Burçin Gürbüz: “Mimar, insan ile teknoloji arasındaki ilişkinin tasarımcısı olacak”

Haberin Eklenme Tarihi: 27.10.2026 11:10:00 - Güncelleme Tarihi: 27.10.2026 11:20:00
Yapay zekâ bugün mimarlığın eskiden uzun zaman alan görselleştirme, alternatif üretme, analiz ve dokümantasyon gibi aşamalarını giderek hızlandırıyor. Bu dönüşümde sizce mimarın asıl işlevi nerede yeniden tanımlanacak: Tasarım yapan kişi olmaktan tasarım kararlarını yöneten ve seçen kişiye mi dönüşeceğiz?

Bence burada asıl tartışmamız gereken konu, mimarın tasarım yapmayı bırakıp bırakmayacağı değil, bugüne kadar tasarım dediğimiz şeyin ne kadarının gerçekten tasarım olduğudur. Yıllarca mimarlık ofisleri yönettim. Bir mimarın zamanının ne kadar büyük bölümünü çizimlere, revizyonlara, görselleştirmelere ve teknik dokümantasyona harcadığını çok iyi biliyorum. Oysa bunların önemli bir bölümü düşünsel tasarımdan ziyade üretim süreçleridir. Yapay zekâ tam olarak bu noktada bir devrim yaratıyor. Daha önce haftalar süren bir çalışma artık saatler, hatta dakikalar içerisinde tamamlanabiliyor. Ancak bu durum mimarın önemini azaltmıyor; mimarın gerçek değerinin nerede olduğunu ortaya çıkarıyor.

Ben geleceğin mimarını yalnızca tasarım kararlarını seçen bir yönetici olarak da görmüyorum. Çünkü seçmek de tek başına yeterli değil. Asıl mesele doğru soruyu sorabilmek, problemi tanımlayabilmek ve ortaya çıkan çözümün neden doğru olduğunu açıklayabilmek. Bugün yapay zekâya binlerce bina tasarlatabilirsiniz. Peki, o binalardan hangisi elli yıl sonra hâlâ yaşanabilir olacak? Hangisi bulunduğu şehrin kültürüne katkı sağlayacak? Hangisi yalnızca güzel görünmekle kalmayıp insanların hayatını değiştirecek? Bunları belirleyen şey algoritmanın işlem gücü değil, mimarın düşünce biçimidir. Gelecekte mimarın değeri kaç proje çizdiğiyle değil, hangi problemleri çözebildiğiyle ölçülecek.

 
 
 
“Bence geleceğin mimarı, henüz ortaya çıkmamış ihtiyaçları öngörebilen kişi olacak”
Yapay zekâ çok kısa sürede binlerce tasarım alternatifi üretebiliyor; fakat bu alternatiflerin hangisinin yaşanabilir, bağlama uygun, etik ve anlamlı olduğuna yine bir insanın karar vermesi gerekiyor. Sizce geleceğin mimarında teknik çizim ve üretim becerisinden daha önemli hâle gelecek olan “seçme, eleştirme ve karar verme” yetkinlikleri neler olacak?

Önümüzdeki on yılda teknik becerilerin önemli bir bölümünün yapay zekâ tarafından gerçekleştirileceğini düşünüyorum. Ancak burada çok tehlikeli bir yanılgıya düşebiliriz: Teknik bilgiye artık ihtiyaç kalmadığını düşünmek. Tam tersine, teknik bilgiyi gerçekten anlayan mimarlar ile yalnızca yapay zekâ araçlarını kullanan kişiler arasında çok büyük bir fark oluşacak. Bir yapının statiğini, malzemesini, iklimle ilişkisini, insan ölçeğini ve üretim süreçlerini bilmiyorsanız yapay zekânın sunduğu alternatiflerin hangisinin doğru olduğunu da değerlendiremezsiniz.

