05 Haziran 2026

ABD neden Tom Barrack’ı İran’da görevlendirdi?

ABD’nin Tom Barrack’ı hem Suriye hem Irak dosyalarının başına getirmesi, Washington’un bölgeyi artık ülke bazlı değil; Türkiye, Irak, Suriye ve Körfez’i kapsayan bütüncül bir jeopolitik eksen olarak değerlendirdiğini gösteriyor. Bu yeni yaklaşım Ankara için fırsatlar kadar riskler de barındırıyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Suriye Özel Temsilcilisi olarak atandıktan bir yıl sonra, Irak Özel Temsilcisi olarak da görevlendirildi. Suriye dosyasının Tom Barrack’ın sorumluluk alanına dâhil edilmesi, Wasgington’un Şam’da uzun süredir aktif bir diplomatik temsil mekanizmasına sahip olmaması nedeniyle sahadaki dönüşümü yakından takip edilmesine yönelik bir ihtiyaç olarak açıklanabilir. Ancak Irak söz konusu olduğunda farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Zira ABD’nin Bağdat’ta yıllardır faaliyet gösteren yerleşik bir büyükelçiliği ve maslahatgüzarlık düzeyinde işleyen kurumsallaşmış diplomatik ilişkileri bulunuyor. Bu nedenle Washington’un Irak için ayrı bir büyükelçi atamak yerine Irak dosyasını Barrack’ın yetki alanına dâhil etmesi, Suriye ile Irak görevlendirilmelerinin aynı bağlamda değerlendirilmemesi gerektiğine işaret ediyor. Dolayısıyla söz konusu karar, Washington’un Irak’ı bağımsız bir ulusal dosya olarak ele almaktan ziyade;  Türkiye’yi, Suriye’yi ve Körfez’i kapsayan daha bütüncül bir perspektiften bölgeyi değerlendirmeye başladığını ve yeni bölgesel yaklaşımın uygulanmasında siyasi koordinatör olarak Tom Barrack’ın tercih ettiği anlaşılıyor.

Bu yaklaşım değişikliğinde Orta Doğu’nun giderek daha fazla sınır aşan güvenlik ve kriz dinamikleri ile bağdaştırılması etkilidir. Nitekim PKK terör örgütünün Irak’taki varlığı ve Suriye’deki uzantıları; DEAŞ tehdidinin iki ülkede faaliyetleri; İran destekli yapıların Irak-Suriye hattındaki etkisi; göç hareketleri, enerji güvenliği ve kaçakçılık ağları gibi sorunlar ulusal sınırlar içerisinde açıklanamayan sınır aşan karakter taşıyor. Bu bağlamda ABD, iç içe geçmiş bu sorunları birbirine bağlı bir güvenlik ekosistemi içerisinde değerlendirmeye başlamıştır.

ABD’nin yeni Orta Doğu perspektifi

Tabii sadece güvenlik perspektifiyle söz konusu kararı açıklamak eksik bir değerlendirme olur. Zira ABD’nin bölgesel yaklaşımında güvenlik kadar jeoekonomi de önemli bir parametredir ve uzun yıllar daha çok enerji kaynakları ve güvenlik sorunları ile bağdaştırılan Orta Doğu, günümüzde bağlantısallık ve koridor siyaseti ile öne çıkmaya başlamıştır. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru, Orta Koridor gibi projeler küresel rekabetin giderek ulaştırma ağları ve ticaret güzergâhları üzerinden şekillenmeye başladığını gösteriyor. Bu bağlamda ABD’nin, Çin’in Avrasya bağlantılarını dengeleyecek alternatif bağlantı hatları geliştirmek ve bu doğrultuda genel olarak Orta Doğu’yu, özelde ise Irak’ı yeniden tanımlamak istediği söylenebilir. Zira bugün Irak, İran’a açılan kapı olduğu kadar Körfez’e de açılan kapıdır; Türkiye ile komşu olduğu gibi Suriye ile de sınırdaştır ve Körfez sermayesinin, enerji kaynaklarının ve ticaret ağlarının kuzeye yönelmesinde kilit konumdadır. Bilhassa Basra Körfezi’nin Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu Projesi’nin merkezinde yer alan geçiş ülkesidir. Bu projede Irak, jeopolitik kavşak noktası; Türkiye bu kavşağın Avrupa’ya açılan kapısı; Suriye’nin istikrarı ise bu hattın güvenliği ve sürdürülebilirliği açısından önemli bir belirleyicidir. Dolayısıyla Washington’un Irak ve Suriye’yi Ankara merkezli bir çerçevede değerlendirmesinin gerekçesi güvenlik tehditleri kadar, Basra’dan Akdeniz’e uzanan yeni bağlantısallık eksenini yönetme arayışının yansıması olabilir. Bu eksenin sürdürülebilirliğini sağlayacak asıl mesele ABD için siyasi ve güvenlik mimariyi dizayn edebilmektir. Zira enerji koridorları, ticaret yolları ve lojistik ağlar istikrarlı bir bölgesel düzen içerisinde işlevsel hâle gelebilmekte. Bu nedenle Washington’un Irak ve Suriye’de yönetilebilir ortaklar üzerinden bir yaklaşım geliştirmeye çalıştığı söylenebilir.

