Madalyonun diğer yüzü: Değişen kavramlar, dönüşen zihin
Haberin Eklenme Tarihi: 13.05.2026 17:31:00 - Güncelleme Tarihi: 13.05.2026 17:34:00Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin; yeni müfredatta Haçlı Seferleri yerine Haçlı Saldırıları, Orta Asya yerine Türkistan kavramlarının kullanılacağını belirterek, millî şuuru odağa aldıklarını açıkladı. Büyük Çamlıca Camii’nin konferans salonunda düzenlenen törende konuşan Tekin, “Tarih kitaplarımızda ‘Haçlı Seferleri’ diye öğretiliyor bize. Sefer dediğimizde bizim literatürümüzde çok zararlı bir şey değil diye düşünüyoruz. Ama o bir saldırı. Dolayısıyla biz müfredatta Haçlı Seferleri kavramını kaldırdık, ‘Haçlı Saldırıları’ yaptık. Doğrusu bu” dedi. Ayrıca coğrafi keşifler tabirinin de yanlışlığına işaret ederek, “Coğrafi keşiflerin başlaması, coğrafi keşif değil, sömürgeciliğin başlangıcıdır” ifadelerini kullandı.
Yine İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iki kutuplu dünyanın dayattığı kavramsallaştırmalara dikkat çekerek şunları kaydetti: “Orta Asya kavramı da yanlış. Aslında bilimsel literatürde karşılığı Türkistan. Bunların hepsi bizim zihin dünyamızda yer alıyor.” Son olarak Lozan Barış Antlaşması imzalandığı dönemde, Ege Denizi ifadesinin kullanılmadığını anlatan Bakan Tekin; denizin adının Adalar Denizi olduğunu ve Yunanistan’ın zorlamasıyla bu ismin kullanılmaya başlandığını belirtti.
Hakikaten; kendi medeniyetini merkeze alan insanların en çok dert yandığı meselelerden birisidir bu: kendi kavramlarımızla düşünmemek, konuları kendi perspektifimizden değerlendirmemek… Zira tarih, her ne kadar bir sosyal bilim olsa da belirli ölçüde sübjektif bir karakter taşır. Tarihçinin tarihi vardır. Tarihteki objektivite, kaynaklarda geçen bilgilerin manipüle edilmemesi, sansürlenmemesiyle alakalıdır. Bu bilgilerin yorumu, kişiyi ister istemez yorum sahasına çeker ve her tarihçi, bu yorumu kendi kıymet hükümleriyle yapar. Zaten tarih felsefesi buradan doğmuş; tarihçinin a priori olarak kabul ettiği prensiplerle belli ekoller vücuda gelmiştir.
Dolayısıyla “Fatih Sultan Mehmed 1453’te İstanbul’u fethetti” demek dahi, objektif bir ifade değildir. Zira II. Mehmed, bizim tarafımızdan “Fatih”tir, fethetmek ise tamamen İslami literatürün mirasıdır. Bize göre fethedilmiş İstanbul, Doğu Roma için işgaldir. Yahut 1821’deki Yunan İsyanı bize göre isyan hareketi iken, Yunanistan için bağımsızlık mücadelesidir.
Tarih, hafıza ve kavramlar
O zaman biz, Haçlı Hareketi/Saldırıları’na Haçlı Seferleri derken, Türkistan’ı Orta Asya olarak tanımlarken, dünyanın sömürgeleştirilmesini coğrafi keşif şeklinde meşrulaştırırken, daha düne kadar Adalar Denizi dediğimiz denize, Yunanların hatrına Ege ismini verirken kimlerin a priorisi üzerinden konuşuyoruz?
Haçlıların bu savaşları başlatmaktaki düşüncesi, “Kutsal toprakları kurtarmak” değil midir? Dolayısıyla hedef, 638’de Hz. Ömer tarafından fethedilen Kudüs’ü geri almaktır. Batı Hristiyanlarının ve bilhassa Bizans’ın aksiyon almayışı sebebiyle Haçlılar, Akdeniz çevresinde hâkimiyet kurmuş Müslümanların gücünü kırmak ve Anadolu’ya yerleşmiş Türkleri söküp atmak derdindedir. Her millet, kendi zaviyesinden tarihi anlatır ve şekillendirirken, bizim Viyana’ya tertip ettiğimiz harekâta da Haçlıların saldırılarına da “sefer” dememiz fazla “objektif” olmuyor mu? Yahut bundan asırlar önce İranlıların ve Arapların, bizim bugün Orta Asya dediğimiz coğrafyada yaşayan Türkleri tanımlamak için kullandıkları “Türkistan” tabiri, nasıl olur da hafızalardan silinir?
Hele İspanya ve Portekizli denizcilerin başlatıp dünyanın yağmalanmasına, binlerce kişinin köleleştirilmesine yol açan sömürgeleştirilme faaliyetine ne demeli? Aynı tarihî hadiseleri, dünyada başlatılmış müthiş keşif hareketleri olarak anlatmak, “medenileştirme misyonu” adı altında masum insanları, insanlık dışı çalışma şartlarına mahkûm etmek, onların dinine, diline, ekonomisine tasallut etmek neyin keşfidir acaba?
Diğer taraftan konumu, jeolojik oluşumu, yeryüzü şekilleri, iklimi, toprağı vs. her açıdan Anadolu’nun tabii bir parçası olduğu için Adalar Denizi denilen deniz, nasıl oldu da Ege hâline geldi? 1940’lı yıllardan itibaren Yunan makamları çeşitli entrikalar yaparak uydurma bir mitolojik hikâyeye atıfla, bu denize Ege dediler ve bölgenin de adını Ege olarak kullanmaya başladılar. Ege, mitolojide bir Yunan kralıydı. “Aigeus”, “Aegeus” ya da “Egee” olarak bilinen bu kral, Atina kralının oğluydu. Bu Aegeus, oğlunun mağlup olduğunu zannederek üzüntüsünden kendisini denize atmış ve intihar etmişti. Onun intihar ettiği deniz, Atina Körfezi idi. Bu sebeple bu körfez ve yakın çevresine “Aegeus Pontos” yani “Ege Denizi” denildi. Yunan tarih ve coğrafya kitaplarına bu isimle geçti.
Oysa tarih boyunca bu deniz, Adalar Denizi olarak bilinmektedir. Piri Reis’ten Kâtip Çelebi’ye, 20. asır coğrafya kitaplarına kadar bu isim kullanılmış ve Adalar Denizi, Akdeniz’in bir parçası olarak telakki edilmiştir. Yani Ege Denizi, Adalar Denizi; Ege Bölgesi de “Batı Anadolu Bölgesi”dir.
Velhasıl mesele yalnızca bazı kavramların değiştirilmesi değil, tarihî hadiseleri hangi medeniyet perspektifinden okuyacağımız meselesidir. Zira milletler, önce kelimelerini kaybeder; ardından hafızalarını ve nihayet dünyaya bakışlarını…