Melisa Bakan: “Mutlu çocuk öğrenir”
Haberin Eklenme Tarihi: 9.09.2026 17:45:00 - Güncelleme Tarihi: 9.09.2026 17:48:00Okul öncesi eğitimin çocuğun ilerleyen yıllardaki akademik başarısı, sosyal becerileri, dil gelişimi ve özgüveni üzerindeki etkisini nasıl değerlendirmeliyiz? Bu dönemde çocuk için gerçekten “öğrenilmesi gereken” şeyler neler? Okul öncesi eğitimde akademik becerileri erkenden kazandırmaya çalışmak mı, yoksa çocuğun sosyal-duygusal, dil, motor ve öz düzenleme becerilerini desteklemek mi daha önemli? Velilerin “çocuğum harfleri öğrensin, sayıları bilsin” beklentisi ile gelişimsel olarak çocuğun ihtiyacı arasında nasıl bir denge kurulmalı?
Ben okul öncesi dönemi “okuldan önceki dönem” olarak değil, hayatın ilk basamağı olarak görüyorum. Çünkü burada sözünü ettiğimiz eğitim aslında çocuğu yalnızca bir sonraki eğitim kademesine değil, hayata hazırlıyor. Akademik başarı, sosyal beceriler, dil gelişimi, özgüven ve daha birçok gelişim alanının temellerinin güçlendiği önemli bir dönemden söz ediyoruz.
Elbette çocuk bu becerileri okula başladığında bir anda geliştirmeye başlamıyor. Doğduğu andan itibaren ailesiyle, çevresiyle ve içinde bulunduğu toplumla doğal bir gelişim süreci yaşıyor. Ancak okul öncesi eğitim bu sürece farklı bir boyut kazandırıyor. Çünkü çocuk burada kendisini çok iyi tanıyan ve çoğu zaman ihtiyaçlarını merkeze alan ailesiyle değil; farklı karakterlere, ihtiyaçlara, beklentilere ve alışkanlıklara sahip bireylerin bulunduğu bir topluluğun içerisinde yer almaya başlıyor. Beklemek, paylaşmak, kendini anlatmak, karşısındakini anlamak, bir problemle karşılaştığında çözüm üretmek ya da kendi isteğiyle başkasının isteği arasında denge kurmak gibi pek çok durumla karşılaşıyor. Aslında biz çocuklara yalnızca bilgi sunmuyoruz; onların gelişimsel becerilerini kullanmaya ihtiyaç duyacakları gerçek yaşam durumları oluşturuyoruz.
Bu nedenle “Okul öncesinde çocuk gerçekten ne öğrenmeli?” sorusuna çok net ve sınırlı bir listeyle cevap vermenin doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu yaşta bir çocuğun öğrenebileceği şeylerin sınırı yok. Yaşadığı coğrafya, iklim, ailesi, okulunun eğitim anlayışı, öğretmeninin karakteri ve karşılaştığı insanlar onun öğrenme sürecini etkileyebilir. Çocuk dünyanın hemen her alanına ilişkin bir şeyi merak edebilir ve öğrenebilir. Benim için burada en temel mesele, çocuğun ne kadar çok bilgi öğrendiğinden çok, sahip olduğu en değerli şeylerden birini kaybetmemesidir: Merak duygusunu.
Okul öncesi çağındaki çocuğun en büyük hazinelerinden biri merak etmektir. Soru sorması, “Neden?”, “Nasıl?”, “Acaba?” demesi, denemesi, hata yapması, şaşırması ve yeniden denemek istemesi öğrenmenin doğal başlangıç noktasıdır. Bu yüzden bana göre bu dönemde çocuğun öğrenmesi gereken en önemli şeylerden biri, aslında zaten sahip olduğu merak duygusunu kaybetmemeyi öğrenmesidir.
Bu noktada akademik gelişim bizim için hiç önemli değil diyemeyiz. Çocuk içinde bulunduğu toplumun ve eğitim sisteminin bir parçası olarak akademik bir yolculuğa çıkacak. Burada önemli olan, bu yolculuğun basamaklarını nasıl ilerlettiğimiz. Ben okul öncesinde akademik gelişimi, çocuğa mümkün olduğunca fazla bilgiyi erkenden öğretmek olarak görmüyorum. Aksine çocuk okulda hiç öğrenmediği ya da belki yıllar sonra ilk kez karşılaşacağı bir bilgiyi nasıl öğrenebileceğini keşfetmeli. Bir problem karşısında nereden başlayacağını, hangi yolları deneyebileceğini, nasıl araştıracağını ve kendi öğrenmesini nasıl sürdürebileceğini öğrenmeli.
