06 Ocak 2026

ABD’nin darbeler tarihi: Soğuk Savaş’tan postmodern müdahaleciliğe

Darbeler, istikrarsız toplumların tesadüfi kırılmaları değil; büyük güçlerin özellikle ABD’nin dış politika repertuarında süreklilik arz eden araçlarıdır. Latin Amerika’dan Türkiye’ye uzanan bu hat, güvenlik ve küresel güç dengeleriyle şekillenen sistematik bir müdahaleciliği gözler önüne seriyor.

Darbeler, modern uluslararası siyasette yalnızca askerî rejimlerin ya da istikrar krizi yaşayan toplumların sorunu değildir. Aksine, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren darbeler, büyük güçlerin dış politika repertuarının sistematik ve hesaplı araçlarından biri hâline gelmiştir. Bu bağlamda anılan “büyük güçler” arasında Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) en özel ve kapsamlı bölümü ayırmak gerekir ki; anılan ülkenin darbelerle olan ilişkisi, münferit örneklerden ziyade, “süreklilik arz eden bir siyasal pratik” olarak değerlendirilmelidir. Latin Amerika’dan Türkiye’ye, Orta Doğu’dan günümüz krizlerine uzanan bu çizgi, yalnızca ideolojik karşıtlıklar üzerinden değil; ekonomik çıkarlar, güvenlik mimarileri ve küresel güç dengeleri üzerinden okunmalıdır.

ABD’nin darbeler tarihini farklı aşamalarla ele almak bu manada daha uygundur. İlk olarak Soğuk Savaş’ın ikinci yarısında, o çağın “canavarı” olarak tasvir edilen Komünizmin, hatta her tür toplumcu ve sosyalist eğilimin karşısında, özellikle Latin Amerika’da kurumsallaşan “sağ temelli” darbe kışkırtıcılığı; ikinci olarak ülkemizin de aralarında bulunduğu tarihî ve sosyal arka planıyla güçlü ve üyesi olunan NATO paktı gibi ortaklıklara rağmen her daim belirli bir bağımsızlık dürtüsünü muhafaza eden müttefik ülkelerde, özellikle 1960 ve 1980 askerî müdahalelerinde olduğu gibi, gözlenen benzer yöntemler; üçüncü ve son olarak ise ideolojik bloklaşmanın çözüldüğü, Rusya ve hatta Çin gibi “karşı kamplar” ile zaman zaman “örtük bir oydaşma”nın dahi oluştuğu “postmodern darbecilik” döneminde, ülkemizin yanı sıra (“28 Şubat” süreci ve “15 Temmuz” girişimi gibi), pek çok farklı bölgede yaşanmaya devam eden ve son olarak birkaç gün önce Venezuela örneğinde açık şekilde somutlaşan yeni müdahale biçimleri.

Latin Amerika’da sağ temelli darbe mimarisi: Soğuk Savaş’ın karanlık laboratuvarı

Latin Amerika, ABD’nin darbeler tarihinin en yoğun ve ne yazık ki yaşanan binlerce sivil kayıpla en öğretici laboratuarı olmuştur. 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği ile girilen küresel rekabet, Washington’un bölgeyi “arka bahçe” olarak tanımlamasını yalnızca jeopolitik değil, ideolojik bir zorunluluk hâline getirmiştir. Bu dönemde demokrasi, ABD dış politikasında savunulan bir ilke olmaktan ziyade, çıkarlarla uyumlu olduğu ölçüde desteklenen bir araç hâline gelmiş; dünya genelinde, etik ve ahlaki sonuç üretme kapasitesinin iç/dış siyaset-inşasından ayrı görüldüğü kamuoyları için uygun bir zemin yaratılmıştır. 

1954 Guatemala Darbesi bu sürecin erken ama belirleyici örneğidir. Seçilmiş Devlet Başkanı Jacobo Árbenz’in toprak reformu girişimleri, Amerikan şirketlerinin çıkarlarını tehdit ettiği anda “komünist tehlike” söylemi devreye sokulmuş; CIA destekli operasyonla hükûmet devrilmiştir. Benzer senaryolar öncesinde ve sonrasında, Kosta Rika (1948), Küba (1953), Paraguay (1954), Brezilya (1964), Bolivya (1971), Şili (1973), Uruguay (1973), Arjantin (1976) ve Honduras (1988) gibi ülkelerde sayısız defa tekrarlanmıştır.