Ben geleceğin mimarında üç temel yetkinliğin belirleyici olacağını düşünüyorum. Birincisi, eleştirel düşünce. Yapay zekânın ürettiği sonucu doğru kabul etmek yerine, neden yanlış olabileceğini sorgulayabilmek. İkincisi, disiplinler arası düşünme becerisi. Mimarlık artık yalnızca mimarlıkla sınırlı değil. Veri bilimi, psikoloji, sosyoloji, yazılım, enerji ve hatta davranış bilimleriyle birlikte düşünmek zorundayız. Üçüncüsü ise öngörü yeteneği. Bir mekânın bugün nasıl görüneceğini değil, insanların o mekânı gelecekte nasıl kullanacağını hayal edebilmek. Örneğin bugün bir okul tasarlarken yalnızca sınıfların ölçülerini düşünmek yeterli mi? Bundan on yıl sonra eğitimin ne kadarının fiziksel, ne kadarının dijital ortamda gerçekleşeceğini de sorgulamamız gerekmiyor mu?

Bence geleceğin mimarı, bugünün ihtiyaçlarını karşılayan değil, henüz ortaya çıkmamış ihtiyaçları öngörebilen kişi olacak. Çünkü yapay zekâ size binlerce cevap verebilir. Ancak doğru soruyu sormayı bilmiyorsanız binlerce yanlış cevap arasından seçim yaparsınız.

“Mimarlık eğitimindeki en önemli deneyimlerin şantiyede ve ofiste kazanıldığına inanıyorum”
Yapay zekânın mimarlıkta yaygınlaşması, özellikle mesleğe yeni başlayan mimarlar açısından ciddi bir paradoks yaratıyor: Bir yandan genç mimarlardan AI araçlarını çok iyi kullanmaları bekleniyor, diğer yandan eskiden ofiste çalışarak edinilen temel mesleki deneyimlerin bir bölümü otomasyona devrediliyor. Bu durumda geleceğin mimarı nasıl yetişecek; mimarlık eğitiminin ve ofis içindeki usta-çırak ilişkisinin yeniden kurulması gerekiyor mu?

Bence bu soru yalnızca mimarlığın değil, önümüzdeki dönemde bütün mesleklerin karşılaşacağı en büyük problemlerden birini ortaya koyuyor. Bugün yapay zekâ ile deneyimli bir mimarın saatlerce uğraştığı bir çalışmayı, mesleğe yeni başlamış biri birkaç dakika içerisinde hazırlayabiliyor. İlk bakışta bu çok büyük bir fırsat gibi görünüyor. Ancak başka bir sorun yaratıyor: İnsanlar sonuç üretmeyi öğrenirken, o sonuca nasıl ulaşıldığını öğrenemeyebilir.

Ben mimarlık eğitimindeki en önemli deneyimlerin yalnızca üniversitede değil, şantiyede ve ofiste kazanıldığına inanıyorum. Bir detayın neden çalışmadığını görmek, yanlış seçilen bir malzemenin sonuçlarını yaşamak veya bir yapının kullanıcı tarafından nasıl dönüştürüldüğünü gözlemlemek son derece değerli.

Hatay'daki deprem sonrası yürüttüğümüz yapı çalışmalarında da bunu çok net gördüm. Bir yapıyı bilgisayar ortamında tasarlamakla, onu gerçek koşullar altında hayata geçirmek arasında büyük bir fark var. Malzeme, işçilik, lojistik, iklim ve insan faktörü devreye girdiğinde mimarlık yalnızca çizim olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla usta-çırak ilişkisinin ortadan kalkması değil, yeniden tanımlanması gerektiğini düşünüyorum.

Genç mimarlara yalnızca bir yazılımı nasıl kullanacaklarını öğretmek yerine, o yazılımın ürettiği sonucu nasıl sorgulayacaklarını öğretmeliyiz. Üniversitelerde tasarım stüdyolarının yanında yapay zekâ, robotik üretim, veri analizi ve simülasyon laboratuvarları kurulmalı. Ancak bunlar gerçek şantiye ve malzeme deneyiminin yerine geçmemeli.