Bu nedenle benim için okul öncesindeki akademik başarı; harfleri, sayıları ya da yazıyı ne kadar erken bildiğinden çok, çocuğun “öğrenmeyi öğrenmesi” ve kendi öğrenme yolculuğunu keşfetmesiyle ilgilidir. Elbette her yaş grubunun kendi gelişim düzeyine uygun kazanımları ve göstergeleri var ve bunlar eğitim sürecinin önemli basamakları. Ancak çocuğu mümkün olduğunca hızlı bir şekilde bir sonraki basamağa taşımaya çalışmak yerine, bulunduğu basamağı sağlamlaştırmanın daha değerli olduğunu düşünüyorum. Bir çocuğun harfleri ya da sayıları akranlarından daha erken öğrenmesi tek başına ileride daha başarılı olacağının göstergesi değildir. Önemli olan nasıl düşündüğü, nasıl öğrendiği, zorlandığında ne yaptığı ve yeni bir yol bulup bulamadığıdır.
Velilerimizin “Çocuğum harfleri öğrensin, sayıları bilsin, ilkokula hazır olsun” beklentisini de anlayabiliyorum. Çünkü aileler eğitim sistemini çoğu zaman sonuçlar üzerinden deneyimliyor. Çocuğun ne bildiği ve hangi beceriyi ne zaman kazandığı daha görünür hâle geliyor. Dolayısıyla bu konuda kaygılanmaları oldukça doğal. Biz öğretmenler de akademik gelişimi değersiz ya da önemsiz görmüyoruz. Aslında veliyle hedefimiz büyük ölçüde aynı: Çocuğun güçlü bir akademik yolculuk geçirmesini istiyoruz. Bizim özellikle önem verdiğimiz nokta ise çocuğun öğrendiklerini hayatının farklı alanlarında kullanabilmesi ve kendi öğrenme biçimini keşfedebilmesi. Bu nedenle ailelerden sonucu önemsedikleri kadar süreci de görmelerini bekliyoruz. Çünkü çocuğun düşünmesi, denemesi, hata yapması, tekrar denemesi, soru sorması ve kendi yollarıyla bir sonuca ulaşması da öğrenmenin kendisidir.
Bu dengenin kurulabilmesindeki en değerli unsurlardan biri de öğretmen ve aile arasındaki iş birliği. Çocuğun ortak bir anlayış içerisinde ilerleyebilmesi, kendini tanıyabilmesi ve ihtiyaçlarının doğru fark edilebilmesi için öğretmen ile velinin birbirini anlayan, paylaşan ve çocuğu merkeze alan bir ilişki kurması çok kıymetli. Ben öğretmen, öğrenci ve veliyi birbirinden ayrı düşünülemeyecek bir zincirin halkaları gibi görüyorum. Hatta bunu bazen bir elektrik sistemi gibi düşünüyorum; öğretmen, öğrenci ve veli arasındaki bağlantılar doğru kurulduğunda, kablolar doğru yerlere bağlandığında lamba yanıyor. Çocuğun gelişimini aydınlatan şey de bu iki alanın çocuk odağında kurduğu sağlıklı bağ oluyor.
“Öğretmenin hem dünyayı hem de çocuğun dünyasını merak etmesi gerektiğini düşünüyorum”
Bir okul öncesi öğretmenini gerçekten nitelikli yapan özellikler nelerdir? Öğretmenin çocukla kurduğu iletişim, sınıfta kullandığı dil, çocuğun sorularına ve duygularına verdiği karşılık, oyun sırasında müdahale biçimi ve her çocuğun bireysel farklılığını gözetmesi gelişimi nasıl etkiliyor? Akademik çalışmalar öğretmen-çocuk ilişkisinin hangi alanlarda daha belirleyici olduğunu gösteriyor ve bir veli çocuğunu gönderdiği okulda bu niteliği nasıl anlayabilir?
Bir önceki soruda, okul öncesi dönemde çocuğun kaybetmemesi gereken en değerli şeylerden birinin merak duygusu olduğundan bahsetmiştim. Aslında öğretmenlik açısından da benzer bir noktadayım. Bence bir öğretmen çocuğa neyi kazandırmak istiyorsa, bunun önce kendisinde de bir karşılığı olmalı. Bu nedenle benim için nitelikli bir öğretmenin en temel özelliklerinden ikisi merak ve empati.
Öğretmenin hem dünyayı hem de çocuğun dünyasını merak etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çocuk neden böyle düşündü, neden bu soruyu sordu, neden bu duruma diğer çocuklardan farklı bir tepki verdi? Bunları gerçekten merak etmeli ve zaman zaman dünyaya çocuğun gözünden bakmaya çalışmalı. Aynı zamanda öğretmenin kendisinin de keşfetmeyi ve öğrenmeyi sevmesi gerekiyor. Çünkü öğrenmekten ve keşfetmekten heyecan duymayan bir yetişkinin, çocuğun öğrenme heyecanını beslemesi de kolay değil.
Bunun yanında benim için nitelikli bir öğretmenin en önemli özelliklerinden biri çok güçlü bir gözlem becerisine sahip olmasıdır. Öğretmen yalnızca sınıfın genel dinamiğini değil, sınıfın içerisindeki her çocuğu bireysel olarak da tanımaya çalışmalı. Çünkü aynı yaş grubunda olsalar bile çocukların ilgileri, öğrenme biçimleri, ihtiyaçları ve kendilerini ifade etme şekilleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla öğretmenin görevi yalnızca elindeki planı ya da bilgiyi çocuğa aktarmak olmamalı. Öğretmeyi hedeflediği şeyi karşısındaki çocuğun ve sınıfın ihtiyacına göre yeniden şekillendirebilmeli. Aynı kazanıma ulaşmak için her sınıfta, hatta her çocukta aynı yolu kullanamayabiliriz.
