehlikelere bugünün geçersiz standartlarıyla hazırlanamayız. Doğa kendi yolunu ve yeni dengesini bulurken, bize düşen yegâne görev bilimin rehberliğinde teknoloji ile toplumsal güveni birleştiren sağlam bir afet kültürü inşa etmektir. Afet kader değildir; doğayı doğru okumak ve uyum sağlamak hayat kurtarır.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.