Bu yaklaşımın arkasındaki motivasyonu anlamak için ABD’nin bölgedeki son büyük müdahalesine bakmak gerekiyor. 2003 müdahalesi ve sonrasında yaşananlar hatırlandığında, Saddam Hüseyin sonrası dönemde hedeflenen istikrarlı ve demokratik Irak modeli gerçekleşmediği gibi mezhepsel rekabetin derinleştiği, İran’ın nüfuzunun arttığı, DEAŞ gibi yapıların güçlendiği bir tablo ortaya çıktı. Bu deneyim, ABD’nin Orta Doğu’da yeni bir düzen kurma kapasitesinin sınırlarını görünür hâle getirmiştir. Dolayısıyla ABD Basra’dan Akdeniz’e uzanan yeni bağlantısallık hattında yeni bir dönüşüm oluşturmak yerine bu hattın kendi çıkarlarını tehdit edecek ölçüde istikrarsızlaşmasını engellemeye odaklanmaktadır.

Irak’ın yeniden konumlandırılması ve Barrack faktörü

Bu bağlamda Suriye’de geçiş sürecini destekleyen ABD, devlet dışı aktörleri desteklemek yerine Irak’ta devlet otoritesinin güçlendirilmesini önceliklendirdiği yeni bir düzenin sinyallerini veriyor. 27 Nisan’da Ali Zeydi’nin yeni Irak Başbakanı olarak görevlendirilmesine yönelik Tom Barrack’ın tebrik açıklamasında egemenlik, kalıcı istikrar ve ulusal yenilenme dilinin öne çıkması da merkezî hükûmetin güçlendirilmek istendiğini gösteren işaretlerdir. Nitekim Hürmüz Boğazı’nda yaşanan her kriz Irak’ın Körfez’i Akdeniz’e ve Avrupa’ya bağlayabilecek alternatif güzergahların merkezindeki ülke olduğunu yeniden hatırlatıyor. Irak’ın jeopolitik kimliğinde yaşanan bu dönüşüm ve Trump’ın ifadesiyle “ilişkilerimizde muazzam yeni bir dönemin başlangıcı” olarak tanımladığı Irak’ta Zeydi döneminin başlaması birlikte değerlendirildiğinde, Washington’un Irak’ta yeni siyasi tabloyu bölgesel stratejisi açısından önemli gördüğü gerçeği öne çıkıyor.  Bu sürecin yönetilmesinde büyükelçi görevlendirmek yerine; Trump yönetiminin güven duyduğu, bölgedeki ağ ilişkileri ve siyasi ağırlığı güçlü olan, Barrack’ın görev alanına, seçimlerden yaklaşık 20 gün sonra Irak dâhil ediliyor.

Daha geniş perspektiften bakıldığında Washington; artık Irak’ı Orta Doğu’da yer alan bir ülke dosyası olarak ele almıyor; Irak’ı Türkiye, Suriye, İran, Körfez ve Avrupa bağlantılarıyla birlikte değerlendiren denklemin bir parçası olarak görüyor. Bu bağlamda Barrack’ın yeni görevi, Irak temsilciliğinden ziyade Türkiye-Irak-Suriye ekseninde oluşan yeni jeopolitik alanın koordinasyonu olarak okunmalıdır. Zira Mart 2026’da Barrack’ın Dört Deniz Projesi’ni yeniden gündeme getirmesi tesadüf değildir.