Ben bunu biraz metaforik olarak şöyle anlatıyorum: Her öğretmenin elinde güçlü bir “silahı”, yani çok iyi bildiği ve güvendiği bir yöntemi olmalı. Fakat o yöntemin kurşunu bittiğinde kullanabileceği yedek şarjörleri de bulunmalı. Çünkü sınıfta hazırladığımız plan her zaman düşündüğümüz gibi ilerlemeyebilir. Bir yöntem çocuğa ulaşmadığında öğretmenin ikinci, üçüncü, hatta dördüncü bir yolu olmalı. Bazen dili değiştirmeli, bazen materyali, bazen oyunu, bazen öğrenme ortamını, gerekirse bütün planını yeniden şekillendirebilmeli. Bana göre öğretmenin donanımı biraz da burada ortaya çıkıyor: Aynı hedefe ulaşabilmek için farklı yollar üretebiliyor.
Öğretmenin çocukla kurduğu iletişim de bu sürecin çok önemli bir parçası. Fakat ben bunu yalnızca “çocukla nasıl konuşmalıyız?” üzerinden değerlendirmiyorum. Aslında ses tonumuz, konuşma biçimimiz ve kendimizi ifade etme şeklimiz herkesle kurduğumuz ilişkide önemli. Kendimize “Bir insanla konuşurken kullandığımız dil neden değerlidir?” diye sorduğumuzda vereceğimiz cevapların büyük bölümü çocuklar için de geçerli. Çünkü çocuk hayata yeni adım atıyor olsa da her şeyden önce bir bireydir. Üstelik biz yetişkinlerden farklı olarak çevresinde gördüğü, duyduğu ve yaşadığı pek çok şeyi ilk kez anlamlandırmaya çalışan, sürekli öğrenen bir bireydir. Bu yüzden öğretmenin söylediği kelimeler kadar ses tonu, çocuğu gerçekten dinleyip dinlemediği ve sorularına nasıl karşılık verdiği de önemlidir.
Ben yetişkinlerin bu noktada kendilerine şu soruyu sormasını çok değerli buluyorum. Hiç bilmediğiniz, kurallarını tanımadığınız ve her şeyi yeni keşfetmeye çalıştığınız bir yerde sizinle nasıl konuşulmasını isterdiniz? Sabırla mı, sizi gerçekten dinleyerek mi, açıklayarak mı; yoksa sürekli ne yapmanız gerektiğinin söylendiği bir dille mi? Çocukla kurduğumuz iletişimin temelini de biraz bu soruya verdiğimiz cevap oluşturmalı.
Aynı yaklaşım çocuğun duyguları için de geçerli. Çocuklar da yetişkinler gibi mutluluk, öfke, üzüntü, kaygı ya da çekingenlik yaşayabilir. Mutluluk nasıl doğal karşılanıyorsa, öfkenin ve üzüntünün de aynı doğallıkla ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Burada öğretmenin görevi duyguyu ortadan kaldırmak değil; çocuğun içinde bulunduğu durumu fark etmek, anlamaya çalışmak ve o duygunun neden ortaya çıktığını gözlemlemek. Bu konuda yetişkinlere Ters Yüz filmini de öneririm. Her ne kadar çocuk ve animasyon kategorisinde değerlendirilse de duyguların hayatımızdaki yerini fark etmek açısından yetişkinlere de çok şey anlatıyor. Her duygunun yaşamımızda bir işlevi olduğunu görmek açısından bence oldukça kıymetli.
Sınıf içerisinde böyle bir durum yaşandığında öğretmenin bir yandan sınıfın genel düzenini ve yapısını korurken diğer yandan çocuğun ihtiyacını da göz önünde bulundurması gerekir. Öncelikle öğretmen gözlemi ve sınıf içerisindeki çözüm yollarıyla süreç takip edilir. Eğer öğretmenin gözlemleri ve müdahaleleri yeterli olmazsa rehberlik biriminin desteğiyle çocuğun yaşadığı durum daha bütüncül bir şekilde değerlendirilebilir. Buradaki amaç; çocuğu o an sakinleştirmekten ziyade zamanla kendi duygusunu fark etmesine, ifade etmesine ve baş etme yolları geliştirmesine destek olmaktır.
Oyun sırasında öğretmenin rolü ise oyunun türüne göre değişir. Çünkü oyun okul öncesi eğitimin en temel yapı taşlarından biridir. Ben burada iki farklı oyun sürecini birbirinden ayırıyorum. Serbest zaman oyunları ve belirli bir kazanımı desteklemek amacıyla eğitim sürecine dahil edilen kurallı oyunlar. Serbest oyun, çocuğun kendisini en doğal biçimde ifade ettiği alanlardan biridir. Çocuğun arkadaşlık ilişkilerini, problem çözme biçimini, seçimlerini, iletişimini ve sosyal davranışlarını çok daha doğal hâliyle görebiliriz. Bu nedenle serbest oyun aynı zamanda öğretmenin çocukla ilgili çok kıymetli gözlemler ve anekdot kayıtları elde edebileceği bir alandır.