Tüm darbelerin ortak noktasında ise sağcı askerî elitlerin ve yerel oligarşilerin sistematik olarak desteklenmesi; “ulusal güvenlik doktrini” adı altında orduların siyasal alanın asli aktörü hâline getirilmesi ve işkence, kayıplar ve kitlesel insan hakları ihlallerine rağmen rejimlerin uzun süre korunması yer alıyordu.

Darbelerin arkasında imzası olan generallerin ve süreci başarıyla devam ettiren üst düzey bürokrasinin hemen hemen tümü ise bir şekilde, 1950’ler sonrası uygulanan ustalıklı kamu ve kültür diplomasileri kanalıyla dünyada eğitim ve aydınlanmanın “beşiği” hâline getirilen ABD eğitim kurumlarında, farklı burs ve eğitim programlarıyla öğrenim gören, diğer bir deyişle “Amerikan tedrisatı”ndan geçmiş kişilerden oluşuyordu.

Bu bağlamda, Latin Amerika darbeleri yaklaşık 80 yıldır, ABD’nin demokrasi söylemi ile fiilî politikaları arasındaki yapısal çelişkiyi en çıplak hâliyle ortaya koymuştur. Washington açısından mesele, seçimle gelen yönetimlerin meşruiyeti değil; bu yönetimlerin küresel kapitalist sistemle ve ABD öncülüğündeki güvenlik düzeniyle uyumudur. Bu nedenle darbeler istisna değil, “düzen kurucu araçlar” olarak siyasal ve sosyal bilimler literatürünün de en başat konu maddelerinden biri olmayı sürdürmektedir.

Türkiye örneği: Müttefiklik içinde müdahalecilik (1960 ve 1980)

ABD’nin darbe pratiği yalnızca kendi “arka bahçesi” veya görece daha “istikrarsız” gördüğü coğrafyalarla sınırlı değildir. NATO müttefiki, Batı bloğunun kilit ülkelerinden biri olan Türkiye, bu açıdan çarpıcı bir örnek sunar. Bu manada 1960 ve özellikle 1980 askerî darbeleri, şüphesiz sosyal ve siyasal arka planlarıyla, doğrudan ABD planlamasıyla yapılmış müdahaleler olarak basitleştirilemezken; Washington’un bu süreçlerdeki rolünün ise pasif bir gözlemcinin çok ötesinde olduğu yakın tarihin ayrıntılı ve karşılaştırmalı incelenmesiyle net bir şekilde anlaşılabilecektir.

1960 Darbesi bu kapsamda, ülkeyi, oldukça da hızlı denebilecek bir süreçle ABD hattına ve NATO’ya sokan siyasal parti olmasına rağmen Demokrat Parti’nin, dış politikada görece özerk hamleler yapmaya başlaması ve buna ilave, iç siyasette atılan tartışmalı adımlar ve gittikçe artan gerilimle birlikte değerlendirilmelidir. Kimi yorumlara göre, ABD açısından Türkiye’nin “kontrol edilebilir bir askerî-bürokratik hat” üzerinde kalmasının seçim sonuçlarından daha önemli hâle gelmesi ve ülkemizin yakın dönem darbeler tarihine girmesi bu şekilde başlamış; nitekim bundan sonra kurulan düzenler, NATO ve Batı ittifakına “tam uyum” denebilecek bir çerçeveyi daha hızlı hayata geçirmiştir.

1980 Darbesi bu manada, ABD’nin küresel stratejisinde çok daha merkezî bir yere sahiptir. İran Devrimi (1979), Sovyetlerin Afganistan müdahalesi (1979-1989) ve Orta Doğu’daki belirsizlikler, Türkiye’yi Batı için vazgeçilmez bir “istikrar adası” hâline getirmiştir. Bu bağlamda 12 Eylül, yalnızca gittikçe karmaşıklaşan iç siyasetin bastırılması değil; Türkiye’nin neo-liberal ekonomi politikalarına ve Batı güvenlik mimarisine kesin entegrasyonunun askerî yolla garanti altına alınmasını ifade etmiştir.