Bir başka önemli konu da şu: Yapay zekâ artık genç mimarların yalnızca kullandıkları bir araç değil, aynı zamanda öğrenme süreçlerinin bir parçası olacak. Belki gelecekte her öğrencinin kişisel bir yapay zekâ mentoru bulunacak. Ancak o mentorun sunduğu bilgiyi değerlendirecek temel mesleki birikimin yine insanda oluşması gerekiyor. En büyük tehlike yapay zekânın mimarların işini elinden alması değil, mimarların mesleği öğrenme süreçlerini ellerinden almasıdır.

“Yapay zekâ çağında tartışmamız gereken en önemli konulardan biri, etik”
Yapay zekânın ürettiği bir tasarımın arkasındaki veri setinin nereden geldiği, başka tasarımlardan ne ölçüde beslendiği ve ortaya çıkan işin kime ait olduğu hâlâ tartışmalı. Mimarlıkta da telif, özgünlük, veri kullanımı ve tasarımın sorumluluğu gibi meseleler giderek önem kazanıyor. Bir AI sistemi bir yapıyı tasarlamaya başladığında mimarın hukuki ve etik sorumluluğunun sınırı sizce nerede başlamalı ve nerede bitmeli?

Bence yapay zekâ çağında tartışmamız gereken en önemli konulardan biri teknoloji değil, etik. Platin'deki yazılarımda da sık sık vurguladığım gibi, teknolojinin yapabilecekleri ile yapmasına izin vermemiz gerekenler her zaman aynı şey değil. Bugün bir yapay zekâ sistemine belirli bir mimarın tarzında bina tasarlamasını söyleyebiliyorsunuz. Peki, bu tasarım gerçekten yeni bir tasarım mı? Yoksa geçmişte üretilmiş binlerce eserin istatistiksel olarak yeniden yorumlanmış bir sonucu mu? Burada yalnızca telif haklarından bahsetmiyoruz. Aslında insan emeğinin, yaratıcılığın ve fikrî mülkiyetin geleceğini tartışıyoruz.

Ancak mimarlıkta bu mesele çok daha kritik. Çünkü bir yapının tasarımı yalnızca estetik bir ürün değildir. İnsanların içerisinde yaşadığı, çalıştığı ve güvenliğini emanet ettiği fiziksel bir gerçekliktir. Yapay zekâ tarafından önerilen bir tasarımda yapısal bir hata ortaya çıktığında sorumluluğu algoritmaya yükleyemeyiz. Bir yazılımın hukuki sorumluluğu ile bir mimarın mesleki sorumluluğu aynı şey değildir.

Benim yaklaşımım oldukça net: Yapay zekâ tasarım sürecine katılabilir ancak karar yetkisini kullanan ve projeyi onaylayan insanın sorumluluğu ortadan kalkmamalıdır. Bununla birlikte yalnızca mimarın sorumlu tutulduğu bir sistem de yeterli olmayacak. Yapay zekâ geliştiricilerinin, kullanılan veri setlerinin, yazılım sağlayıcılarının ve tasarım kararlarının izlenebilir olduğu yeni bir hukuki altyapıya ihtiyaç duyacağız.

Gelecekte belki de her mimari projenin bir dijital karar geçmişi olacak. Hangi kararın insan tarafından, hangisinin yapay zekâ tarafından önerildiğini, hangi verilerin kullanıldığını ve hangi alternatiflerin neden elendiğini görebileceğiz. Çünkü geleceğin en önemli sorularından biri şu olacak: Bir yapıyı kimin tasarladığını bilmediğimiz bir dünyada, o yapının sorumluluğunu kime vereceğiz?

“Gelecekte özgünlük; daha önce hiç görülmemiş bir form çizmekten çok, daha önce hiç kurulmamış bir ilişkiyi kurabilmek olacak”
Yapay zekâ mimarlığı daha hızlı ve verimli hâle getirirken bir başka risk de ortaya çıkıyor: Aynı veri kümeleriyle eğitilen sistemler birbirine benzeyen estetikler ve tasarımlar üretebilir. Sizce AI çağında mimarın özgünlüğü ne anlama gelecek? Bir mimarı diğerinden ayıran şey artık çizdiği formdan çok dünyaya, mekâna, insana ve bağlama ilişkin kurduğu düşünce mi olacak?