Burada öğretmenin mümkün olduğunca gözlemci olması gerektiğini düşünüyorum. Çocuğun kendi başına çözebileceği bir probleme hemen yetişkin çözümü sunmak yerine onun denemesine ve kendi yolunu bulmasına alan açılmalı. Öğretmen, çocuğun kendi kaynaklarıyla çözemediği ya da yetişkin desteğine gerçekten ihtiyaç duyduğu durumlarda devreye girmeli. Belirli bir kazanımı desteklemek amacıyla planlanan kurallı oyunlarda ise öğretmenin rolü biraz değişir. Burada öğretmen daha çok lider konumundadır; oyunun çerçevesini kurar, yönergeleri verir ve oyunsu süreci hedeflenen kazanıma doğru yönlendirir. Yani nitelikli öğretmen oyuna müdahale etmeyi bilen değil, ne zaman geri çekilmesi gerektiğini de bilen öğretmendir.
Bireysel farklılıklar konusunda ise aklıma Aamir Khan’ın Her Çocuk Özeldir filmi geliyor. Aslında filmin ismi bile bu konunun temelini çok güzel anlatıyor: Her çocuk özeldir. Her bireyin hayat yolculuğu farklı olduğu gibi öğrenme yolculuğu da farklıdır. Sınıf elbette toplu öğrenmenin gerçekleştiği bir ortam. Her çocuk için tamamen ayrı bir eğitim programı oluşturmak her zaman mümkün olmayabilir. Ancak bu, bütün çocuklardan aynı yöntemle öğrenmelerini beklememiz gerektiği anlamına gelmiyor. Öğretmenin burada farklılaştırılmış eğitim anlayışıyla ilerlemesi gerektiğine inanıyorum. Aynı bilgiyi bazen oyunla, bazen hikâyeyle, bazen hareketle, bazen görsel bir materyalle ya da deneyimle sunabiliriz. Böylece öğrenmenin farklı yollarını sınıf içerisinde görünür hâle getiririz.
Benim için bireysel farklılıkları gözetmek, her çocuğa tamamen farklı bir program hazırlamak değil; öğretmenin çocuklarını tanıması ve her birinin kendi öğrenme yolculuğunda kendisine uygun bir kapı bulabileceği kadar çeşitli yollar sunabilmesidir. Hedef ortak olabilir ama o hedefe ulaşmak için herkesin aynı yolu kullanması gerekmiyor. Peki bir veli bütün bunların gerçekten sınıfta var olup olmadığını nasıl anlayabilir? Bence öncelikle velinin okulun eğitim anlayışını, yaklaşımını ve çocukla ilgili bakış açısını iyi kavraması gerekiyor. Öğretmenin niteliğini yapılan etkinliklerin sayısıyla ya da ortaya çıkan ürünlerle değerlendirmek yeterli değil. Çocuğun süreç içerisindeki gelişimine de bakmak gerekiyor.
Ben öğretmenin niteliği ile çocuğun okulda kendisini nasıl hissettiği arasında da güçlü bir ilişki olduğuna inanıyorum. Çocuklar bir anlamda ayna gibidir; bulundukları ortamda yaşadıklarını davranışlarına ve ifadelerine yansıtırlar. Bu nedenle velilerin ilk gözlemlemesi gereken şeylerden biri çocuğun okulda mutlu ve güvende hissedip hissetmediğidir. Çünkü kendisini güvende, değerli ve anlaşılmış hisseden çocuk öğrenmeye de daha açık olur. Ben bunu çok basit bir cümleyle ifade ediyorum: Mutlu çocuk öğrenir.
Sonrasında öğretmenin aileyle kurduğu iletişim ve iş birliğine bakılmalı. Öğretmen çocuğu gerçekten tanıyor mu? Çocuğun gelişimiyle ilgili somut gözlemler paylaşabiliyor mu? Aileyi sürecin bir parçası olarak görüyor mu? Aynı zamanda okulun eğitim anlayışıyla öğretmenin sınıf içerisindeki yaklaşımı birbirini destekliyor mu? Bence nitelikli öğretmen; merak eden, empati kuran, güçlü gözlem yapan, gerektiğinde yöntemini değiştirebilen, çocuğun duygularını fark eden, oyunda ne zaman lider ne zaman gözlemci olması gerektiğini bilen ve en önemlisi karşısındaki çocuğu bir öğrenci olarak değil, kendi öğrenme yolculuğu olan bir birey olarak görebilen öğretmendir.