Bu dönemde dikkat çekici olan, ABD’nin darbeyi açıkça sahiplenmekten kaçınması, fakat sonuçlarından azami ölçüde faydalanmasıdır. Ardı ardına idam kararları verilmiş, demokrasi askıya alınmış, siyasal partiler kapatılmış, on binlerce insan cezaevlerinde yıllarca kalmış, devam eden yıllarda onlarca kanlı eylem gerçekleştirecek terör örgütlerinin lider ve sempatizanlarının daha marjinal bir zeminde hareket etmelerine sebebiyet veren, gerek yurt içi gerek yurt dışında pek çok zeminin oluşmasına fırsat tanınmış; buna karşın Türkiye, Batı dünyasında “istikrarını yeniden kazanmış bir müttefik” olarak sunulmuştur. Sonuçları günümüze kadar süren bu acı deneyimler, ABD’nin pragmatik “darbe siyaseti”nin yalnızca ideolojik düşmanlara değil, gerektiğinde bağımsız kalmak isteyen yakın müttefiklere karşı da işletilebildiğini göstermektedir.

Postmodern darbecilik: İdeolojisiz müdahaleler ve son “Venezuela” örneği

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte darbelerin de sona ereceği yönündeki beklenti kısa sürede boşa çıkmıştır. Aksine, ideolojik bloklaşmanın çözülmesi, darbelerin biçim değiştirmesine yol açmıştır. İçinde olunan dönemi de kapsayan bu çağda, artık bazı münferit hadiseler dışında, tankların sokaklara çıkarıldığı ve generallerin doğrudan televizyonlardan bildiri okuduğu klasik darbeler yerine, git gide nokta atışı operasyonlar, adam kaçırmalar, ekonomik kuşatmalar, meşruiyet savaşları ve “hukuki” görünümlü operasyonlar öne çıkmaktadır denilebilir.

Bu yeni dönemin en çarpıcı örneklerinden biri de şüphesiz Venezuela’dır. 1998’den 2013’e ülkenin lideri Hugo Chávez’e uygulanan baskılar ve ondan sonraki süreçte, ABD’nin açık askerî müdahaleden kaçınarak uyguladığı strateji, seçilmiş liderlerin meşruiyetini aşındırmak, devlet aygıtını işlevsizleştirmek ve uluslararası kamuoyunda “başarısız devlet” algısı üretmek üzerine kuruludur. Son olarak, tüm dünya gündemine damga vuran Devlet Başkanı Maduro’ya yönelik kaçırma ve yargılama süreci, bu postmodern darbeciliğin ulaştığı noktayı göstermektedir.

Bu dönemi önceki darbe yıllarından ayıran temel unsurlardan biri ise ABD için bir dönemin en uzlaşılmaz tek rakibi Rusya ve yeni yükselen güçler Çin ve Hindistan gibi oyuncularla örtük oydaşma zeminlerinin farklı vesilelerle oluşuyor olmasıdır. Diğer bir deyişle, ideolojik olarak sosyalizmin küresel bir tehdit olmaktan çıktığı bu çağda, büyük güçler arasında darbeler konusunda “sessiz bir iş bölümü” göze çarpmakta; realizm ve pragmatizm bu yöndeki klasik diplomasinin de temel araçları kılınmaktadır. ABD, Latin Amerika ve belirli bölgelerde etkinliğini sürdürürken; Rusya da kendi “yakın çevresi”nde benzer yöntemlere başvurmaktadır. Açık bir mutabakat olmasa da karşılıklı “alan tanıma” pratiği dikkat çekicidir.

Bu bağlamda “postmodern darbecilik”, artık yalnızca rejim değişikliği değil; devlet kapasitesini çökertme, liderleri itibarsızlaştırma ve toplumları uzun süreli krizlere mahkûm etme amacını taşımaktadır. Bu yöntem, doğrudan askerî sorumluluk üstlenmeden ve toplumda geniş çaplı çatışmaları körüklemeden sonuç almayı mümkün kıldığı için, büyük güçler açısından daha “düşük maliyetli” ve istihbarat tekniklerinin gelişmesiyle oldukça hızlı ve gerektiğinde kolay inkâr edilebilir bir araç da olabilmektedir.

Ancak son kertede ABD’nin darbelerle kurduğu bu süreklilik arz eden ilişki, yalnızca belirli rejimleri devirmemekte; demokrasinin kendisini “kırılgan”, “pazarlık konusu” yapılabilir ve “araçsallaştırılabilir” bir kavrama dönüştürmektedir. Bu nedenle mesele, tek tek ülkelerin yaşadığı darbelerden çok daha geniş hâle gelmiştir: Mesele, küresel düzeyde “gerçek demokrasi” fikrinin sistematik biçimde zayıflatılmasıdır. Bu gerçek kabul edilmeden, ne darbelerle yüzleşmek ne de daha insani, ahlaki ve demokratik bir dünya düzeninden söz etmek mümkün olabilecektir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...