Barrack’ın yeni görevi ve yaklaşımı bölgesel düzeyde neden olacağı sonuçlara yönelik ipuçlarını da veriyor. ABD’nin Türkiye-Irak-Suriye hattının tek bir stratejik alan olarak görmeye başlaması, öncelikle Washington’un güvenlik, enerji ve koridorlar üzerinden şekillenen yeni bir Orta Doğu haritasına sahip olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşımın kurumsallaşması bölgenin geleceğinde başkentler, sınırlar kadar koridorların ve bağlantıların belirleyici olacağı anlamına geliyor. Yeni bağlantı alanlarının ortaya çıkması Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilecekken; İran, hareket alanını yeniden tanımlama girişiminde bulunabilir. Zira İran’ın bölgesel etkisi Tahran-Bağdat-Şam-Lübnan hattı üzerinden şekillendiği göz önünde bulundurulduğunda ABD’nin Türkiye-Irak-Suriye hattını tek bir stratejik alan olarak görmeye başlaması, İran tarafından jeopolitik eksen oluşturma girişimi olarak yorumlanabilir. İran’ın Batıya açılan kapısı olan Irak’tan Körfez’in Avrupa’ya açılan kapısı olan Irak’a şeklinde Irak’ın bölgesel sistem içerisindeki rolünün yeniden tanımlanması, ABD-İran ekseninde bölgede yıkıcı sonuçları olacak yeni bir krizi tetikleyebilir.

Türkiye için fırsatlar ve stratejik riskler

Irak ve Suriye dosyalarının Ankara’daki isim üzerinden değerlendirilmesi, Türkiye açısından ise olumlu yansımaları olabilir. Öncelikle bu görevlendirme, Ankara’nın Suriye ve Irak dosyalarından dışlanarak bölgesel denklem kurulamayacağını; Türkiye olmadan Irak ve Suriye bağlantılı güvenlik, enerji ve koridor politikalarının yönetilemeyeceğinin Washington tarafından kabul edildiğini gösteriyor. İkinci olarak; Türkiye, PKK/PYD terör örgütünün yalnızca Türkiye’yi etkileyen bir terör sorunu olmadığı; Irak, Suriye ve bölgenin güvenliğine yönelik sınır aşan bir tehdit olduğu tezini bütüncül bir çerçevede gündeme getirme imkânı elde edebilir. Üçüncü olarak; ABD’nin Basra’dan Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan bağlantı hattını stratejik öncelik olarak görmeye başlaması, Türkiye’nin Avrupa enerji ve ticaret güvenliğindeki rolünü güçlendirebilir. Bunlara karşılık söz konusu görevlendirmenin Türkiye açısından önemli riskleri de bulunmaktadır.

Öncelikle ABD Türkiye’yi bölgesel lider olarak güçlendirmektense; Türkiye’nin kapasitesini kendi kriz yönetim stratejisinin parçası hâline getirmeye çalışabilir. Bu da Türkiye’yi, Irak ve Suriye kaynaklı milis güçler, İran etkisi, DEAŞ’ın yeniden örgütlenmesi, gibi sorunların daha fazla muhatabı olabilir.  Bununla beraber Türkiye, PKK/PYD meselesinde somut sonuç beklerken; ABD’nin önceliği sorunu çözmekten çok yönetilebilir seviyede tutmak olabilir. Diğer yandan ABD’nin Irak’ı İran ekseninden uzaklaştırma çabası, bilhassa Musul, Kerkük, Basra, Kalkınma Yolu güzergahında Türkiye-İran rekabetini arttırabilir. Dolayısıyla Tom Barrack’ın Irak görevlendirmesi, Türkiye açısından hem diplomatik fırsat hem de stratejik risk oluşturabilir. Bu çerçevede Türkiye’nin, ortaya çıkan yeni bölgesel denklemi pragmatik bir yaklaşımla okuyarak güvenlik öncelikleri, ekonomik çıkarları ve uzun vadeli bölgesel vizyonu doğrultusunda hareket edeceği; sürecin neden olacağı fırsat ve riskleri yönetecek kapasiteye sahip olduğu söylenebilir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...