“Çocuğun ihtiyaç duyduğu en kıymetli hislerden biri, ebeveyninden ‘Şu an, bu anda tamamen seninleyim.’ mesajını alabilmek”
Günün büyük bölümünü işte geçiren anne ve babalar çocuklarıyla yeterince ilgilenemedikleri kaygısını taşıyor. Çocuğun gelişiminde ebeveynin çocukla geçirdiği toplam süreden çok, bu zamanın nasıl geçirildiği hakkında ne biliyoruz? Çalışan ebeveynler eve geldiklerinde çocuklarıyla nasıl bir iletişim kurmalı ve çocuklarına ayırdıkları zamanı nasıl daha nitelikli hâle getirebilirler?
Benim için çocukla geçirilen zamanda belirleyici olan kesinlikle süreden çok niteliktir. Ancak burada “nitelikli zaman” kavramının da bazen yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Nitelikli zaman, çocuğun yanında geçirilen her anı akademik olarak doldurmak; “Renkleri öğrendi mi?”, “Sayıları çalışsak mı?”, “Bugün ne öğretsek?” gibi sürekli eğitim odaklı bir sürece dönüştürmek değildir. Çocuğun ebeveyninden beklediği şey de aslında bu değil. Buradaki nitelik, ebeveynin o anda ne kadar istekli olduğu ve çocukla ne kadar gerçekten anda kalabildiğiyle ilgili. Çocuklar duyguları çok güçlü hissederler. Yetişkinin hangi niyetle yanında olduğunu, gerçekten orada mı olduğunu yoksa yalnızca bir sorumluluğu yerine getirmeye mi çalıştığını çoğu zaman düşündüğümüzden daha kolay fark ederler.
Bu yüzden benim için asıl önemli olan çocukla gerçekten orada olabilmek, onunla aynı anda kalabilmek ve birlikte geçirilen zamandan keyif almak. Çocukla tamamen anda kaldığınız on dakika, yalnızca “Çocuğumla vakit geçirmeliyim” düşüncesiyle görev gibi geçirilen bir saatten çok daha değerli olabilir. Nitelikli zamanın özünü biraz da burada görüyorum: Zamanı doldurmak değil, ilişkiyi gerçekten kurabilmek.
Çalışan anne ve babaların “Çocuğumla yeterince ilgilenemiyorum.” kaygısını da anlayabiliyorum. Çünkü ebeveynler çoğu zaman kendilerini çocuklarıyla geçirdikleri sürenin uzunluğu üzerinden değerlendiriyorlar. Oysa bence çocuğun ihtiyaç duyduğu en kıymetli hislerden biri, ebeveyninden “Şu an, bu anda tamamen seninleyim” mesajını alabilmek. Bunu yalnızca sözle söylemekten değil; göz temasıyla, dinleme biçimimizle, dikkatimizi ona vererek ve gerçekten onunla birlikte olarak hissettirmekten bahsediyorum. Bu nedenle çalışan ebeveynlerin kendilerini sadece zaman üzerinden değerlendirmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Uzun saatler aynı ortamda bulunmak her zaman güçlü bir bağ anlamına gelmeyebilir. Bazen daha kısa bir zaman diliminde çocuğa gerçekten “Buradayım ve şu anda seninleyim” duygusunu verebilmek çok daha kıymetlidir.
Eve gelindiğinde kurulacak iletişimin de çok karmaşıklaştırılmaması gerektiğine inanıyorum. Ebeveynlerin kendilerinden kusursuz bir davranış beklemelerine gerek yok. O gün çok yorucu, stresli ya da öfkeli bir gün geçirdilerse bunu tamamen saklamak zorunda değiller. Elbette kendi duygusal yüklerini çocuğa yüklemekten bahsetmiyorum. Ancak yaşına uygun bir şekilde “Bugün biraz zor bir gün geçirdim, biraz yorgunum” diyebilmek de ilişkinin doğal bir parçası. Çünkü çocuk için ebeveyninin yalnızca kendisini dinlemesi değil, ebeveyninin de kendi dünyasını onunla paylaşması kıymetli. İletişim yalnızca “Bugün okulda ne yaptın?”, “Ne yedin?”, “Neler öğrendin?” gibi sorular üzerinden ilerlediğinde tek yönlü kalabiliyor. Oysa ebeveyn de kendi gününden, hislerinden ya da yaşadığı küçük bir olaydan bahsettiğinde sohbet karşılıklı bir ilişkiye dönüşüyor.
Bence çocukların temel ihtiyaçlarından biri de ebeveynlerinin hayatının doğal bir parçası olduklarını hissedebilmek. Anne ya da babasının yaşadıklarını, duygularını ve günlük hayatını kendisiyle paylaşması çocuğa “Ben senin hayatının bir parçasıyım, sen de benim hayatımın bir parçasısın” duygusunu verir. Bu yüzden çalışan ebeveynlere verebileceğim en temel öneri, çocuklarıyla geçirdikleri zamanı bir performansa ya da yapılması gereken bir göreve dönüştürmemeleri olurdu. Her gün özel bir etkinlik hazırlamak, sürekli öğretici bir şey yapmak ya da mükemmel bir ebeveyn gibi davranmak gerekmiyor. Bazen karşılıklı ve samimi bir sohbet etmek, birlikte bir işi yapmak, kısa bir oyun oynamak ya da sadece çocuğun anlattığını gerçekten dinlemek yeterince değerlidir.