Mimarlık tarihinde her dönemin kendine özgü bir dili oldu. Ancak bu dillerin ortaya çıkmasını sağlayan şey yalnızca yeni formlar değildi. Toplumsal değişimler, üretim teknolojileri, ekonomik koşullar ve insanların dünyaya bakış biçimleri mimarlığı dönüştürdü. Bugün yapay zekâ ile karşı karşıya olduğumuz durum da buna benziyor. Ancak bu kez değişimin hızı çok daha yüksek.

Artık birkaç kelime yazarak Zaha Hadid'i, Le Corbusier'yi veya Tadao Ando'yu çağrıştıran yapılar üretebiliyorsunuz. Bu durum ilk bakışta yaratıcılığın demokratikleşmesi gibi görünüyor. Fakat aynı zamanda mimarlığın giderek birbirine benzeyen görsellerden oluşan büyük bir katalog hâline gelmesi riskini taşıyor. Ben bu noktada özgünlüğün yeniden tanımlanacağını düşünüyorum. Gelecekte özgünlük, daha önce hiç görülmemiş bir form çizmekten çok, daha önce hiç kurulmamış bir ilişkiyi kurabilmek olacak.

Bir yapının bulunduğu coğrafyayla, kültürle, kullanıcıyla ve zamanla kurduğu ilişkiyi algoritmanın ürettiği görselden daha önemli buluyorum. Örneğin aynı arazi için dünyanın farklı yerlerindeki mimarlara aynı yapay zekâ sistemini kullandırdığımızı düşünelim. Büyük ihtimalle birbirine yakın yüzlerce çözüm ortaya çıkacaktır. Ancak o arazinin geçmişini, orada yaşayan insanların alışkanlıklarını, yerel üretim kültürünü ve gelecekteki toplumsal ihtiyaçları gerçekten anlayan mimarın ortaya koyacağı yaklaşım farklı olacaktır.

Bu nedenle yapay zekâ çağında mimarın kişisel düşünce dünyası, felsefesi ve hayata bakışı çok daha değerli hâle gelecek. Ancak burada başka bir tehlike de var. Mimarlar özgün olmak için yalnızca farklı görünmeye çalışırsa, mimarlık bir tür görsel gösteriye dönüşebilir. Oysa mimarlığın amacı şaşırtıcı formlar üretmek değil, insan yaşamına anlamlı mekânlar kazandırmaktır. Gelecekte herkes etkileyici binalar tasarlayabilecek. Ama herkes iyi mimarlık yapamayacak. Çünkü özgünlük, farklı bir şey çizmek değil, dünyaya farklı bir şey söyleyebilmektir.

“Mimarlık yalnızca bina tasarlamak değil, sistemleri, ilişkileri ve insan deneyimini tasarlamak anlamına geliyor”
Bugün mimarlığın sınırları zaten fiziksel yapı üretiminin ötesine taşınıyor; XR, dijital ikizler, simülasyon ve üretken tasarım gibi teknolojiler mimarın çalışma alanını genişletiyor. Sizin de metaverse ve XR üzerine uzun süredir çalıştığınızı düşünürsek, 2035’e baktığınızda “mimar” dediğimiz kişinin bugün bildiğimiz anlamıyla hâlâ aynı mesleği yaptığını düşünüyor musunuz? Eğer değişecekse, mimarın gelecekteki asıl uzmanlık alanı neresi olacak?

Ben 2015 yılında mimarlık ofisinden teknoloji alanına yöneldiğimde, aslında mimarlığı bırakmadım. Mimarlığın sınırlarını genişletmeye başladım. Bugün XR, dijital ikizler, simülasyon sistemleri ve yapay zekâ üzerine çalışırken hâlâ mimarlık eğitiminin kazandırdığı düşünme biçimini kullanıyorum. Çünkü mimarlık benim için yalnızca bina tasarlamak değil, sistemleri, ilişkileri ve insan deneyimini tasarlamak anlamına geliyor. 2035 yılına baktığımda mimarlığın bugünkü meslek tanımından çok daha farklı bir noktaya geleceğini düşünüyorum.

