Türk hukuk ve siyasetinin sıra dışı otoritesi: Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil

Haberin Eklenme Tarihi: 7.05.2026 14:07:00 - Güncelleme Tarihi: 7.05.2026 14:13:00

1893’te Çarşamba’da dünyaya gelen Ali Fuad Başgil, Grenoble’da hukuk, Paris’te felsefe ve siyaset ilimleri okudu. Ardından hukuk doktorasını da tamamladı. 1929 yılında çantasında dört diploma ve kariyerinde üç fakülte mezuniyetiyle yurda döndü. İstanbul Üniversitesi’nde İş Hukuku’nu ilk kuran ve okutan hoca oldu. Onlarca idari görev üstlendi; Samsun Senatörlüğü, İstanbul Milletvekilliği’yle siyasi tarihe de adını yazdırdı. 17 Nisan 1967’de vefat etti.

Ben onunla üniversite yıllarımda tanıştım. Doğrudan bir tanışma değildi bu. “Gençlerle Başbaşa” adlı kitabı aracılığıyla bildim hocayı. O kitap sayesinde Jules Payot’u okudum. Ve yıllarca düşündüm: Çeyrek asır önce kaleme alınmış bu satırlar, nasıl olur da bugünüme ışık tutmaya devam edecek. 

Cevap basit: İyi soruların bir zamanı yoktur

Başgil Hoca’nın “muvaffak olmaya dair” maddeleri, birer talimat değil; içimizde kıpırdayan ama adını koyamadığımız bir rahatsızlığın teşhisidir. Bugün sosyal medyanın hayatlarımızın tam merkezine yer aldığı, dikkatin artık kronik bir krize dönüştüğü bir çağda yaşıyoruz. Odaklanamıyoruz, dinleyemiyoruz, konuşamıyoruz, dinlenemiyoruz. Sabah telefonla uyku gözlerimizi açıyor, gece yine telefonla kapatıyoruz.

İstatistikler zaten bildiğimiz bu gerçeği sayılarla da teyit ediyor. Günlük ortalama sosyal medya kullanımı 2 saat 50 dakikanın üzerinde; internette geçirilen toplam süre ise günde 7 saati aşmış. Oysa sağlıklı varsayılan ekran süresi en fazla 2 saat. Farkı kapatmak için yardımcı uygulamalar indiriyoruz, dijital detoks kamplarına gidiyoruz. Oysa cevap belki de yıllar önce yazılmıştı zaten.

Tarihçi Harari “Dijital bir çağdayız ve bu çağı yakalayanlar, tarihte sanayi devrimini yakalamış ve lehine çevirmiş toplumların eriştiği zenginliğe erişeceklerdir” diyor. Çağı yakalamanın yanında içselleştirmeliyiz de. Doğru. Ama kazanabilmek için önce odaklanmak gerekiyor. Başgil Hoca ile Payot’un ortak sesi işte burada yükseliyor: Bu çağın en derin problemi “tam odaklanma” (deep work) ve “tek görev üzerine yoğunlaşma” (single tasking). Onlar bunu dijital çağdan on yıllar önce öngörmüşlerdi.

“Müsait an” beklentisi, ertelemenin en zarif kılığıdır

Başgil Hoca’nın muvaffak olmaya dair maddelerine bakalım:

-Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bil ki, her gün ve her saat çalışmanın en müsait zamanıdır. Ve aynı zaman da Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki, her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.

Hoca burada bir özgürlük bildirisi yazıyor aslında. “Müsait an” beklentisi, ertelemenin en zarif kılığıdır. Yer bahsi de öyle: Koşulları mükemmel kılmaya çalışmak, çalışmamanın kendisi haline gelir.

-Bir günde ve bir zamanda yapman lazım gelen bir işi (bir dersi, bir vazifeyi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi iși de kendine yeter.

Rahmetli bir iş insanı abim şöyle derdi: “Allah her yarattığı yeni güne yeni fırsatlar da yaratır.” Doğru. Ama her günün koşulları da yeniden yaratılır. Dünün ertelenmiş işi bugünün fırsatını doldurur.

-Bir zamanda yalnız tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hatta bir fasıl üzerinde çalış. Ta ki, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiçbirini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslam mütefekkiri "İmam-ı Gazaliye İhya-i Ulum" adı muazzam eserini nasıl bir çalışma ile vücuda getirdiğini sormuşlar. "Bir zamanda yalnız bir fasıl, bir bahis, bir mesele üzerinde çalıştım" demiş.

Odak dağıldığında yakıcılık yok olur

Mercek ile güneş ışığı arasındaki ilişki değişmez bir kanundur: Odak dağıldığında yakıcılık yok olur. Dijital çağın bize sunduğu en büyük aldatmaca, aynı anda pek çok şeye yetişebildiğimiz yanılsamasıdır. Gazali’nin yanıtı bu yanılsamayı asırlar öncesinden boşa çıkarmış zaten.

-Başladığın bir işi (bir dersi, bir kitabı, bir vazifeyi) yapıp bitirmeden başka bir işe (derse, kitaba ve vazifeye) başlama. Yarıda kalan iş, başlanmamış demektir.Bir günün işini (dersini, vazifesini) bitirdikten sonra ertesi günü ne iş yapacağına karar ver. Yahut hiç olmazsa çalışmaya başlamadan evvel, hangi iş (ders, kitap) üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.

Şair Pope’un formülü kısadır: Düzen, cennetin ilk yasasıdır. Hoca bunu bir adım ileriye taşır: Günün işini bitirmeden ertesi günün planını yapmak, kaos içinde bile bir irade izi bırakmaktır.

-Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumaya oturmadan evvel düşün ve çalışman için lazım olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur.

Doğru kişiden alınan bir fikir ise bütün ömür boyu yolu aydınlatır

Hazırlık, çoğu zaman atlandığımız için değil, görünmez sayıldığı için ihmal edilir. Oysa en fazla zaman kaybeden, işe oturmadan önce neye ihtiyacı olduğunu düşünmeyendir. Kervan yolda düzülür denir; çoğu zaman yolda alabora olur.

-Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık, maskeli bir tembelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hasıl olan manevi zevk, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer ve işte muvaffakiyet yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkânsız görünen, mümkün olur.

Yılgınlık, Hoca’ya göre maskeli bir tembelliktir. Yorgunluk, korku, destek yoksunluğu… Bunların her biri gerçektir. Ama hiçbiri durmanın gerekçesi değildir. Muvaffakiyetin yakıtı “yine de yaparım” duygusu ise, bu duyguyu canlı tutan tek şey harekettir.

Son sözü Hoca’ya bırakalım: "Hayatının dönüm noktasında fikir soracak birini seçerken dikkatli ol. İsabetsiz bir ışık, bulmaca düzültürmeden daha tehlikelidir. Doğru kişiden alınan bir fikir ise bütün ömür boyu yolu aydınlatır."

Odak dağılmadan, çağı yakalayarak ve ona yön vererek yaşamak. Başgil Hoca’nın bizlere bıraktığı miras tam da budur.