Sonuç olarak bence çocuk için önemli olan ebeveyninin onunla kaç saat geçirdiğinden çok, birlikte oldukları zamanda ne kadar gerçekten onunla olduğudur. Çünkü güçlü ilişki her zaman uzun zamanlardan değil, çocuğa “Şu anda buradayım ve seninleyim” duygusunu verebildiğimiz gerçek anlardan oluşur.
“Temel hedef çocuğu teknolojiden tamamen uzaklaştırmak değil, ona teknolojiyle sağlıklı ve işlevsel bir ilişki kurmayı öğretmek olmalı”
Okul öncesi dönemde ekran kullanımına ilişkin tartışmalar çoğunlukla çocuğun tablet ve telefon başında geçirdiği süre üzerinden yürütülüyor. Oysa ebeveynin çocuk yanındayken sürekli telefona bakmasının etkileri hakkında da araştırmalar var. Çocuğun yanında telefonla ilgilenmek, çocuğun konuşmasına yeterince karşılık vermemek veya ekranı yemek, uyku ve sakinleşme aracı olarak kullanmak gelişimi nasıl etkileyebilir? Çalışan ebeveynler özellikle işten geldikten sonra telefon ve bilgisayar kullanımını çocukla ilişkiyi bozmayacak şekilde nasıl yönetebilir?
Belki birkaç yıl önce ekran kullanımıyla ilgili asıl meselenin “Çocuk ekranda ne kadar zaman geçiriyor?” olduğunu söyleyip konuyu daha kolay bir şekilde ele alabilirdik. Ancak bugün yaşadığımız çağın gerekliliklerini düşündüğümüzde, yalnızca süre üzerinden konuşmanın yetersiz kaldığını düşünüyorum. Elbette çocuğun yaşı ve gelişimsel özellikleri doğrultusunda ekran kullanımının belirli sınırlar içinde tutulması önemli. Ancak bunun yanında artık başka sorular da sormamız gerekiyor: Çocuk ekranda ne yapıyor? Ne izliyor? Hangi amaçla kullanıyor? Pasif olarak içerik mi tüketiyor, yoksa merak ettiği bir şeyi araştırıyor, öğreniyor ya da üretiyor mu?
Çocuğu teknolojiden tamamen uzak tutmanın günümüzde ne kadar mümkün olduğu da tartışılır. Hatta yaşadığımız çağ düşünüldüğünde bunun her zaman çocuk adına olumlu bir yaklaşım olduğunu da düşünmüyorum. Teknoloji artık hayatın doğal bir parçası. Bu yüzden benim için temel hedef çocuğu teknolojiden tamamen uzaklaştırmak değil, ona teknolojiyle sağlıklı ve işlevsel bir ilişki kurmayı öğretmek olmalı. Çocuk teknolojinin yalnızca video izlenen ya da zaman geçirilen bir araç olmadığını; bilgiye ulaşmak, merak ettiği bir şeyi araştırmak, üretmek ve öğrenmek için de kullanılabileceğini keşfetmeli. Fakat burada yetişkinin kendi teknoloji kullanımı da en az çocuğun ekran süresi kadar önemli. Bu duruma biraz empatik açıdan bakabiliriz. Size zarar verdiği söylenen ve sizden uzak tutulmaya çalışılan bir şey olduğunu düşünün. Ancak bunu sizden uzaklaştırmaya çalışan kişi aynı şeyi sürekli kullanmaya devam ediyor. Böyle bir durumda söylenenle yapılan arasında doğal olarak bir çelişki oluşur. Çocuklar da çoğu zaman söylenenden çok yetişkinin davranışına bakarlar. Bu nedenle çocuğa “Telefonu çok kullanmamalısın” derken ebeveynin sürekli telefonla ilgilenmesi, verilen mesajın etkisini azaltır. Çocuk için en güçlü öğrenme biçimlerinden biri model almaktır. Dolayısıyla teknoloji kullanımını öğretmeye çalışırken önce kendi teknolojiyle kurduğumuz ilişkiye de bakmamız gerekiyor.
Bunun yanında ebeveynin çocukla birlikte olduğu sırada sürekli telefona yönelmesi, dikkatin çocuktan ekrana kaymasına neden olabilir. Çocuk bunu yetişkinlerin düşündüğü şekilde ifade edemese bile “Şu anda benimle değil” ya da “Ben ikinci plandayım” hissini yaşayabilir. Özellikle bu durum sürekli tekrarlandığında, çocuğun ebeveyniyle kurmaya çalıştığı bağın niteliğini de etkileyebilir. Ben bu noktada ekranın yemek yedirme, uyutma ya da sakinleştirme aracı olarak kullanılmasına biraz daha keskin yaklaşıyorum. Dünyaya hiçbir şeyi bilmeden gelen bir çocuk, öfkelendiğinde, sıkıldığında, beklemek zorunda kaldığında ya da huzursuz olduğunda kendisini nasıl sakinleştireceğini henüz bilmiyor. Tam da bu noktada yetişkinin ona hangi yolu gösterdiği çok önemli.