Bugün bir mimar bir bina tasarlıyor, proje uygulanıyor ve yapı kullanılmaya başlanıyor. Oysa dijital ikiz teknolojileriyle birlikte artık bir yapının yalnızca inşa edilmeden önceki hâlini değil, bütün yaşam döngüsünü tasarlamak mümkün hâle geliyor. Bir binanın enerji tüketimini, kullanıcı hareketlerini, bakım ihtiyaçlarını, çevresel etkilerini ve hatta gelecekte nasıl dönüşmesi gerektiğini gerçek zamanlı veriler üzerinden analiz edebiliyoruz. Bu teknolojiler geliştikçe binalar yalnızca fiziksel nesneler olmaktan çıkıp sürekli veri üreten ve değişen sistemlere dönüşecek.

Ben buna mimarlığın statik tasarımdan dinamik tasarıma geçişi olarak bakıyorum. Daha da önemlisi, fiziksel ve dijital mekân arasındaki sınırlar giderek belirsizleşecek. Bir okulun, hastanenin veya kentin yalnızca fiziksel mekânlarını değil, dijital deneyimlerini de tasarlamak zorunda kalacağız. Örneğin gelecekte bir hastane tasarlayan mimarın yalnızca ameliyathaneleri ve hasta odalarını planlaması yeterli olmayabilir. Hastanın dijital ortamda başlayan sağlık deneyimini, fiziksel mekândaki hareketlerini, yapay zekâ destekli hizmetleri ve bütün bu sistemlerin birbiriyle ilişkisini de düşünmesi gerekecek. Burada mimarın yeni uzmanlık alanının mekân tasarımından deneyim ve sistem tasarımına doğru genişleyeceğini düşünüyorum. Ancak daha büyük bir dönüşüm bizi bekliyor.

Önümüzdeki ilk on yılda yapay zekâ zihinsel üretimin önemli bir bölümünü dönüştürecek. Sonraki on yılda robotik sistemlerin yaygınlaşmasıyla fiziksel üretim de büyük ölçüde değişecek. Bugün mimarın çizdiği yapıyı insanlar inşa ediyor. Gelecekte mimarın tanımladığı tasarım hedeflerini yapay zekâ sistemleri çözümleyebilir, robotlar üretebilir ve dijital ikizler yapının bütün yaşam döngüsünü yönetebilir. Peki, böyle bir dünyada mimar ne yapacak? Bence mimar, insan ile teknoloji arasındaki ilişkinin tasarımcısı olacak. Yalnızca binaları değil, insanların yaşadığı fiziksel ve dijital çevreyi birlikte kurgulayacak. Bir yapının nasıl göründüğünden çok, nasıl davrandığını, nasıl öğrendiğini, nasıl dönüştüğünü ve insan yaşamına nasıl katkı sağladığını tasarlayacak.

Burada mimarlığın geleceğini yalnızca yeni yazılımlar veya üretim teknikleri üzerinden tartışmayı da eksik buluyorum. Çünkü asıl dönüşüm mesleklerin kendisinden daha büyük. Eğer yapay zekâ düşünsel üretimin, robotlar da fiziksel üretimin önemli bir bölümünü üstlenecekse, insanın üretimle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlamak zorunda kalacağız. Ve bu durum bizi mimarlıktan çok daha büyük bir soruya götürüyor: Binlerce yıldır dünyayı inşa etmek için çalışan insan, bir gün dünyayı kendisi inşa etmek zorunda kalmadığında ne yapacak?

Belki de 2035'in mimarı artık yalnızca geleceğin binalarını tasarlamayacak. Geleceğin yaşam biçimlerini, insanın teknolojiyle ilişkisini ve henüz var olmayan dünyaların kurallarını tasarlayacak. Çünkü mimarlığın geleceği binaları kimin çizeceğinde değil, nasıl bir dünyada yaşamak istediğimize kimin karar vereceğinde saklı.