Çocuklar rutinleri çok hızlı öğrenir. Eğer çocuk her huzursuz olduğunda eline telefon verirsek, zaman içerisinde sakinleşmekle telefon arasında bir bağ kurması çok doğal. Ama aynı anda ona farklı yollar gösterebiliriz. Örneğin müzikle ilgilenmeyi, bir enstrümana yönelmeyi, kitaplara bakmayı, hareket etmeyi, sohbet etmeyi ya da yalnızca bir süre beklemeyi deneyimleyebilir. Çocuğun önüne hangi yolu tekrar tekrar koyarsak, zamanla ihtiyaç duyduğunda başvuracağı araçlardan biri de o olur. Bu nedenle mesele yalnızca “Telefon vermeyelim” demek değil. Asıl mesele çocuğun kendi kendini düzenleyebilmesi için farklı yollar olduğunu deneyimlemesine fırsat vermek. Çünkü çocuğun sakinleşmek, beklemek, sıkılmak ya da bir duyguyla baş etmek için kullandığı yollar büyük ölçüde yaşadığı deneyimlerle şekilleniyor.
Çalışan ebeveynlerin işten geldikten sonraki telefon ve bilgisayar kullanımı konusunda ise çok katı ve gerçek hayattan kopuk kurallar koymanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ebeveynin de işi olabilir, mesajlara cevap vermesi gerekebilir ya da telefon günlük yaşamının doğal bir parçası olabilir. Burada asıl mesele telefonu tamamen ortadan kaldırmak değil, çocuğa ne zaman gerçekten ulaşılabilir olduğumuzu gösterebilmek. Örneğin ebeveynin bir işi bitirmesi gerekiyorsa bunu çocuktan gizlemek yerine, “Şimdi kısa bir süre bu işi tamamlamam gerekiyor, ardından seninle olacağım” diyebilmesi çok daha sağlıklı olabilir. Burada önemli olan verilen sözün gerçekten tutulmasıdır. Böylece çocuk ebeveyninin neden telefonda olduğunu anlayabilir ve ne zaman yeniden onunla bağ kuracağını bilir.
Aynı zamanda günün bazı anlarını mümkün olduğunca ekrandan uzak tutmak da ilişkiyi destekleyebilir. Birlikte yemek yenilen zaman, kısa bir oyun anı ya da uyku öncesindeki sohbet gibi zamanlarda telefonun bir kenarda olması çocuğa yine aynı mesajı verir: “Şu anda buradayım ve seninleyim.” Bence teknolojiyle ilgili temel yaklaşım yasaklamaktan çok model olmak üzerine kurulmalı. Çocuğa ekranı nasıl kullanması gerektiğini anlatırken yetişkin olarak bizim de aynı davranışları mümkün olduğunca göstermemiz gerekiyor. Çünkü çocuk için teknoloji kullanımına ilişkin en güçlü mesaj, söylediğimiz kurallardan çok günlük yaşam içerisinde gördüğü örnektir.
Ekran kullanımını süre üzerinden değerlendirmek artık yeterli değil. Sürenin yanında içerik, kullanım amacı, yetişkinin modeli ve ekranın çocuğun gerçek yaşam deneyimlerinin ne kadarının yerini aldığı da önemli. Çocuğu teknolojiden uzaklaştırmak yerine onun teknolojiyle sağlıklı bir ilişki kurmasını sağlamak; aynı zamanda ebeveyn olarak “Telefon burada ama sen de buradasın ve seni görüyorum” mesajını verebilmek gerektiğini düşünüyorum.
“Duyguyu asla küçük görmemeliyiz. Çocuğun öfkesi de, hayal kırıklığı da, ağlaması da gerçektir ve önemlidir”
Okul öncesi dönemde çocukların öfke nöbetleri, paylaşmak istememesi, kurallara karşı çıkması, ağlaması veya “hayır” demesi gelişimin doğal bir parçası mı? Ebeveyn bu davranışlara nasıl karşılık vermeli? Çalışan ebeveynler gün sonunda yorgun oldukları için çocuğun her isteğine “evet” diyerek telafi etmeye veya tam tersine daha sert davranmaya yönelebiliyor. Bu iki yaklaşımın çocuk üzerindeki etkileri neler? Evde sağlıklı sınır koymanın temel ilkeleri neler olmalı?
Okul öncesi dönemde en sık karşılaştığımız gelişimsel özelliklerden biri benmerkezciliktir. Çocuk bu dönemde dünyayı büyük ölçüde kendi bakış açısından anlamlandırır. Kendi isteği, ihtiyacı ve duygusu onun için oldukça görünürdür; karşısındaki kişinin farklı bir isteği ya da bakış açısı olabileceğini anlaması ise zaman içerisinde gelişir. Aile ortamında da çocuk çoğu zaman daha merkezde büyür. İhtiyaçları yetişkinler tarafından hızlıca fark edilir ve günlük yaşam büyük ölçüde onun ihtiyaçları gözetilerek şekillenir. Ancak çocuk okula başladığında kendisi gibi istekleri, ihtiyaçları ve duyguları olan birçok başka çocukla karşılaşır. Bir anda her şeyin yalnızca kendisine ait olmadığını, beklemesi gerektiğini, paylaşmayı, sıra almayı ve bazen kendi isteğinin gerçekleşmeyebileceğini deneyimlemeye başlar.
Dolayısıyla paylaşmak istememesi, “hayır” demesi, bir kurala karşı çıkması, ağlaması ya da istediği olmadığında öfkelenmesi bu geçiş sürecinde karşımıza çıkabilecek oldukça doğal davranışlardır. Burada önemli olan bu davranışları hemen “problem” olarak görmek değil; çocuğun henüz öğrenmekte ve anlamlandırmakta olduğu gelişimsel bir sürecin parçası olarak değerlendirmektir. Bu noktada ebeveynlerin biraz öngörülü olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çocuk büyüdükçe yalnızca ailesinin kurduğu ilişki biçimiyle karşılaşmayacak; farklı insanların, farklı beklentilerin ve ortak kuralların olduğu bir topluma dahil olacak. Bu nedenle ebeveynin görevi yalnızca çocuğun o anki isteğini karşılamak değil, aynı zamanda onu bu gerçekliğe hazırlamak olmalı.
Burada sınır koymak çok önemli. Ancak sınır koymak, çocuğun isteğini ya da ihtiyacını görmezden gelmek anlamına gelmez. Tam tersine, çocuğun duygusunu fark edip kabul ederken aynı zamanda hayatın içinde her isteğin her zaman gerçekleşemeyeceğini de öğretmek anlamına gelir. Duyguyu asla küçük görmemeliyiz. Çocuğun öfkesi de, hayal kırıklığı da, ağlaması da gerçektir ve önemlidir. Fakat duyguyu kabul etmekle her davranışa izin vermek aynı şey değildir. Ebeveyn burada hem anlayışlı hem de kararlı olabilmelidir. “Öfkelenebilirsin ama vuramazsın” yaklaşımı aslında bu dengeyi çok net anlatıyor. Duyguya alan açıyoruz ama davranışın sınırını da koruyoruz.
Çalışan ebeveynlerde ise gün sonunda iki uç yaklaşım görebiliyoruz. Bazen ebeveyn çocuğuyla yeterince vakit geçiremediğini düşündüğü için bunu telafi etmeye çalışarak her isteğe “evet” diyebiliyor. Bazen de günün yorgunluğu ve stresiyle daha sert, daha tahammülsüz bir tutuma yönelebiliyor. Bence iki durumda da temel sorun çocuğun karşısında neyle karşılaşacağını öngörememesi. Çocuk bir gün aynı davranışa izin verildiğini, başka bir gün ise aynı davranış nedeniyle sert bir tepki aldığını gördüğünde sınırı anlamakta zorlanabilir.
Burada mesele ebeveynin hiç yorulmaması, hiç sinirlenmemesi ya da her zaman aynı duyguda olması değil. Daha önce de söylediğim gibi, çocukların kusursuz yetişkinlere değil, gerçek ilişkilere ihtiyacı var. Ebeveyn yorulduysa bunu yaşına uygun şekilde ifade edebilir. Ancak kendi yorgunluğunun sınırları tamamen değiştirmesine izin vermemek önemli. Bu nedenle evde sağlıklı sınır koymanın temelinde benim için tutarlılık var. Çocuk sınırın neden var olduğunu anlayabilmeli ve mümkün olduğunca benzer durumlarda benzer karşılıklarla karşılaşmalı. Sınır, yetişkinin o günkü ruh hâline göre değişen bir ceza değil; çocuğun kendisini ve çevresini anlamasına yardımcı olan bir çerçeve olmalı.
Aynı zamanda sınırlar açık ve çocuğun yaşına uygun olmalı. Uzun açıklamalar ya da karmaşık kurallar yerine çocuğun anlayabileceği netlikte ifade edilmeli. Ebeveyn yalnızca “hayır” demekle kalmamalı; mümkün olduğunda çocuğa ne yapabileceğini de göstermeli. Yani sınırın yanında bir alternatif de sunabilmeli. Bence sınır koymak çocuğu kontrol etmek değil, ona hayatın yapısını tanıtmaktır. Çünkü çocuk okulda, arkadaşlık ilişkilerinde ve ilerleyen yaşamında sürekli olarak başka insanların sınırlarıyla karşılaşacak. Aile ortamında sağlıklı ve tutarlı sınırlarla karşılaşması, bu toplumsal yaşama uyum sağlamasını kolaylaştırır.
Sonuç olarak çocukların öfkelenmesi, ağlaması, “hayır” demesi ya da paylaşmak istememesi gelişimsel sürecin oldukça doğal parçalarıdır. Biz yetişkinlerin görevi bu duyguları ortadan kaldırmak değil; çocuğun onları tanımasına, ifade etmesine ve zamanla yönetebilmesine yardımcı olmaktır. Bana göre sağlıklı sınırın en temel mesajı şudur: “Ne hissettiğini görüyorum ve önemsiyorum ama bu duygunun içinde de bazı sınırlar var.”